10 Haziran 2016 Cuma

Unutulan Hemşin Konakları ve Sanat Yapıları - 2


 SANAT YAPILARI
                Çamlıhemşin ve Hemşin çevrelerinde /bölümünde mimarinin en çok çeşitlilik gösteren ve kentten kırsala kadar her yerde bolca örneklerine rastlanan daha geniş bir çevrede görülebilen  sanat yapılarıdır. Hemşin Konakları tanıtmaya çalıştığımız kırsal mimari örneklerine de kentten köye her yerde rastlamak mümkündür. Sanat yapıları da,kullanım amaçlarına göre birkaç özellikte gruplanabilmektedir. Bunlar:Dini yapılar;  Cami ve medreseler, kitabeler,Çeşmeler –Diğer yapılar ;  Kaleler ve Taş Kemer Köprüler’dir.
Camiiler ve Türbeler;
                Bölgedeki camilerin ilçelerin  merkezlerinde olanları genellikle klasik Osmanlı Mimarisini yansıtmakla beraber, köylerdeki camiler daha çok yöresel özellik göstermekle beraber her iki türün de ortak yanları; duvarları taş yapı, iç mekanları ise ahşap olmasıdır. Camiler yapılırken konut mimarisinin genel özellikleri esas alınmıştır. Yapı malzemesi olarak ahşap ve taş malzeme kullanılmıştır. Çivisiz ahşap yığma tarzda görülmeye değer nadide örnekler de vardır. (Hemşin’deki Bilen Köyü Camisi gibi) Camiler; medrese ve kültürel yapılarla birlikte yapılan külliye biçiminde olanları da bulunmaktadır. 

Çamlıhemşin ; Şenköy camii ( İki katlı ,Zemin kat taş duvarlı, esas kat bütünüyle ahşaptır. Geniş saçaklı olan caminin dört omuzlu kiremit kaplı bir çatısı vardır. Ahşap süsleme mahfil korkuluğunda ve minberde görülür. Nakış ve kalem işi süslemeler sadedir. Cami 1900 yılında yapılmıştır), Aşağı Çamlıca camii (Taş duvarlı iki katlı, kırma çatılı bir yapıdır. Zemin kat medrese olarak yapılmıştır. Dilimli kemerlerle taçlandırılan nişler ve üçgen aynalık, sadeleştirilmiş bir barok üslubu izini taşır.) Hemşin ; Bilenköy Camii(Köyün merkezinde iki katlı olarak yapılmıştır. Alt kat, kısmen ahşap duvarlı olarak inşa edilmiş medrese bölümüdür. Bu katta iki bölümlü bir dershane ve bir hoca odası bulunmaktadır. Dershanede taş ocaklar, eski sıra ve kürsü parçaları mevcuttur), Hacıbalta camii,Yaltkaya Ali Çelebi Camii

-Tamamen Ahşap camii örneği : Hemşin-Bilenköy camii 

-Solda Çat Köyünde Osmanlı Türkçesiyle yazılmış Kitabe,
-Sağda Rize Etnoğrafya Müzesindeki Koç Başlı heykel.(Balbal)

Mezar Taşı Kitabeleri : Bunlar iki türlüdür.Müslümanlıktan önce olanlar koyun-koç heykeli şeklinde olup(Ülkü köyden alınıp Rize müzesine getirilmiş),Malazgirt öncesi Türk varlığının nişanesidir (At, koyun ve koç heykelleri Orta Asya kaynaklıdır. İslâm öncesi dönemde Türkler tarafından mezar taşı (balbal) olarak kullanılmıştır).Müslümanlık dönemi ise 16.yüzyıldan itibaren Osmanlı Türkçesiyle yazılmış  mezar taşı kitabelerini kapsar.
Çeşmeler : Camilerde  abdest almak amacı ile bazı önemli yol ve güzergahlarda, gelen geçen yolcuların dinlenip su içmesi, atlarını ve diğer hayvanlarını sulaması maksadı ile yaptırılan hayır çeşmeleridir. Pazar-Hemşin patikası üzerinde, Hemşin’in Yeniköy mahallesi Geleğli mevkiinde ve yine Hemşin’in Akyamaç (Tecina) köyündeki  çeşme, oldukça deforme olmuş olan kitabesine göre 1912 yılında inşa edilmiş olup, hayvanlar için tasarlanmış yalağı ile dikkat çekmektedir. Akyamaç’taki çeşmede ise çok uzun bir mermer kitabesi vardır.
..Şöhreti miskalcı Keskimli Mustafa Ağa
Etmiş idi vasıyet kim mahluk ola reyyan
Sarf eyleyup delalet kim Muslihzadeler
Yapıldı işbu çeşme bâ lütf-ü Rabb-ı Mennan
…1323 [1907]

 Hemşin’in Ortaköy Camii avlusunda bulunan çeşme ise uzun kitabesinin sonundaki tarihe göre 1809 tarihinde inşa edilmiş oldukça eski bir çeşmedir.
Kaleler:
Savunma amaçlı ve stratejik noktalara yapılmışlardır. Bölge güvenliği ve yarı-transit yolların  güvenliğini gözetlemek veya kontrol etmek amacıyla yapılmışlardır. Bazıları büyük iki bölümlü ve kuleli iken, bazıları küçük gözetleme karakolu amaçlı yapılmışlardır. Zil Kalesi(=Zir kale-son kale) yapılış tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 14-15.yüzyıllarda yapıldığını tahmin etmekteyiz.Çamlıhemşin ilçesinin 15 kilometre güneyinde fırtına dere yatağından 100 metre yukarıdadır., Kale-i Bala(=Bala kale’si) önemli konumda ve hala ayaktadırlar.
-Zil kale
Taş Kemer Köprüler:           
                Köprülerin tümü, akarsu yatağının iki yanında karşılıklı birer taş ayak üzerine yükselen yuvarlak ya da hafif sivri kemerli bir yay formundadır. Genellikle tek gözlü olmakla birlikte bazılarının birden fazla gözü olabilmektedir. Doğa koşulları  iyice gözlenerek ,sel ve taşkınlara dayanıklı olarak inşa edilmiş yapılardır.Taşlar birbirine tutturulurken horasani harç(Yumurta akı ve sabun katkısıyla ,kirecin kaynamasına kadar geçen sürede-yaklaşık 40 yıl- taşları tutturmak için) kullanılmıştır.

Fırtına Derelerinde; Şenyuva Köprüsü(1699 yıllarında yapılmış tek gözlü köprüdür.), Çat Köprüsü(1901 yılında inşa edilmiş,1946 yılında onarım görmüştür.Yaylaköy yolunun yapımı esnasında köprünün güneybatı ayağında  göçük oluşmuştur.Bu yüzden 1995 yılında güneybatı ayağı tekrar onarım görmüştür.),  Mikron Köprüsü,Köprüköy,Kaptanpaşa ,Timisvat (19.yüzyılda yapılmış tek gözlü köprü) Zilkale ,Hala ,Kale köprüleri en bilinenleri olup toplamda tescili yapılmış 15  taş kemer köprü bulunmaktadır.

Hemşin Deresinde: Ortaköy –Nurluca köprüsü(1600 lü yıllarda tek gözlü olarak inşa edilmiştir. Özellikle, taşıt trafiği için sadece bir metre uzağından geçen beton köprü tarihi köprünün resmini çekmeyi bile imkansız hale getirmiş, tarihi dekoruna zarar vermiştir.Tarihi eserlerin geleceğinin tehditleri  maalesef tüm eserlerimiz için  mevcuttur.Bu üzücü durumun ortadan kaldırılması  ve bu nadide eserin restorasyonu halen  devam eden Ortaköy Köprüsü tamamlandığında ise, yanındaki beton köprü yıkılarak 50 metrelik koruma alanının uzağına yenisi inşa edilecek.), Akyamaç köprüsü, Taşköprü (1700'lü yıllarda inşa edilmiş olan kemer köprü, uzun yıllar  Hemşin'le sahili birbirine bağlayan yol üzerinde, 14 km sahilden içeride , inşa edilmiştir.) Kantarlı köyü Cunda  köprüsü(1853)
Taşköprü ve Karayemiş köprüleridir.
                                                  Kantarlı da Cunda Köprüsü

-Şenyuva köprüsü
Özellikle Karadeniz kıyı şeridinden içerilere uzanan vadilerde yöreye özgü mimari, el sanatları ve doğal doku senelerce orjinalliği bozulmadan korunmuş ve halen kullanılıyor olması bize ve bu mimarinin büyüklüğünü ve nadideliğini anlatmaktadır. Ancak sağlıksız yapılaşma daha doğrusu betonlaşma  ile bölgenin yeryüzü coğrafyasına uymayan plansız ve rastgele açılan yollar bu mimariyle birlikte bu muhteşem doğayı ve tarihi tahrip etmektedir..

Dünyada ender bulunabilecek    Çamlıhemşin,Hemşin coğrafyası ; yaylaları, yemyeşil vadilerindeki   taş  kemer köprüleri, camileri, çeşmeleri, değirmenleri, konakları, serenderleri ile adeta bir tabiat  ve açık hava müzesi görünümündedir. Bu muazzam coğrafyanın değişik  yerleşim yerlerinde  bulunan Açıkhava müzesinin tarihimize ışık tutan  Cami ,çeşme  ve Osmanlı mezar kitâbeleri  de  sanat  ve kültür yönünden de önemlidirler.  Köprülerimizden Yayla Evlerimize kadar tüm Kültür varlıklarımızı  tescil ettirelim .Çamlıhemşin, Hemşin tarzı sanatının bu nadide eserlerini koruyalım ve olabildiğince yeni yapılarda da yaşatmaya çalışalım.
Rifat GÜNDAY
Eğitimci,araştırmacı ve Tarih Öğretmeni

31 Mayıs 2016 Salı

Unutulan Hemşin Konakları ve Sanat Yapıları - 1


Hemşin Konakları

Rize'nin sahil kesiminden itibaren Kuzey Anadolu dağları aniden yükselerek güneye doğru  sıralanan  bugünkü; Hemşin, Çamlıhemşin, Fındıklı, Çayeli, Pazar, Ardeşen ve İkizdere ilçelerinin yüksek ve dağlık kesimlerinde yaşayan  Orta Asya kökenli (Kaşgar-Altay), Kıpçak, Saka, Akkoyunlu Türk boylarının yaşadığı ve yine adını Orta Asya’dan alan “HEMŞEN” coğrafyası olarak adlandırılmıştır. ”Hemşen” coğrafyası yada vadileri Doğu Karadeniz Bölgesi’nin önemli bir coğrafi bölümüdür. Günümüzde Hemşin denilince artık Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerimiz anlaşılmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi; tarihin ilk çağlarından itibaren başlayan Türk göçleriyle birlikte; yerleşmeler, geleneklerin ve toplum yapısının, coğrafya koşullarıyla iç içe geçtiği kendine özgü bir  mimariyi oluşturmuştur. Bugün anlaşılmıştır ki bu mimarinin hala kullanılıyor olması ve sahip çıkılarak korunmaya çalışılıyor olması, ne kadar özgün ve bölgenin aşırı yağışlı iklimine karşılık, dededen ve babadan görüldüğü şekilde doğaya karşı savunmayı ve estetiği içeren sağlıklı yaşamaya imkan verdiği  göstermektedir. Bu mimarinin oluşumunda ve gelişiminde, toplumumuzun tarihi ve kültürel özellikleri, ihtiyaçları, coğrafi yapı ve çevredeki malzemelerin yerinde kullanılarak belli bir birikimin deneyimlerle sağlanması etken olmuştur.Doğu Karadeniz Mimarisi de kendi içinde ;  Hemşin,Yusufeli, Sürmene ve sahil(Kıyı) şeklinde  tarzlara ayrılmaktadır.
Bu muhteşem Hemşin doğasının  güzellikleri: Kaçkar,  Verçenik, Pogut,Bulut ve Cağalver  Dağlarında  dereler tarafından derinleştirilen ve dağlık Fırtına Vadilerinin yeşiliyle bütünleşen bir yapı tarzı elbette Orta-Asya göçebeliğinin izlerini taşıyan Hemşin konakları ve yapılarıdır. Hemşin Coğrafyası ne kadar özgün ise, mimarisi de bir o kadar özgün ve etkileyicidir. Dik yamaçlarda, dağınık şekilde, çoğu zaman gruplar halinde, bazen de birbirinden bir iki kilometre uzakta konumlanmıştır. Yamaçlardaki yeşille bütünleşmiş birkaç evden oluşan yerleşmelerdir. Yapı malzemesi olarak genellikle bölgede çok bulunan ahşap ve taş kullanılmıştır. Bölgede düz arazinin yokluğu ve göçebe geleneğinin yaşatılması sonucunda dağınık yerleşim ortaya çıkarmıştır. Karadeniz mimarisinden az-çok farklılık arz eden bu durumun; Yöresel malzeme ve ihtiyaçlar, gelenekler, göçebeliğin bir türü olan yaylacılık , Hemşin tarzının  oluşmasındaki en önemli etkendir.
,Çamlıhemşin , Hemşin evlerinin; Yapımlarında ustalık  ve işçilikleri maksimum değere ulaşan, taş –ahşap  karışımı evlerdir. Evlerin çoğu konak  gibi tasarlanmıştır. Hemşin aileleri kalabalık ve bir arada yaşadığından, zaman içinde   konak kültürü yaygınlaşmıştır. Bütün yapılarda hayvancılık sektörü göz önünde bulundurulmuştur. Hemşin Konaklarının çoğu iki veya daha çok katlıdır. En altta ahırlar, bunun üzerinde evin asıl bölümü olan ocaklı hayat kısmı (salon), mutfak, odalar ile çatı katı yapılmışsa burada da ayrıca odalar bulunur. Her konağın mutlaka bir misafir odası bulunurdu. Misafir odası bazı konaklarda Hayat’ın bitiştiği olabiliyordu. Konaklarda çoğunlukla giriş katı taş kemerlerle örülmüştür. 
Hemşin tarzı iki şekilde kendini göstermektedir.
1-Hemşin Tarzı Kırsal Mimari uygulamaları
2-Sanat Yapıları 
ÇAMLIHEMŞİN , HEMŞİN TARZINDA; KIRSAL MİMARİ
                Kırsal mimaride dış çevre dediğimiz yerleşmeler geleneksel Anadolu yerleşmelerinden farklıdır. Örneğin evlerin sıralanması veya sokaklar görülmez. Bunun yerine bölgede yaygın olan hayvancılık uğraşısından dolayı; evler seyrek olarak yerleştirilmiştir. Burada kullanılan ölçü genellikle insanla beraber yüklü bir hayvan katarının geçebileceği ölçektedir. Çünkü öteden beri kente veya yaylalara gidişler topluca ve hayvanlarla yapılmaktadır. 
Dolmataş tekniğinde Aliefendioğlu konağı-Yukarı Çamlıca  ve Ocaklık
İç çevrenin tasarlanmasında ise her şey yine kalabalık  yaşama biçimine göre ve günlük-mevsimlik işler dikkate alınarak düzenlenmiştir. Bu özellikler; Pratiklik, işlevsellik, doğa koşullarına uygunluk, kullanılacak malzeme ve gereçleri en yakın yerden almaktır. İç ve dış çevre arasında plan düzeninden doğan sıkı bir ilişki görülür. Zemin kat genelde yarı bodrum şeklinde olur (Bir yamaca dayalı olduğundan) hayvan barınağı veya ambar vazifesini görür. Üst kata çıkmalarla sokağa açılır. Evler yaşamın yoğun olarak geçtiği avluya yönelirler. Avlu çevresi genelde “fırahti “denilen ağaç dallarından oluşturulan basit çitlerle çevrilmiştir. Yakacak odun genelde burada depolanır. Pek çok evin etrafında yağmur sularını ve evde meydana gelen atık suları avludan uzaklaştırmak için  “herk “denilen kanallar açılmıştır. .Genellikle ahırlara evin her iki cephesinden de giriş bulunmaktadır. Bazı yerlerde bodrum katında genelde iki ahır bölmesi bulunur; bunların üzeri düzgün kesme taştan yapılmış, basık kesmelerle taşınan tonoz (yığma )  örtülere sahiptir. Eskiden bu evlerde kalabalık ailelerin yaşadığı düşünülürse, ahıra beslenmeleri açısından büyük önem verdikleri ortaya çıkmaktadır. Ahırlar ayrıca taş ve ahşap katkılı yapılardır. Ahırların içinde hayvanların beslendiği yemlikler ve su içtikleri yalaklar bulunmaktadır. Giriş katının inşasında  Çamlıhemşin , Hemşin Konakları diğer Karadeniz tarzlarına  göre farklılıklar gösterir. Geleneksel Türk evinde en önemli mekân oda iken, Karadeniz evinde aşhanedir (ocaklı Mutfak). Aşhane bu evlerde günlük hayatın geçtiği mekândır. İki yan girişten ulaşılabilen bu mekânda, aşhaneyi boydan boya kat eden kemerli bir ocak yer almaktadır. Ayrıca bu mekân hayat ve selamlık mekânlarına geçişlerin ortasındadır. Yörede, ocağın kemeri aşhanedeki perde olarak söylenmektedir. Taştan ve basık kemer biçimindedir. Büyük baca üstten açıktır ve ortasında, ateşin üstüne gelen yerde kazanların asıldığı büyük ve kalın bir demir zincir asılıdır. Dolap ve raflar büyük bir ustalıkla ahşap oyma tekniği ile süslenmiştir. Salon olarak kullanılan ve bölgede ‘’Hayat’’ olarak da adlandırılan mekan evin merkezindedir ve yamaca bakar; dolayısıyla manzaraya açık konumdadır. Önünde sıra pencereler, gerisinde de genellikle ahşap bir sedir yer alır. ‘Hayat’ın sağında ve solunda odalar yer almaktadır. Binaların çatılarının yapımında iklim koşulları önemli etkendir. Yapı/binaların planlamasında helâ/tuvalet  ev içerisinde bulunmaz. Helâ kokuyu engellemek amacıyla evin dışında yapılmıştır. Helâya yakın bir noktada “kakanozluk” adı verilen ve çöplük olarak kullanılan bir çukur bulunmaktadır. Banyo ihtiyacı hemen her evde bulunan hamamda giderilir. Konaklarda hamam ocağın yanındaki yıkanma dolabıdır. Duvarların yağmurdan korunabilmesi için saçaklar olabildiğince geniş tutulur. Çatı yüzeyleri üç ya da dört eğimli olabilir(Yayla evlerinde genellikle iki eğimlidir). Çatı, eskiden balta ile ayrılan ince ahşap tahtalar (hartama/hartoma) ile örtülürken daha sonraları saç ve kiremit kullanılmaya başlanmıştır (2.Dünya savaşından sonraları). Giriş katı yapım tekniğinde; Ahşap çatkının arasının taş veya tuğla ile doldurulduğu dolma tekniğindeki konaklar/evler. Bu yapılarda yatay, dikey ve bazen de çapraz ahşap elemanlar demirci imalatı büyük çiviler yardımıyla birbirine sağlamca tutturulur ve bu ahşap çatkının arası taş ya da tuğla ile doldurulur. Oluşturulan dış duvarlar içerden ahşapla kaplanır. Ya da Hatilli kargir duvarlar (50 cm.kalınlıkta) örülerek üstü kalasla birbirine tutturulabilir. Kesme  taşla örülen duvarlarda hatil kullanılmaz.Kat aralarındaki taban döşemeleri ardıç kütük üstüne kızılağaçtan tahtalarla örtülür. Genel olarak konakların yapımında Tercih edilen ahşaplar; Kestane, ardıç, karağaç, çam, felamur (ıhlamur) ve pelit (Kayın)  mimaride uygulanan en yaygın ağaç türleridir. Evlerde her odada ocak bulunmaz. Isınma ihtiyacını karşılayan ana kaynak mutfak kısmındaki ocaktır. Daha sonraki yıllarda  ısınma ve pişirme için” pilita” adı verilen kuzine kullanılmaya başlanmıştır. Konaklarda oturmak için “goç” adı verilen arkalıksız ahşap iskemlelerle genellikle pencere önlerine ve ocağın yanına yerleştirilen yaklaşık bir metre yüksekliğe ve yarım metre genişliğe sahip olan sedir/kerevet kullanılmıştır. Odalarda yatma ihtiyacı yaklaşık 30 cm. yüksekliğinde ve 1,5 m. genişliğinde ahşap kerevetlerle giderilmiştir. Ayrıca gene odalarda ahşaptan imal edilen beşikler bulunmaktadır. Yemek fındık ağacından imal edilen ayaklı sofralarda, bakır sahanlarda yenir. Giysiler sandıklarda, yatak ve yorganlar ise duvardan bağımsız “müsendere” veya yüklük adı verilen dolaplarda muhafaza edilir. Mutfakla ilgili araç-gereçler mutfaktaki dolaplarda, kaşıklıkta ve “terek”te (raf)tutulur.

 Çamluhemşin , Hemşin ’de yapılan konakların dışında kalan  evler de konak mimarisinden etkilenmiş daha sade ve genellikle iki katlı olarak yapılmıştır. Hemşin’de her türlü yapım faaliyetlerinde “meci” denilen komşular arası yardımlaşma geleneğiyle ücret talep edilmeden bir usta liderliğinde yürütülürdü.
 Hacaloğlu Konağı
Çamlıhemşin ,Hemşin gibi dağlık ve ticaretin uğramadığı yerlerde bu kadar konak nasıl yapıldı. ? Konakların yapılış tarihi bize ip ucu vermektedir. Konaklar 19.yüzyılın son çeyreği ile 20.yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış olması, kaynağının Hemşinlilerin Rusya gurbetinden zor şartlarda biriktirdikleriyle yapıldığını sonucuna ulaştırmaktadır.Hikayesi bilinen ;  konağı yaptıran Hurşit ağa oldukça zengin biriymiş.Rusya ‘dan gelen paralarla 3 katlı 17 odalı bir konak inşa ettirmiş.Misafir odaları şömineli,pencereler vitray’ lıymış
-Bu satırların yazarının doğduğu ev / Şenköy
                Konak iç çevresinin dışındaki en önemli yapılar, hayvan barınakları ve yiyecek depolarıdır. Yiyecek ambarları daha çok mısır ambarı olarak bulunan küçük yapılardır ve evlerin hemen yanında bulunurlar. Kullanılış amacına ve içine konulacak ürün miktarına göre çeşitli boyut ve şekillerde yapılan küçük, zarif, ahşap yapılardır. Geleneksel mimarinin en güzel süsleme ve ağaç oyma örneklerini bu eserlerde bulmak mümkündür. Nayla-Serender isimlerle anılan bu yiyecek depoları (ki genellikle bitkiler depolanırdı) çok güzel bir örnektir.
Nayla-Serander
 Çamlıhemşin , Hemşin’de  Konak örnekleri : Konaklar köyünde ; (7 konaklı) Tarakçı ve Dudi konakları, Yukarı Çamlıca’da; Aliefendi, Halilefendi, Reyhanoğlu, Şeref’in evi ve Ofluoğlu konağı ,Kavak’ta;  Hacıelimler, Sağırlar, Pelitler ve Ertançlar konağı, Aşağı Şimşirli köyünde Hacıömer Efendi,  Hacı İdris Efendi ve Sarıoğlu konağı  Yolkıyı  köyünde;  Kozizler, Mazikler, Çolakoğulları, Köseoğlu konağı Şenyuva’da ; Hunanoğlu ,Arifoğlu konakları, Ülkü Köyünde; Firiloğlu Konağı, Ortan Köy’ünde  ; Hacaloğlu , Gülaboğlu konakları, Badara köyünde; Apali Ali Ağa konağı ilk akla gelenlerdir. 

 Çamlıhemşin ,Hemşin ’in kırsal mimarisinin bir başka biçimi de yayla mimarisidir. Orta Asya’dan beri sürdürülen yaylacılık geleneği bu alandaki ihtiyaçları karşılamak için bir mimari oluşturmuştur. Yaylalar genellikle köy yerleşimlerinin sona erdiği 1300-1500 metrelik rakımlardan sonra başlar. Bu rakımlarda orman sınırı olup, artık çayırlıklar başlamıştır. Yaylacılık kısa süreli olduğundan yine sürekli barınaklara benzemekle birlikte daha basit ve küçük yapılarda sürdürülür.Yayla evlerinin ise su basmanı taşla çıkıldıktan sonraki bölümü ahşap katkılı olarak genellikle ardıç veya kestaneden yapılmış  daha küçük ve sade yapılardır. Genellikle asıl yaylaya çıkmadan, “Merze” ya da Baş Yayla denilen bir geçiş yeri bahar aylarına mahsus kullanılır. Baş Yayla birden fazla köy’ün ortak kullanımına ait daha kalabalık ve ihtiyaçların karşılanabildiği bir yapıdadır. (Kahve-misafirhaneler gibi) Yayla mimarisi, yaylanın geçici süreli olmasından kaynaklanan ve üretime dönük oluşundan dolayı oldukça sade yapılar göze çarpar. Tek odalı evlerin yanı sıra yemeğin pişirildiği ‘’aş hane’’, yapılan süt ürünlerinin saklandığı ‘’ kiler ve sütlük’’ ve yatak odasından oluşmuş üç bölmeli yayla evleri bulunmaktadır. Bazıları ahşap ağırlıklı, bazıları ise taş ağırlıklı malzeme ile yapılardır. Yaylalarımızdan önemlileri; Kito, Anzer (Ballıköy), Kavrun, Elevit, Ayder, Sal, Amlakit, Çeymaçur, Hazindak, Palovit, Pokut, Trovit Yaylaları sayılabilir.
 Kavron Yaylası Evleri
...‘’Yaylalarun başina ,
  Kar yağar ince ince
  İnsan bir garip olur,
  Yayladan ayrilinca’’…
Kalif ;  Çamlıhemşin , Hemşin  kırsal mimarisinin en basit uygulamalarından biri de  kalif” veya galif olarak adlandırılan tarla veya bahçelerdeki korucu yapılarıdır. Ahşaptan yapılmış, tahta ayaklar üzerinde yükseltilmiş veya ağaçların gövdesine inşa edilmiş  2-4 metrekare büyüklüğünde dört tarafı açık  ama genelde üstü kapalı basit yapılardır. Yapılış ve kullanım amacı bahçeye, tarlaya  zarar verecek olan domuz, ayı gibi yaban hayvanların girmesini önlemektir.Buralarda bu tür hayvanlar  gözetlenir , gerekirse sesle, silahla korkutarak kaçırılırdı. "Kalifl"erin altında daha kolay vakit geçirmek için ateş’de yakılırdı.

29 Nisan 2016 Cuma

KÛT’ÜL AMÂRE ZAFERİ

TARİHİMİZ VE OLAYLAR : KÛT’ÜL AMÂRE ZAFERİ  (29 NİSAN-1916)
Kût´ül Amâre Zaferi; 1.dünya savaşında İngiliz ordusunun Irak’ı işgale yönelik harekatlarının ve buna karşılık da Osmanlı ordusunun önce savunma, daha sonra da Taarruz yaparak  kazandığı zaferin adı olup ,  105.yıldönümü’ nde bu  zaferle İngiliz kuvvetleri şartlı teslim olduklarından İngiliz Basını tarafından “ en aşağılık antlaşma “olarak  nitelendirilen ve maalesef biraz da unuttuğumuz (Arşivimizde bu anlamda yeterince resim ve materyal de bulunmamaktadır) , önceki  yıllarda  The Telegraph(İngiltere) gazetesinin yazarı  Patrick Sawer, 1. Dünya Savaşı'na dair yazdığı bir yazısında ;.Savaş günlerinden sonra ilk kez ortaya çıkan görüntüleri (İngiliz Devlet arşivlerinden)  yayınlayarak , Kut’ül Amare Kuşatması'nda Türklerin İngilizleri mağlup etmelerini  belgeleriyle( Film ve fotoğraflarla) anlatması  üzerine bizler de unutulan zaferimizi  tekrar hatırlamaya başladık.

Irak’ta cereyan eden bu savaş aslında küresel I.Dünya Savaşı’nın sadece bir bölümüydü. I.Dünya savaşı (28 Temmuz  1914)  Avrupa’da başlayıp bütün dünya’ya  yayılınca “Büyük Savaş” , Osmanlı’da ise “Harb-i Umumi “veya “ Seferbirlik” olarak adlandırılmış , belli başlı büyük cephelerinde : Batı cephesi (Almanya’nın batısı), Doğu cephesi (Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’ın doğusu-Rusya)  ve Denizlerde cereyan etmiştir.Osmanlı  da ,Savaş gemilerimizin Karadeniz'deki Rus Limanlarını aniden bombardımanı (27 Ekim 1914) ile Almanya grubunun(İttifak) yanında savaşa girmiş ve CihadEkber ilan etmişti. (Halifenin yanında  Bütün Müslümanların savaşa davet edilmesi- 11 Kasım 1914) ve (5) i ana (3) ü de tali olmak üzere toplam (8) cephede (Çanakkale,Kafkas,Irak,Hicaz Yemen, Sina Filistin – Galiçya,Makedonya,İran) birden savaşmıştır.Bütün dünya ; bu büyük  harbin Fransa veya Almanya topraklarında sonuçlanacağını düşünüyordu.Ancak Dünyanın en modern donanmalarıyla (İngiltere-Fransa birleşik donanmaları) Çanakkale’ye saldırmaları (18 Mart 1915) ve mağlup olmalarıyla bir anda dikkatler doğu’ya çevrilmişti.İtilaf grubunun lideri İngiltere için doğu çok önemliydi.Çünkü en büyük sömürgesi Hindistan’la bağlantısının kesilmemesi ve Basra körfezinden petrol sevkiyatı yapılan merkezlerin(En başta İran) kontrolünü kaybetmemesi gerekiyordu.İngiliz stratejisi için Doğu Akdeniz’den ve Irak’ı da kapsayan Çin-Hindistan’a kadar batı ve güney Asya’ya tam olarak hegomanyasına(sömürge ) almak için harekete geçmişti. İngiltere’nin bu hassas stratejisini  tehdit edecek ise  Osmanlı Devletiydi.İngiltere Çanakkale cephesi açılmadan ; 23 Kasım 1914 ‘de, Basra körfezinde bulunan FAV yarımadasına saldırarak ele geçirdikten sonra , Irak’ın büyük vilayetlerinden BASRA’yı  ve ardından’da  Ahvaz’ı (İran) işgal ederek aslında Irak cephesini başlatmış ,Osmanlı da buna karşılık Cemal Paşa Komutasında Süveyş kanalına saldırarak İngiliz stratejisine açıkça kafa tutmuş oluyordu.(3 Şubat 1915' da 1.kanal harekatı maalesef  Osmanlı kayıplarıyla sonuçlanmştı)

IRAK CEPHESİ
Irak cephesinde Osmanlı kuvvetleri yetersiz kaldığından(Osmanlı ordusu diğer cephelere buradan kuvvet sevkettiğinden,(6 taburdan oluşan) bir tümen’i  vardı, savunmaya çekilmişti.Bundan cesaretlenen İngiliz ordusu General Nixon komutasında BASRA’yı ele geçirdikten sonra  ileri harekatına devam ederek(Nihai hedefleri Bağdat idi) Şat-ül Arap(Fırat ile Dicle’nin birleşerek Şat-ül Arap adını almıştır) Kurna’yı da ele geçirdiler.Osmanlı bu cephede hazırlıksız yakalanmıştı,teşkilatsız ve yetenekli komutanlardan yoksun bir şekilde mücadelesinde  etkili olamıyordu.Üstelik İngilizler takviye bir tümen daha Irak’a getirerek bölge kuvvetlerini Kolordu seviyesine çıkardılar.Osmanlı Genelkurmayı ;Cavit Bey’in yerine tümen/cephe  komutanlığına Yarbay  Süleyman Askeri Bey’i atadı(Teşkilat-ı Mahsusa  da önemli görevler üstlenmiş ,Trablusgarp ve 3.Balkan savaşı tecrubesine sahipti.).Kuvvetlerini tertipleyen Süleyman Askeri Bey,gönüllü milislerden de takviye alarak BASRA’yı geri almak üzere önce Nasiriye’den İngilizleri çıkarttıktan sonra İngilizler’e Şuayyibe bölgesinde  taarruz etti.(3) gün süren taarruzda Süleyman Askeri Bey çok kayıp vererek geri çekildiği  gibi bacağından da yaralanmıştı.Verilen kayıplardan  kendini sorumlu tutarak ,üzüntüye kapılan ve yenilgiyi kabullenemeyen Süleyman Askeri Bey intihar etti.( 14 Nisan 1915).Irak  Osmanlı cephe komutanlığına Miralay(Albay)  Nuretttin Bey'i (Sakallı)  tayin etti..Osmanlı Ordusunun durumunu değerlendiren İngiliz kuvvetleri komutanı General Towshend(22 Nisan 1915’de İngilizlerin yeni cephe komutanı olmuştu) ,ilerleyerek BAĞDAT’ı ele geçirmek amacıyla Fırat üzerinden Amara’yı(3 Haziran 1915), Nasiriye’yi (25 Temmuz 1915) ardından da Osmanlı savunması yetersiz kaldığından Kut’ül Amare’yi ele geçirdiler.(29 Eylül 1915) Bu şekilde İngilizler Kut’ul-Amare’nin işgaliyle ; BASRA vilayetinin ve suyollarının tamamının kontrolünü ellerine geçirmiş oldular.(Osmanlı Irak’ı   Basra,Bağdat ve Musul olmak üzere 3 vilayet’ten oluşuyordu.)

SELMANI PAK MUHAREBESİ
Kutü’l-Amare’yi ele geçiren İngiliz Ordusu  ardından Aziziye’yi de ele geçirdi.Yani Bağdat, Kralın askerlerine sadece 80 kilometre mesafedeydi. İngiltere’nin Irak Seferi Başkomutanı Sir John Nixon ,Bağdat’ı ele geçirmek üzere(mümkün olabilirse ; Türkler takviye alamadan) 6.Hint Tümeni (Poona) Komutanı General Towshend’a ilerleme emrini verdi.Türk ve İngiliz kuvvetleri bu sefer yeniden  Selman-ı Pak’da karşılaştılar.Türk ordusu başarılı bir şekilde çekilerek Selman-ı Pak’da savunma tertibatını  almışlardı.Burası artık Bağdat’tan önceki Türklerin son savunma bölgesiydi.(Bölge adını İslam büyüğü ve sahabe Selman-ı Farisi’den alıyordu.) İngiltere’nin hayali Akdeniz’den Hindistan’a kadar kıta'yı ele geçirip,Şark dünyasındaki  prestijini yükseltmekti.Bizim amacımız   ise Çanakkale’den sonra Bağdat’ı da “canımızı dişimize takarak “savunmaktı.Her iki kuvvet Bağdat’ın doğusundaki Selman-ı Pak denilen yerde savaşa tutuştular(22 Kasım 1915).Bu savaş bizde “Selman-ı Pak”, İngiliz Harp tarihine ise “Ctesiphon Muharebesi” olarak geçmiştir.İngilizler savaşı kazanacaklarını düşünerek nehir yolundan ikmal için botları da hazırlamışlardı.Osmanlı Devleti de İran ve Musul’daki iki tümenide birleştirerek  6.ordu olarak teşkilatlandı,  Irak Kuvvetlerini takviye ederek Kafkas cephesinde bulunan Miralay(Albay) Halil Bey(Kut)’i iki Tümen -51. ve 52. Tümenlerle  birlikte bölgeye gönderdi.Halil Bey’e ayrıca Pozantı’da konuşlu 45.Tümen’i de katılarak ; 18.Kolordu’sunu   kısa sürede fakat zorlu yollardan (Erzurum-Hınıs –Muş-Bitlis-Siirt ki buradan sallarla Musul’a ve nihayet Bağdat’ ulaşarak  cephede (Selman-ı Pak ‘da  İngilizler’ i durdurmak üzere hazırlık yapan) Miralay(Albay) Nurettin Bey(Sakallı)’in emrine girmiştir.(Kasım-1915) İki Türk komutan(Rütbeleri aynı olmakla birlikte ; Nurettin Bey daha kıdemli olduğundan Ordu Komutanı ,Halil Bey ise Kolordu Komutanıydı) cepheyi birlikte incelediler ve savunma için kuvvet düzenlemesinde bulundular. Halil Bey komutasındaki takviye  birliklerin Nurettin Bey komutasındaki birliklerle birleşmesi  Osmanlı ordusunun gücünü artırmıştı..

Selman-ı Pak Muharebenin başlarında 45.Osmanlı Tümeninin  cephesine saldıran İngilizler başarı kazanarak ,45.tümen’i gerilettiler.Bu arada Osmanlı 51.Tümen’i İngilizlere karşı taarruz ederek Towshend’ın süvarilerini püskürttüler.45.Tümenimizde hafif bir takviye alarak cephesindeki İngiliz ilerleyişini durdurdu.İngilizler ,Osmanlı Kuvvetlerinin şiddetli direnişi ve karşı taarruzları sonucunda 4.500 kayıp verdiklerinden toparlanarak ,savunma yapmak  amacıyla önceden hazır mevzileri bulunan Kutü’l-Amare’ye çekilmeye başladılar.(25 Kasım 1915).Selman-ı Pak muharebesi Irak cephesinde bir dönüm noktası olmuş ;Osmanlı ordusu İngilizler püskürtmüş,Taarruz yapan İngiliz Kuvvetleri bu sefer savunma yapmak zorunda kalmıştır.


KUT’ÜL  AMÂRE  ZAFERİ
Osmanlı Ordusu kazandığı zaferin üstünlüğüyle ,süratle geri çekilen İngilizleri takibe başladı.Ordu sıkı bir yürüyüşle Aziziye’ye gelerek Delebaha köyüne yerleşti.(30 Kasım1915)Burada fark etmeden İngiliz ordugahına fazla yaklaşan 13.Osmanlı Kolordu’su; İngilizlerin ani topçu ateşiyle paniklemeş (Kolordu Komutanı Mehmet Ali Bey-topçu ateşinde şehit oldu), ancak 44.Alayımızın adeta  kendini feda ederek karşı hücuma geçerek ,İngiliz hücümünu püskürtmüş ve böylelikle Delebaha muharebesi kazanılmıştır.(31 Kasım 1915)

Towshend savunma yapmak için niçin Kut’ül-Amare’yi seçmişti ?. Kut’ül Amare ; Dicle nehri kıyısında Şat ‘ül Arap kanalı/nehri ile birleşen Basra körfezinin 350 km kuzeyinde, Bağdat’ın ise 160 km güneyinde olup hazır mevzileri bulunan 2 km'lik dar ağzı olan yarımadada  daha kolay savunma yapılabilirdi.Üstelik burada uzun süre yetecek yiyecek stok’uda cabasıydı.Ayrıca da çeşitli harekatlar ve ikmal için nehir yollarında gambot ve botlar bulunuyordu.Eğer Towshend kısa süre dayanabilirse Birleşik Krallık takviye göndererek durumu düzeltebilme imkanına kavuşacaktı. Towshend  geri çekilişine devam ederek  3 Aralık’ta  Kutü’l-Amare mevzilerine yerleşti.Osmanlı’da buradan İngilizler’ i atmak için yeni düzenlemeler yaptı ; Harbiye Nazırı Enver Paşa ,yayınladığı ordu emriyle ;Van Gölünün güneyinden Basra Körfezine  kadar tüm İran ve Irak’ı  da kapsayan  6.ordu komutanlığının Mareşal von der  Goltz paşa emrinde olduğunu duyurdu.Golç(Goltz) Paşa 5 Aralık’ta Bağdat’a gelerek(Beraberinde 6.Ordu Kurmay Başkanı   Miralay Kazim Bey(Karabekir ) ile 1.şube başkanı Yüzbaşı Saffet Efendi (Arıkan’la ) görevine başladı.İlk taarruz emrini Cephe Komutanı Miralay(Albay) Nurettin Bey(Sakallı)’ e verdiğinden ,Türk ordusu 27 Aralık’ta Kut’ u kuşattı.İngilizler Irak’a yeni kuvvetler sevketmeden ,Bölgedeki mevcut Osmanlı Kuvvetlerine   Kut’taki kuşatmayı sonuçlandırma görevi verdi. 

İngiliz General Aylmer komuta ettiği Dicle(Tigris) Kolordusuyla  Kut’u kuşatan Osmanlı ordusuna hücüm etti. General Aylmer komutasındaki İngiliz hücümü Dicle’nin kuzey kıyısındaki  kuvvetlere saldırmasıyla  Şeyh el  Saad Muharebesi olarak tarihe geçecek (6 Ocak 1916) ve neticede 4.000 ölü veren İngiliz kolordusu  geri çekilmiştir. 

Golç (Goltz) Paşa Kut’ a gelerek kuşatma tertibatını yerinde gözlemlemiş ve alınacak tertibat konusunda Kolordu Komutanı  Nurettin Bey ve  52.Tümen komutanı Bekir Sami Bey’le birlikte karşıt görüşü ileri sürmelerinden dolayı ,hem de  Hiristyan bir komutanın  6.ordu komutanlığına getirilmesinden de rahatsızlığını açıkça ifade etmekten çekinmeyen  ; 9.Kolordu Komutanı Miralay(Albay) Nurettin Bey (Sakallı)  cephe görevinden alınarak yerine Miralay(Albay) Halil Bey( Kut- Enver Paşa’nın amcası ama Enver Paşa’dan 1 yaş küçüktür) tayin edildi.(Cephe komutanlığına ve ilaveten Bağdat Valiliğine getirilmiştir.)10 Ocak 2016 Vadi Muharebesinde İngiliz Ordusu(General Alymer komutasında), Dicle nehri’nin  kuzeyinde mevzilenmiş bizim 35.,38. ve 52 tümenlere saldırmışlar,1.600 ölü vererek çekilmek zorunda kalmışlardır. (13 Ocak 1916 ) 
Bizim  “Çöl Yılanı” adını verdiğimiz İngiliz Ajanı olan Arabistanlı Lawrence ‘de ekibiyle Bölgeye gelerek bazı kabileleri para ile ayaklanmalara teşvik ederek vur –kaç yaptırarak küçük miktarlı Osmanlı Birliklerine zayiat verdirmesi  üzerine ; Halil Bey’de bu işlerden anlayan Yahya Kaptan’ı Kut’a çağırarak gayri-nizami harbe karşılık vermeye çalışılmıştır.

Hannah ve Felahiye Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek yine geri püskürtüldü. (21 Ocak 1916)  
 Sabis meydan Muharebesi , İngilizler Mart başında tekrar taarruza geçti. Ancak 8 Mart 1916'da Sabis (Dujaila) mevkiinde Miralay (Albay) Ali İhsan Bey (Sabis) komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum etti ama  3.500 asker kaybederek geri çekildi.Sabis meydan savaşında “Kerha “ grubuna komuta eden Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa ( 80 yaşında, İmam Şamil’in kayınbiraderi idi) emrindeki aşiret süvarilerinin bulunduğu grubuyla en önde atının üstünde elinde palasıyla hücuma kalktığında vurularak şehit düştü.80 yaşındaki bu Kafkas kartalının kahramanca savaşması İngiltere’de çıkan haftalık dergilerde de yer almıştı.(Harbiye Nazırı Enver Paşa ; 6.orduya gönderdiği yazıyla Mehmet Fazıl Paşa’nın şehadetinden dolayı üzüntülerini bildirmiştir.) (23-27 Mart 1916)

Mehmet Fazıl Paşa 

İngilizlerin Bu(Sabis muharebesi)  yenilgisinden dolayı  Dicle Kolordu’su komutanı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirilmiştir.

Felahiye(2.)savaşında İnglizler çok ciddi kuvvetlerle Kuşatmada bulunan Osmanlı birliklerine saldırdılar.(6 Nisan 1916) yine 7.000 lik ağır bir kayıp vererek geri çekildiler.

6.Ordu komutanı   Mareşal Von der Goltz Paşa yakalandığı tifüs hastalığından Bağdat’ta vefat etti.(19 Nisan 1916).Yerine vekaleten Albay Halil bey  daha sonra da Mirlivalığa(Tuğgeneral-22-23  Nisan 1916) terfi ettiğinden asaleten Irak Genel Komutanlığına tayin olmuştur.)

Kut’ ül Amare savaşında  Türk ordusu sınırlı  sayıda uçak ile  önemli görevler yaptı. Fedakarca Keşif görevleri yapan Türk uçakları bir taraftan da düşman hedeflerini bombardıman etti. 26 Nisan 1916’da Kut’ ül Amare’deki İngiliz kuvvetlerine havadan erzak atmaya çalışan bir İngiliz uçağı da Türk  uçağı tarafından düşürülmüştür. Kuşatma altındaki İngiliz ordusuna  Felahiye’den yardım getiren “Julnar Vapuru”  12 Nisan 1916 gecesi  270 ton erzak ve çeşitli silahlar ve üç makineli tüfek, kaptanı ve mürettebatıyla birlikte Türk ordusu tarafından ele geçirilince   ; uğradığı son mağlubiyetler  ve yardımların da  ulaşamaması üzerine İngiliz Genel Komutanlığı, Kut’ül Amare’de Halil Paşa ordusu tarafından  kuşatılan  İngilizlerin kurtarılması imkanı kalmadığından   General Townshend’e kendi başının çaresine bakmasını emretti

İNGİLİZLERİN  TESLİMİYETİ
General Townshend, bu sıkışık durumdan kurtulmak  için son bir çare ile ve  Mirliva Halil Paşa tarafından şaka  şeklinde adlandırılan  bir rüşvet teklifinde bulundu.  Bu teklif İngilizlerin ünlü casusu Arabistanlı Lawrence, tarafından ikinci kez tekrarlanmış ise de red cevabı alınmıştı..6.Ordumuzun komutanı  Halil Paşa’ya yapılan rüşvet teklifi Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde: “Townshend’in kurtulmak için ettiği teklif” başlığıyla Osmanlı kamuoyuna duyurulmuştur.

Kuşatma dışındaki diğer İngiliz Kuvvetlerinin.(Türk ordusu hem kuşatma altında tuttukları Townshend 6.Hint Tümeniyle,hemde kuşatmadaki İnigliz birliklerini kurtarmaya gelen İngiliz Kolordusuyla savaşmak zorunda kalmıştır.) ; Towshend’ın Tümenini kuşatan Osmanlı Birliklerine üç kez saldırmaları ve her seferinde geri püskürtülmeleri ,üstelik İngiliz Hükümetinin başkaca yardımı da gelmediğinden – ve kuşatma altındaki İngiliz  birlikleri içinde  başka sorunlarla uğraşmak zorunda kaldığından( özellikle 6.Hint Tümenin içinde bulunan Müslüman Patanlar(Peştunlar) ,dindaşı Müslüman  Türklere karşı savaşmak istemedikleri için disiplin sorunlarına hatta firarlara  sebep olmaktaydı. Mirliva Halil Paşa, Müslüman askerleri Halifenin ordusuna katılmaya teşvik ,gayri Müslim askerleri de İngiliz emperyalizmine  karşı  isyana davet eden , bildiriler dağıtmıştı) Çaresiz kalan  Towshend komutasındaki İngiliz Kuvvetleri teslim oldular.(29 Nisan 1916). 4 ay 23 gün süren Osmanlı Kuşatması sonucunda  ;Teslim olan İngiliz Hint Tümeni ; 6 sı general olmak üzere 476 subay  ,13.309 askerinden oluşuyordu.(İngilizler teslimden önce silahlarını imha etmişlerdir).
Kut'ül-Amare zaferi İtilaf Devletlerinin Osmanlı kuvvetleri karşısında aldığı ,ikinci büyük yenilgi idi.(Diğer yenilgileri Çanakkale savaşıdır.Böylelikle İngilizler iki kez Osmanlı’dan tokat yemişlerdir.)
Bu zaferin kazanılmasında elbetteki kumanda ettiği  kuvvetlerine vatan ve millet sevgisiyle  hitap eden Halil Bey’in payı büyüktür. Irak Ordusu Komutanı Halil Paşa Kut'ül-Amare zaferinden sonra 6 ncı Orduya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:
Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz- Bugüne KUT BAYRAMI namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize yasinler, tebarekeler, fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulviyatta, semevatta kızıl kanlarla uçuşurken, gazilerimiz de gelecekteki zaferlerimize gözcü olsunlar.”
24.04.1916  Mirliva Halil 6.ordu Komutanı

Avustralyalı araştırmacı Dr.Gaston Bodart bu zaferi, “İngiliz prestijinin 1. Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe" olarak yorumlamıştır.


İngiliz Karargahı Komutanları,Mirliva Halil Paşa ve Kurmaylarıyla 29 Nisan 1916. kazanılan bu Büyük zaferimiz  Halil Paşa’nın da dediği gibi Türkiye'nin NATO'ya üye olduğu 1952 yılına kadar,  Silahlı kuvvetlerde 'KUT bayramı' olarak kutlanmaktaydı.(NATO  ve özellikle İngilizleri üzmemek adına kutlamalar kaldırıldığı düşünülmektedir)

Kut'ül Amare ve çevresindeki bölgelerde görev yapan ve adlarını iki büyük zafere yazdıran  Halil Paşa ; Kut ,Ali İhsan Paşa da ; Sabis  pek çok subay’da Selman-ı Pak gibi bölgenin yer isimlerini  soyadı olarak  almıştır.Ayrıca Kut'ül Amare'de Osmanlı ordusu bizim bugün bu topraklarda yaşamamız için için  Dicle ve Fırat boyunda 1915-1916 yıllarında  25 bin şehid vererek 29 Nisan 1916’da Kutü’l-Amare zaferinin kazanılmasında vatan müdafaası için her türlü sıkıntı ve yokluklara göğüs gererek, vatan ve millet için  canlarını veren kahraman Türk askerlerini bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun!...Şehitlerimizden ancak küçük bir kısmı Kut şehitliğinde yatmaktadır.(Kut Şehitliği ; 1920 yılında Bağdat’a 180 km uzaklıkta Kutü’l-Amare’de inşa edilen şehitlik, etrafı duvarlarla çevrili büyük bir anıt şeklindedir. Burada 7 subay ve 43 er olmak üzere 50 şehidimizin mezarı bulunmaktadır.)
 Kut Şehitliği

Açıklama-1: Irak’ın gelecekteki vaziyeti: Enver Paşa, Kut Zaferi’ni kazanan Ordu’yu “Iran Seferi” ne gönderdi. Ordumuz , İran’a girerek ; buradaki  İngilizleri kovarak İran petrol havzalarının büyük kısmını ele geçirdi. Ancak o  sıralarda, Ermeniler Azerbaycan’ı işgal etmiş,  sivilleri bile acımasızca katlettiklerinden ; ordu Azerbaycan’a yöneldi ve Bakü’yü kurtardı. Ardından Batum’u da ele geçirdi.Bu savaştan sonra 50.000.kişilik orduyla saldıran İngilizler Bağdat’ı ele geçirdiler(Mart-1917) ve Mondros Ateşkesinden sonra da 3 Kasım 1918 de Musul’ u da işgal ederek Irak’ı tamamen ele geçirdiler. Irak’ın Kuzeyi Musul vilayeti Misak_ı Milli  kavramı içinde yer alırken ; 1922 yılında Derbent’te Özdemir Bey İngilizleri  ciddi bir mağlubiyete uğrattıysa da İngiliz Diplomasisi bu harekatın sürdürülmesini imkansız kıldığından ;Ankara antlaşması ile Musul vilayeti İngiliz manda yönetiminde bulunan Irak’ın olmuştur.(1925)Uğruna nice kanların döküldüğü  Mezopotamya'daki dörtyüz yıllık Osmanlı egemenliği böylelikle sona erdi.  Irak'ın üç'e bölünmesiyle ilgili yorumların yapıldığı  bu günlerde ; bu bölge hala kan ve ateş içinde  istikrar ve huzuru bulamamaktadır.

Açıklama-2: Mirliva Halil Paşa(Kut)nın hayatı : Halil Paşa Bolşevik  Devrimi'nin ardından Rusların zayıflamasından yararlanmak için kurulan, yeğeni Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu'nun ileri harekâtına katıldı ve Bakü'ye girdi. Mütareke'nin imzalanması sonrasında Ermenistan'a büyükelçi olarak atanmasına rağmen, yoldan geri döndürülerek İstanbul'a getirildi,İtilaf kuvvetleri tarafından Bekirağa Bölüğü'ne hapsedildiyse de buradan dostu Yahya Kaptan’ın çabasıyla   kaçarak Anadolu'ya geçti. Anadolu'da Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlaması üzerine o sırada Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal Paşa ile buluştu. Mustafa Kemal Paşa tarafından Sovyetler Birliği'nin Millî Mücadele'ye desteğini sağlamakla görevlendirildi. Moskova'ya giderek Sovyet liderleriyle görüştü ve daha sonra Sovyet yönetimi tarafından TBMM Hükümeti'ne gönderilen  altınları ve silahları getirdi.Fakat Türkiye'de kalmasına izin verilmeyince,  Moskova'ya gitti. Ancak Enver Paşa'nın Moskova’dan ayrılarak Türkistan'da Sovyet yönetimine karşı savaş başlatması üzerine de 1922 yılında Berlin'e gitti. Cumhuriyetin kurulmasından sonra hükûmetin verdiği özel izinle Türkiye'ye dönen Kut, 1957 yılında öldü.

Açıklama-3: Sykes-Picot Anlaşması, I. Dünya Savaşı sırasında,; Irak cephesinde 29 Nisan 1916'da Kut'ül Ammare Kuşatması sonucunda İngilizlerin Osmanlı 6.ordusuna teslim  olmasından  17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa  arasında yapılan ve Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu'daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmaya verilen addır.(İtilaf Devletleri benzer antlaşmaları tekrar etmişlerdir.-Boğazlar,Londra,Petrograd,Mac-Mahon ve Saint Jean de Maurienne antlaşmaları hep Osmanlı Devletinin topraklarını paylaşmaya yöneliktirler.)

Rifat GÜNDAY

Eğititmci, Araştırmacı ve Tarih öğrt.

KAYNAKLAR :
1. Dünya Harbi Harp hatıralarım, Ali İhsan Sabis
Enver Paşa, Murat Bardakçı
Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Irak-İran Cephesi, Genelkurmay Başk.
Birinci Dünya Savaşı’nda Irak Cephesinde Osmanlı Devleti ile İngiltere Arasındaki Çarpışmalar, Serdar Sakin.


26 Nisan 2016 Salı

SULTAN AHMET(I.AHMET), 14 RAKAMI VE KÖSEM SULTAN - 3


 Kösem Sultan Tasvir’i
KÖSEM SULTAN
Kefolanyalı(Yunanistan) Anastasya(Anastasia) Saraya (13) yaşındayken, (1585 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir) gelmiştir. Anastasya bir Rum rahibinin kızı olduğu ufak yaşta yetim kalan bu kızın Bosna Beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın eline geçerek Topkapı Saray’ına gönderildiği bilinmektedir. Safiye Sultan’ın isteği ile Harem’e getirilip“Mahpeyker” ismini almıştır. Mahpeyker(Ay yüzlü ) uzun boylu ,zarif, cazibeli ,güler yüzlü olup,sempatikliği  ve güzel konuşması ile dikkat çekmiştir. Sultan Ahmet tahta çıktığı sıralarda ,sarayı tanımak için harem’i incelerken ; Kadın efendiler ve cariyeler taşlığı(Holü)  denilen yerde Mahpeyker ‘le karşılaşmış ,isteği üzerine de  Sultan Ahmet’in haremine girmiştir.(Sonrada nikahlı eşi olacaktır.)  I.Ahmet’in ısrarlı isteği  üzerine On beş yaşlarındayken Sultan I. Ahmet’in nikahlı hasekisi oldu(1604-1651).Mahpeyker; haseki olunca “Kösem”(Pürüzsüz ve beyaz bir cildi olduğundan Kösem adı verildiği anlatılmaktadır) adını almış ve Haremde 40 yılı aşkın sürede bir nevi hüküm sürmüştür. Kösem Sultan sırasıyla  ;Fatma Sultan(1606), Ayşe Sultan(1608)’de Şehzade Murad( 1611), Şehzade Süleyman(1612), Şehzade Kasım(1613) ve   Şehzade İbrahim(1615)’i doğurmuştur. Kösem Sultan ,eşi Sultan Ahmet(I) döneminde siyasi işlere karıştığı düşünülmemekle birlikte ,Veraset sistemini değiştiren Kanunname-i Ali Osman’ın tanzimine elinin değmiş olabileceğine inanılmakta olup bu konu hala tartışılmaktadır.
Kösem Sultan, kocası I. Ahmet Han’ın vefatı üzerine Topkapı Sarayı’ndan  Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderildi. I. Mustafa Han ve II. Osman Han’ın saltanatları süresince toplam altı yıl Eski Saray’da ikamet etmiştir. 10 Eylül 1623 tarihinde Oğlu IV. Murad’ın(1623-1640) tahta çıkışı ile Topkapı Sarayı’na; bir daha eski saraya geri dönmemek üzere gelmek fırsatı doğmuştu.                                     
IV. Murad’ın cülus töreniyle tahta çıkışının  ardından Kösem Sultan, Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na büyük bir toplulukla gelerek hem valide sultan, hem de naibe-i saltanat oldu(Padişah adına karar verebilen). Oğlu 4.Murat on bir yaşında ve o güne kadar tahta çıkan en küçük padişahtı. Bu şekilde saltanat makamı, on yıla yakın, bizzat Kösem Sultan’ın olmuştur. IV. Murad Han’ın henüz on iki yaşında olması nedeniyle oğlunun saltanatının ilk yıllarında naibe-i saltanat olarak devlet idaresinde etkili bir şekilde yer aldı. Kocası Sultan Birinci Ahmed ve Şehzâdeleri/oğulları Dördüncü Murad (1623-1640), Sultan İbrahim (1640-1648) ve torunu Dördüncü Mehmed/Avcı Sultan Mehmed (1648-1687) devirlerinde Kırk yıla yakın,  parmaklarını kendi menfaati için devlet idaresini karıştıran  Mâhpeyker Kösem Sultan, Sultan IV. Murad’ın tahta çıkmasının öncesinde gerek II. Osman Han’ın şehadeti ile ortaya çıkan karışıklıklar, gerekse I. Mustafa Han zamanında baş gösteren anarşi sebebiyle devlet düzeni ciddi biçimde bozulmuştur. IV. Murad Han’ın çocuk yaşta bulunması bu durumu daha da güçleştirdi. Bu karışık devrede Mahpeyker Kösem Sultan, naibe-i saltanat olarak çok önemli bir görevi yürütmüştür.

Kösem Sultan’ı naibelik döneminde ; Bağdat’ın elden çıkması, Anadolu ve diğer eyaletlerdeki isyanlar, Abaza Mehmed Paşa’nın isyanı, Kazan eşkıyalarının  boğaza kadar yağma akınları ve Kırım’daki huzursuzluklar çok zorlamıştır.Kösem Sultan devlet adamları ile bu sorunların halli için gayret sarfederken, bu sırada IV. Murad da(1623-1640) annesinin yanında devlet işlerini öğreniyordu. Kösem Sultan naibelik makamını IV. Murad’ın 1632 yılında mutlak idareyi eline almasına kadar sürdürdü. 10 Şubat 1432(Hicri) Salı günü patlak veren  ve Yeniçerilerin sarayı basarak, Vezir-i-azam Müezzin-zâde Hafız Ahmed Paşa’nın yeniçeriler tarafından adete  parçalanıp Topal Recep Paşa ‘nın   sadrazamlığa getirilmesi  ile neticelenen isyan   4.Murat’ı ziyadesiyle üzmüştü.Hatta bu olayda isyancıların ayağına 4.Murat çıkarken; Topal Recep Paşa’nın  “abdest almak gerekir,hünkarım “ demesi sultanı daha da öfkelendirmişti. Ancak 8 Haziran 1632 Salı günü devlet idaresine hâkim olup anası Kösem Sultan’ın vesayetinden kurtulan Sultan 4. Murad Han’ın ilk işi, annesi ile başta Topal Recep Paşa olmak üzere Ocak zorbalarını tasfiye etmiş, Birinci Mustafa anarşisine son vermek olmuştur. (Bu hadisede 4.Murat gerekli tedbirleri aldıktan sonra Topal Recep Paşa’yı saray çağırmış ve yeri geldiğinde Abdest al bre melun” hatırlatmasını yaparak Cellat başı Kara Ali’ye teslim ederek-böylelikle Hafiz Ahmet Paşa’nın intikamını almıştır)Bu tarihten sonra IV. Murad Han’ın doğrudan Devlet işlerini bizzat ele  alması  üzerine devlet işlerine Kösem Sultan  hiç karıştırılmadı .Tarihimizdeki  yükselme dönemi padişahlarından  sonraki işlerini  saltanatının bu döneminde gerçekleştirmiş, uzun bir aradan sonra orduyla sefere çıkan büyük  pâdişahlarımızdan kabul edilmektedir.  
Devlet idaresinde Yükselme döneminde görüldüğü gibi Devlet otoritesini sağlamlaştıran IV. Murad Han, Bağdat Seferi’ne çıkarken “hal” söylentilerinin dolaşması üzerine annesi Kösem Sultan’a   ikazlarda bulunmayı  ihmal etmedi. Yine IV. Murad Han’ın kardeşlerini ortadan kaldırdığı dönemde Şehzade İbrahim’in öldürülmesini emretmesine rağmen Kösem Sultan’ın gayretleri sayesinde 4.Murat’ı  bu fikirden vazgeçirerek Osmanoğulları’nın devamını sağladı. Şayet Kösem Sultan’ın son bir gayretle İbrahim’i kurtarmasaydı ; Osmanlı soyu sona erecekti.8 Şubat 1640 tarihinde IV. Murad Han’ın zamansız ve genç yaşta(28 yaşında) ölümü üzerine( Kösem Sultan’ın) diğer oğlu Şehzade İbrahim’in cülusu ile Kösem Sultan bir kez daha naibe-i saltanat olarak devlet işlerine el koydu. Böylece iki evladının saltanatını gören ilk valide sultan oluyordu. Sultan İbrahim’in ardından tahtın herhangi bir varisi bulunmuyordu. Bu tehlikenin farkında olan valide sultan, ilk iş olarak Osmanlı soyunun devamını sağlamak için Sultan I. İbrahim’e(1640-1648)- çok sayıda cariye, gözde sundu(Hatta mesir macunu’nun bu dönemde son terkibine ulaştığı söylenmektedir). I. İbrahim Sultan’ın sekiz yıllık saltanatında hükümdara karşı bir karşıtlık  meydana gelmişti. Devlet erkânı ve yeniçeriağaları padişahın “hal” edilmesi konusunda fikir birliğine varmışlardı. Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, Karaçelebizade Abdülaziz Efendi, Hanefi Mehmed Efendi ve Muslihiddin Ağa gibi devlet adamları valide sultana başvurarak Sultan İbrahim’in hal‘ edilmesini ve yerine Şehzade Mehmed’e biat edilmesini istediler. Kösem Sultan ilk başta bu cülusa karşı çıkarak devlet geleneğinden ödün vermedi ve oğlu İbrahim’i bu tehlikeden kurtarmaya çalıştı ise de , fakat başarılı olamadı. Kösem sultan işlerin kontrolünü kaybetmemek adına  sonradan ister-istemez(Gerçek niyetinin kuşkusuz sözünü dinleteceği çocuk padişahtan yana olduğunu anlıyoruz,ancak tecrübesi ve aşırı hırsı gereği bu işe önce  karşı çıkmış görünmüş ,işlerin kendi kontrolü altında cereyan ettiğine kanaat getirdikten sonra da I.İbrahim’in “hal” edilmesi kararına  iştirak edecektir.) torunu Mehmed’i saltanat için bizzat hazırlamaya başladı. I. İbrahim’in  tahta çıkmasıyla  ve saltanatının ilk yıllarında(4.Murat’ta olduğu gibi) Kösem-Sultan bu oğlunun saltanatından tekrar siyaset sahasında at oynatıp saltanat nâibesi olarak sekiz buçuk yıl kadar diplomatik ve siyasi işlere sultan adına naiplik  etmişse de , Sultan I. İbrahim anasının yarattığı naibelik saltanatına   en nihayetinde son verince, oğlunu Devlet ricalinin de etkisiyle  kapısı pencereleri örülmüş bir odaya tahttan indirerek hapsetmiştir.Mahpeyker Kösem,  sonra da  bu odada, Evliyâ Çelebi’nin ifadesiyle “neûzu b’illah yüzünden bir zerre nûr kalmayan cellâdbaşı Kara Ali’ye oğlunu boğdurmuştur.(Kanunnameye göre; hanedan mensuplarının kanı dökülmeden ancak idam edilebiliyordu)

Böylece öz evlâdının katili olan Mâhpeyker Kösem Sultan, daha sonra torunu dördüncü Mehmed/Avcı Sultan Mehmed’in 8 Ağustos 1648 günkü cülûsunu da gerçekleştirmiştir.
Harem Bahçesinde Meclis(Sultan 1.Ahmet Albümü)
Büyük Valide Sultan
I.İbrahim’in 8 Ağustos 1648 tarihinde  tahtan indirilerek IV. Mehmed(1648-1687)’in  saltanata getirilmesi  , Henüz yedi yaşında olan IV. Mehmed’in bir saltanat naibine ihtiyacı sorunu nu ortaya çıkardı. Mahpeyker Kösem Sultan, devlet geleneği gereği bu cülusun ardından Eski Saray’a geçerek valide sultanlık makamını bırakması gerekiyordu. Fakat yılların vermiş olduğu tecrübesi ve hırsı nedeniyle ve padişahın da çok küçük yaşta bulunması dolayısıyla Harem’de kalmaya devam etti. Böylece Osmanlı tarihinde ilk olarak bir valide sultan, torununun saltanatında büyük valide, valide-i muazzama, koca valide,   valide-i atika, valide-i kebire gibi sıfatlarla naibelik(Sultan’a vekalet) görevini yürütmeye başladı. Gelini Hatice  Turhan Sultan da , valide sultan oldu ise de, sarayda Kösem Sultan’dan sonra ikinci konumda bulunuyordu. Mahpeyker Kösem Valide Sultan ölümüne kadar üç bin akçe olan valide sultanlık maaşını alırken IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Valide Sultan iki bin akçe alıyordu. Fakat  Harem’de ilk kez , iki valide sultan’ın görev yapması sarayda tuhaf karşılanıyor ve saray görevlilerinin sevk ve idaresinde karışıklıklara yol açıyordu. IV. Mehmed’in  yirmi üç yaşlarındaki genç annesi Hatice Turhan Sultan ve ondan çok daha deneyimli olan büyükannesi Mahpeyker Kösem Sultan ; ikisinin  birada bulunması çok zor ve nazik bir durum oluşturuyordu. Asla çift başlılığa izin verilmeyen Osmanlı Devlet yapısında bu durumun zararları da çok geçmeden görülmeye başlandı. Saray ricalinden  menfaati elden gidenler ile nüfuz sahibi insanların her biri bir validenin yanında güç oluşturmaya başlayacaklar ve karşıt taraftarlıklara yol açacaklardı.

Sultan IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında yine Mahpeyker Kösem Sultan diplomatik ve siyasi devlet işlerini omuzlamıştı. Ancak İbrahim I.Sultan’ın  tahttan indirip ölümüne sebep olan ağaların devlet işlerine müdahaleleri her geçen gün artıyordu. Bu durum büyük çekişmelerin, kavgaların öncüsüydü. Osmanlı eyaletlerindeki asayişsizliklerin de etkisiyle sık sık yapılan sadrazam değişiklikleri de tımar sistemiyle birlikte devlet ekonomisini sarsıyor, karışıklıklar büyüyordu. Zamanla dışarıdaki ocak ağalarına(Yeniçeri) karşı saray ağaları da bir grup oluşturmaya başladılar. Saray ağaları, padişahın validesi Hatice  Turhan Valide Sultan’ı daha aktif olmaya sevk ediyor, Mahpeyker Kösem Sultan’a karşı  sarayda karşıt  gruplaşma açıkça ortaya çıktı.

IV.Mehmet (1648-1687) saltanatının ilk yıllarında ; Sarayda ortaya çıkan bu yeni grup karşısında ellerindeki nüfuzu kaybedeceklerini anlayan ocak ağaları yeni bir ihtilâlin fitilini ateşlemek için girişimlere ve fırsat aramaya başladılar. Bunlar IV. Mehmed Han’ı tahttan indirilip yerine kardeşi Süleyman’ı çıkartmayı planlamışlar ve bu sayede de Hatice Turhan sultan’ın valideliğine son vereceklerdi. Yıllardır ocak ağalarının nüfuzunu ve çıkardığı karışıklıkları bilen Mahpeyker Kösem Sultan, büyük bir fitneye ve çatışmaya yol açmamak için bu işe rıza gösterdi. Ancak saray ağaları bu darbe hazırlıklarından haberdar olmuşlardı. Ocak ağalarının planına göre ; gece sarayın demir kapı ve gizli kapıları açık bırakılacak, ocak ağaları gelip, Hatice Turhan ve taraftarlarını götürecekler ve Şehzade Süleyman’ın cülusunu gerçekleştireceklerdi.Ancak Kösem Sultan’ın cariyelerinden Melekî, olayın gerçekleşmesinden bir gün önce gelişmeleri Hatice Turhan Valide Sultan’a bildirdi. Hatice Turhan Sultan bu olayları öğrendikten  sonra bunları Başta Süleyman Ağa ve Reyhan Ağa’ya anlattı. O esnada ocak ağalarının, dört harem ağasının katlini istedikleri tezkire de saraya ulaşmıştı. Artık ocak ağaları harekete geçmeden saray ağaları kesin neticeye varmak istiyorlardı. Nitekim 2 Eylül 1651 gecesi 61 yaşına gelmiş olan Mahpeyker Kösem Valide Sultan,  Uzun Süleyman Ağa ve taraftarları tarafından (“Deli Doğancı” ünvanlı Kuşçu Küçük Mehmed tarafından),odasında  perde ipiyle, boğularak öldürüldü. Sultan’ın cenazesi Topkapı Sarayı’ndan çıkarıldı; Eski Saray’a götürüldü. 1651'in Eylül ayında merhum eşi I. Ahmet'in türbesine defnedildi. 

Mahpeyker Kösem Sultan ; Sultan I.Ahmet’in hasekisi, Sultan 4.Murat ile 1.İbrahim’in valideleri olup bu iki sultan zamanında ve torunu 4.Mehmet’in ilk yıllarında ,Devletin diplomatik ve siyasi işlerine naibelik düzeyinde müdahele etmiş ve ülkeyi yönetmiştir diyebiliriz. Bu olaydan sonra Hatice Turhan Sultan Köprülü ailesinden sadrazamları iş başına getirdi ve Osmanlı Sarayındaki  “kadınlar saltanatı” sona erdi.(Saray kadınlarının saltanatına son veren valide sultan olarak tarihe geçecek Hatice Turhan sultan ; “Osmanlı Kadını” olarak anılacaktır.)
KÖSEM SULTAN’IN YAPTIĞI  HİZMETLER
Mahpeyker Kösem Sultan’ın ölümüne  İstanbul’da  herkesin ağladığı anlatılmaktadır. Çünkü bu büyük şehirde onun iyiliğini görmeyen insan kalmamıştı. Her ne kadar  ihtiraslı, hırslı, makam sevdalısı bir kadın olarak görünse de  bu kadının hayatı aslında hayır, hasenat, iyilik, zorda kalanlara yardım etmekle geçmişti. Özellikle Çocuk padişahlar döneminde devletin üzerinde koruyucu kanatları(kendine göre) nı hep kullanmıştır.(Osmanlı Devlet adamlarının servetleri; vefatları halinde hazineye kaldığından, herkes sağlığında hayırlı yatırımlar için ve nam bırakmak için yarıştıklarından ,tüm haseki ve valide sultanlar da benzer hayırlar yapmışlardır.)

Mahpeyker Kösem Valide Sultan; Devletin o güne kadar karşılaştığı en zor günlerde yaşamıştı. Sultan I. Ahmed, I. Mustafa, II. Osman, IV. Murad ve İbrahim Han gibi beş padişah dönemini görmüştü. Devlet işlerinde neredeyse beş padişahtan daha tecrübeliydi. hayır işlerinde de etrafındaki fakirlere her zaman yardımlarda bulunmuştur. Her yıl Receb ayında tebdili kıyafetle arabaya binerek hapishanelere gitmiş; borcu yüzünden hapse düşen mahkûmların borçlarını ödemiş ve onların hapisten çıkmalarını sağlamıştır. Kösem Sultan, katil kişilere ise bu yardımları asla yapmamıştır. Yine her yıl hac mevsiminde  saka denilen iki vazifeliyi hac kafileleriyle yola çıkartıp, bunlar vasıtasıyla yol boyunca hacılara soğuk sular, bazı konaklarda da şeker şerbetleri dağıttırırdı. Evlenemeyen yetim kızların bulunup onlara gerekli çeyizin yanında oturacakları evlerin de verildiği bir vakıf kurmuştu.
Yaptırdığı hayır işlerinin başında 1640'da bitirilen Üsküdar’daki Çinili Camii, Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı mescidi , Sultan Selim civarında Valide Medresesi Mescidi’ni ve çeşmesini  yaptırarak hizmete açmıştır. Sultan IV. Murad ve Kösem Sultan ayrıca Üsküdar’ın merkezinde hamam, Şehremini, Yenikapı ve Beşiktaş’ta çeşmeler yaptırmışlar.  Ayasofya ile Kapalıçarşı arasında çifte hamam ve Yenikapı’da bulunan tek hamamı yaptırıp,ayrıca Abdülmecid Şeyhî Efendi’nin Eyüp’teki türbesini de tamir ettirmiştir.Mahpeyker Valide Kösem Sultan; Anadolu toprakları dışında Eğriboz, Midilli ve Kıbrıs gibi yerlerde de vakıflar kurmuş, Livadya yakınlarında köprü, Kahire’de su terazisi yaptırmıştı. O dönemde Osmanlı’nın eyaleti durumunda bulunan Mekke ve Medine’ye de yardım elini uzatmış, fakir yöre halkına da hatırı sayılır yardımlarda bulunmuştur.Kuşkusuz bu özellikleriyle Osmanlı valide Sultanları içinde ,Devlet ve padişahlar üzerinde en çok etkili olan tartışmasız ; Kösem Sultan olmuştur.
Üsküdar Kösem Sultan Çinili Camii’nin denizden görünüşü.(Yeni Valide,Valide-i Cedid  Camii)
KAYNAKLAR :
Osmanlı Tarihi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Bu mülkün Sultanları, Necdet Sakaoğlu
Osmanlı Hareminde 3 Haseki Sultan,Yılmaz Öztuna
Valide Sultanlar ve Harem, Ahmet Şimşirgil
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu