19 Temmuz 2026 Pazar

PİSA'DA İNEBAHTI HÜZNÜ

 Gezi Yazısı-9 : Pisa'da İnebahtı Hüznü

                                                                            *Rifat GÜNDAY

2018 yılı Erasmus Projesi ziyaretimiz için İtalya-Pontedera’ya gidiyoruz. (EAL koordinatörlüğünde yürütülen Avrupa Birliği projesi "European Step to Stop Cyberbullying" adlı projenin üçüncü çalışmasını gerçekleştirmek üzere uçağımız Bologno’ya indik oradan da Pontedera kasabasına ulaştık. Ertesi gün proje ziyaretimiz için okula (İtalya´da okul ortağı " Licio Instituto statale e montale") gittiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. (Projede 4 ülke; Türkiye, Portekiz, İtalya ve Yunanistan yer alıyordu.) Proje irtibatçımız  Marco Manucci olmasına rağmen Prof. Rosa Galli Pellegrini bize tercümanlık yapmak üzere hazır bulunuyordu. Prof. Pellegrini hikâyesinde; babasının İstanbul İtalyan Hastanesinde çalışırken, lise öğrenimini İstanbul’da yapmış olduğunu öğreniyoruz ve yazarlık yapıyormuş. AB program açılışı konuşmasını ev sahibi olarak Müdür L Orsini başlattı. Koordinatör ülke Türkiye olduğundan programın özetini yaparken; ortak ülkelerin ortak yönlerinden bahsederek Türk-İtalyan iş birliğinin öneminden hareketle gençler arasında yaygınlaşan sosyal medya üzerinde yoğunlaşan “siber zorbalığa karşı psikolojik ve sosyal savunma sistemlerinin ortaya çıkarılması" konusuna değinerek çok eskilere gitmeden (Yani Osmanlı-Venedik savaşlarına bilerek değinmedim) Kırım Savaşında (1853-54) İtalyanlarla müttefik olarak Çarlık Rusya’sına karşı birlikte yer aldığımızı vurguladım.



Ulusötesi Programın 1. ve 2. gününde workshop, 3. gününde Pisa-Floransa gezisi, 4. gününde konuk öğrenciler için okul dersleri deneyimi uygulaması yapılacak, 5. gün ise Pontedera Belediyesinde kapanış seremonisi yapılacak. Workshop çalışmaları öğretmenlerimiz Pınar Sarı, Ayşe U. Boz ile Marco Manucci, psikologlar(İtalya) G.Trindade(Portekiz)liderliğinde yürütülmüştü. Planlanan çalışmalar yürütülürken; çalışmaların kalan zamanlarında ev sahibi "Liceo Statale E. Montale Okulunca planlanarak, müzelerden izin alınarak Pisa, Floransa gibi Orta Çağ kentlerine kültürel gezi düzenlenmiş dünyaca ünlü Ufizzi Müzesi’ni gezerek çok ünlü sanatçıların şaheserlerini görme şansı yakalamıştık. İtalya sanatı ve tarihi hakkında bilgi edindik.Bu programın ikinci sürprizini ise Pisa gezimizde yaşayacaktık. Ev sahibi kurum gezi için iyi hazırlık yapmış konuklara bilgi vermek üzere bir arkeolog ve bir de sanat tarihçisi görevlendirmişti. Pisa gezimize âdet üzere Pisa Kulesi ile başladık. Burada bulunan birbirine yakın 3 kilise tanıtıldıktan sonra Marco bana dönerek bu üç kilisenin Toskana bölgesine mahsus durumunu özetledi; Burada doğarız (Vaftiz kilisesi), orada evleniriz, şurada da ölürüz (Cenaze törenleri yapılan kilise). Ancak ben bu arada Marco ile konuşurken arkeoloğumuzun konuşmasının bir bölümünü kaçırmışım. Arkeolog tanıtım konuşmasının sonunda “Biz kiliselerimizi önceden ‘Bazilika’ tarzında inşa ederken, ‘Kubbe’yi sizden alarak buraya taşıdık.” demiş. Bana arkadaşlarım “kubbe “ alıntısını söyleyince bizden yani doğal olarak Türkiye’den İtalyanların böyle bir alıntı yaptıklarını hatırlamadığım için hemen yanına giderek durumu sordum. Sonra arkeoloğun “siz” derken Müslümanları kastettiğini belirterek; kubbeyi (Tumb) Kudüs’teki Ömer Camisi’nden (Haçlı seferlerinde) ve Palermo Camisi’nden almışlar. Tabi Palermo Camisi’ni Emeviler Dönemi’nde fethedilmiş ve oradaki tapınağın taş ve sütunlarıyla bir devşirme malzemeyle cami inşa etmiş olduklarını biliyorduk ancak İtalyanlar Palermo’yu geri alınca bu sefer caminin sütunlarını ve kubbe taşlarını Pisa’ya getirerek kubbeli bir kilise inşa etmişlermiş. Sonra arkeolog bize eliyle kubbe işareti yaparak Tumb, Dom Kilisesi’ni tarif etti ve biz de o kiliseyi serbest zamanımızda gidip gördük


Serbest zamandan sonra Marco bize dönerek tarihi bir sürpriz yapacaklarını söyledi ve bir başka semtteki bir kiliseye götürdü. İçeri girdik ve girer girmez masanın üstünde camlı pano içindeki sancağımızı gördük. (Masada “Chief Ali Pasha” açıklama notunu gördük.) Etrafa bakınca Bazilika modelinde düz yüksek bir kilise’nin  içinde olduğumuzu keşfettim. Duvarlarında Sancaklarımız asılıydı. Saydığım kadarıyla tam 18 sancak vardı. Tabii ki mihmandarlarımızın referans ve randevularıyla görebildiğimiz bu kilise müzesinde bir yorum/tanıtım yapmadılar ancak adeta sancaklarımız tutsak muamelesi görüyordu. Yani İtalyan dostlarımız ortak tarihimizi bu şekilde bize hatırlatmış oldular. İçimi tarifsiz bir hüzün kaplamıştı. 


Bizim donanma sancaklarımız burada olmasaydı hiçbir şekilde göremeyecektik. Çünkü daha önceden Beşiktaş’taki Deniz Müzemizde 2 büyük sancak görmüştüm. O sancaklardan sadece biri Pisa’daki sancak ebatındaydı. (Yaklaşık 5 metre uzunluktaydılar.) Beşiktaş Deniz Müzesi’nde bulunan diğer sancak ise bunlardan daha küçük 2 metre uzunlukta ve büyük denizcimiz Kaptan-ı Derya B. Hayrettin Paşa’ya ait idi. Büyük sancak ise İnebahtı Deniz Muharebesi’nde Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa’nın kullandığı sancak olup, Pisa’dan alınarak Papa VI. Paul tarafından Türkiye ziyaretine mahsusen Türkiye Cumhuriyeti’ne iade edilmiş. (1965) Yani bir yandan da bu “Sancaklar buraya konmasaydı günümüze ulaşabilir miydi?” diye düşünmeden yapamadım.



Peki İnebahtı sancakları Pisa’da neden bulunuyordu? Bu kilisenin özelliği neydi? Pisa’da İnebahtı algısını anlayabilmek için 16.yüzyıl Avrupa-Osmanlı ilişkilerine bakıyoruz : Preveze Zaferi’nden (1538) sonra Akdeniz hâkimiyeti Osmanlı İmparatorluğu’na geçmiş ve artık Avrupalılar açısından Türkler yenilmez bir ünvan almıştı. Bu duruma son vermek için Avrupa Devletlerinin çoğunluğuyla Papa önderliğinde Kutsal İttifak kurulmuş ise de ne karada ne denizde Türk İmparatorluğuna karşı bir üstünlük sağlanamamıştı. Üstelik Kıbrıs Adası’nın fethiyle (1571) Akdeniz’de Venedik bir gücünü daha kaybetmiş oluyordu. Kıbrıs’ı geri almak üzere Papa V.Pius’un çağrısıyla: Papalık, İspanya, Venedik, Ceneviz, Napoli, Sicilya, Malta şövalyeleri ve Toskana, Savoy Dükalıkları gibi Katolik devletlerden (V. Karl’ın gayri meşru oğlu Don Juan de Austria komutasında) Haçlı donanması oluşturuldu ve Osmanlı donanmasıyla Patras Körfezi çıkışı olan İnebahtı(Lepanto) körfezinde büyük bir muharebe gerçekleşti. Kutsal İttifak'ın daha modern ve iyi organize edilmiş donanması karşısında yenilgiye uğrayan ve yorgun olan Serdar Pertev Paşa ile Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasının büyük bir kısmı yok edildi. (7 Ekim 1571) Sadece Uluç Ali Paşa filosunu (30 gemilik) imhadan kurtararak İstanbul’a dönebildi. Muharebede şehit edilen Müezzinzade Ali Paşa’nın Baştardasında (Kadırgadan büyük harp gemisi-Kapudan Paşa Baştardası) ele geçirilen Sancak ve diğer eşyalar ise Pisa’daki bu kiliseye getirilmişti. Osmanlı donanmasına ait eşyaların buraya getirilmesinin sebebi ise o zamanlar Toskana Büyük Dükalığına bağlı olan Pisa’da bulunan kilise; İnebahtı’dan sonra şövalyelerin yetiştirildiği Manastır Kampüsü içinde, şimdi Şövalyeler Meydanı denilen meydanda inşa edilen Kutsal “Santo Stefano dei Cavallieri” Kilisesi’dir. Yani şövalyelik yemini burada yapılıp Papalık adına savaşlara katılıyorlardı.

 


İnebahtı’yı hüzünle hatırladıktan sonra biz yine Şövalye Kilisesi girişinde masada ilk gördüğümüz sancağa dönelim. Bu sancak, Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Deryası Müezzinzade Ali Paşa’nın Baştarda’sının sancağı olup aynı zamanda medeniyetimizin ruhunu yansıtan sembolleriyle birlikte İnebahtı’nın acı hatırasını anlatmaktadır. Sancakta “Zülfikar” ın çift ağızlı kılıç ucunda çifte hilal içinde hatlı yazı , hilallerin önünde çifte çok kenarlı bir yıldız, yan tarafında Fetih Suresi olan sancağımızın zemini ise damalı bir desenle kaplanmış zemininde yine yıldızlar ve üçgenler yer almaktadır.
 

“Zülfikar” temalı diğer sancakta  (Zülfikar Medeniyetimizde adalet ve gücü simgelemektedir) çift ağızlı kılıcın etrafında kabzasından aşağıya doğru üçü üstte , üçü de altta olmak üzere: Allah(C.C) ,Muhammed(SAV), Ebu Bekir , Osman, Alî belirli aralıkta ve simetrik olarak sıralanmıştır. Zülfikar Kılıcın üst bölümünde “Bismillâhirrahmânirrahîm”  , “…ve Allah,(geride kalanlar) üzerinde mücahitleri büyük bir mükâfatla üstün kılmıştır.”Nisâ-95 , Kılıcın altında ise : “O’ndan(Yüksek) dereceler ve Mağfiret ve Rahmet .Ve Allah ,daima Gâfur ve Rahîm’dir.” “Nisa-96  ayetlerden lafızlar yeralmaktadır. 

Hüzünle karışık şaşkınlığımız geçtikten sonra duvarlardan sarkıtılan diğer sancakları inceledik ve fotoğrafladık. Duvarda asılı olan kırmızı renkli sancağın sancağın sefere katılan Barbaroszade Küçük Hasan Paşa yada Barbaroszade Mehmet Paşa’ya ait olabileceğini düşündüm.Bir diğer sancak yine kırmızı renkli zemin üzerine yaldızlı büyük bir hilal ile ortasında çok kenarlı yıldız olup hilal içine Ayet-i kerime işlenmiştir. (Allah Korusun )




Toplantının son günü Piaggo Müzesi (VESPA motosikletleri) toplantı salonunda öğrenciler gruplar halinde sırasıyla sunumlarını gerçekleştirmişlerdir. Toplantıya Pontedera Belediyesi eğitim departmanından M.Belli ve L.Canovai katılmış ve konuşmalarında projedeki fikirlerden de yola çıkarak siber zorbalıkla mücadele konusunda önemli bir adım atacaklarını belirtmişlerdir. Törenden sonra Vespa Müzesi’nin de incelenmesi öğrencilerimiz açısından iyi bir katkı sağlamıştır. 

Eskişehir Anadolu Lisesinin koordinatörlüğünde siber zorbalık konulu Erasmus projesinin 3.Ulus ötesi programı için İtalya’nın Toskana bölgesinde bulunan Pontedera seyahatimiz vesilesiyle kültürel gezi kapsamında Pisa’da medeniyetimizin izlerine rastladığımız İnebahtı sancakları sadece askeri bir nesne olmayıp Medeniyetimizin ruhunu yansıtan yüce bir eseri görmekle hem İnebahtı üzüntüsünü yaşayıp hüzünlendik hem de bugüne ulaşmış olduğuna tanık olduk. Yolculuk boyunca İnebahtı Muharebesi ile bilhassa donanma sancaklarıyla ilgili yoğun bir etkileşim yaşadık. Ekipteki görevli arkadaşlarım Pınar Sarı ve Ayşe U. Boz projenin kalan etaplarını başarıyla yürüttüler. Yaygınlaştırmayı ise Eskişehir liselerinden birer öğrenci ve öğretmenin katılımlarıyla yapılan çalıştayla tamamladılar.

*Rıfat GÜNDAY-Başöğretmen
Eskişehir Anadolu Lisesi Emekli Okul Müdürü ve Tarih öğrt.

İtalya -Pisa - S. Stefano dei Cavalieri Kilisesi, Türk Sancakları

6 Mayıs 2026 Çarşamba

SİVRİHİSAR ve ULU CAMİ


Gezi yazısı - 8 : Sivrihisar ve Ulu Cami
                                                                                *Rifat GÜNDAY











    Sivrihisar denilince elbette herkesin aklına farklı kavram ve anlatılar geliyor.Bu konuda farklılık olması da gayet normal çünkü tarihi ,kültürel , turistik ve coğrafi yönlerden bakışa göre farklı çıkarımlar olabilir. Ancak evrenin değişmez yasalarından en temeli değişim olduğuna göre sadece  Sivrihisar tarih ve kültüründen ayakta kalan eserlerde bile bu değişimi apaçık izleyebilmekteyiz. Zaten bu değişim sürecini sergileyebilen , koruyabilen şehirler  hem  saygı görebilmekte  hem de  kültürel ve turistik takipçi bulabilmektedirler. Söz  bu sergileme /koruyabilme noktasına gelmişken 2018 yılında tarihçi İlber Ortaylı’nın bir TV programında Sivrihisar’ın çok ihmal gördüğünü ve her yönüyle yüzüstü bırakıldığını söylemesiyle Sivrihisar dikkatleri üzerine çekmiştir. Ancak yavaşça olsa da Sivrihisar tarihi binaların restorasyon ve diğer düzenleme çalışmaları  esasında İlber hoca’nın bu eleştirileri yaptığı tarihten çok önceden başlamıştı. Bu açıklamadan birkaç yıl sonra İlber Ortaylı sürpriz bir şekilde Sivrihisar’a ziyarette bulundu.  Ortaylı ziyaretinde Zaim Ağa konağı(Açık hava Heykel Müzesi ,Saat Kulesi , Kilim Müzesi ,Kilise ve tarihi Ulu Cami’yi) inceledikten sonra :  ..”Sivrihisar her dönemde tarih ve kültür merkezi olmuştur. son yıllarda  turizm konusunda ilçenin atılım yaptığını gördüm (2 Eylül Gazetesi 3.10.2021)...“İlber hoca ; bu güne kadar tarihçiler tarafından  Sivrihisar konusunun çok ihmal edildiğini düşünüyorum.

     Evet hocanın dediği gibi ..””Sivrihisar her dönemde tarih ve kültür merkezi olmuştur.” “ ama ihmal de görmüştür”” kısmından başlarsak Sivrihisar’ı her dönem bu kadar önemli kılan neydi ? Coğrafya’sına göz atarsak Eskişehir-Bursa ile İzmir yolu kavşağında olduğunu hemen görürüz  Sivrihisar sırtını ,adını veren sivri kayalıklara (Çal dağının uzantısı sayılan) dayamış  ,benzer bir sivrilikte hemen Sivrihisar’ın önünde güney doğu yönünde Arayit dağı yükselmektedir(1819 metre) Öyle ki  Sivrihisar ahalisi yüzyıllardır bu dağa bakarak meteorolojik tahminler yürütmektedir( ..Arayıt’a kar düştü ! Kış geldi…).Sivrihisar sadece ana yolların değil üç büyük antik kentin de kesişma noktasında sayılır. Doğusunda Frig başkenti Gordion  , karşısında Pessinus  , İzmir istikâmetinde ise Amorrium antik kentleri yer alır.Sivrihisar , Pessinnus antik kentine yakın bir yerde  ve Pessinus’un  tahribiyle 5.yüzyılda küçük bir yerleşim yeri iken D.Roma imparatoru Jüstinyanus tarafından geliştirilerek adını verdiği sonradan da adı  Karahisar/ Karahisar-ı Sivri  en sonunda Sivrihisar olmuştur.

    Türkiye tarihinde 1071 sonrası Türkmen yerleşimlerine bakıldığında ; Eskişehir’de ilk yerleşik Türkmen yerleşim yerini’nin Sivrihisar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Batıya ilerleyen  Türk  boylarından   Salur boyu Sivrihisar’a yerleşmiştir.Boy’un  Kılıç'lı aşireti yerleştiği mahalleye adını vermiş (Kılıç mahallesi )  yaptırdıkları düşünülen  Kılıçlı mescidinin (1072 ) bu yerleşiklik tezini kuvvetlendirmektedir. Haçlı seferleri sonucunda sürekli işgale uğrayan Anadolu iki sefer hariç Sivrihisar fazla hasar görmediğinden 1176 da Miryokefalon anlaşmasına kadar  Türkiye Selçuklu döneminde  Sivrihisar  uç şehri olmuştur, yine Türkiye Selçuklularının ilk medresesi burada açılmıştır.Sivrihisar adını aldığı meşhur kayalıklarında bulunan kale ‘nin (Yazıcıoğlu Kalesi) Selçuklu döneminde genişletilerek saldırılara karşı muhkem hale getirilmiştir. Türkiye Selçuklularının ardından Beylikler döneminde de “uç şehri “olma  özelliğini korumuş , Osmanlı yönetimine ise kesin ve kalıcı olarak 1415 yılında yani I.Mehmet döneminde geçmiştir.(İlki 1289 da Osman Gazi dönemi olmak üzere 1356’dan başlamak üzere beyliklerarası mücadelelere 1402 yılından 1415 yılına kadar taht ve Karamanlı  mücâdelelerine  sahne olmuş ve sürekli el  değişmiştir.)Sivrihisar , Osmanlı’nın  ilk dönemlerinde nahiye iken 1530 yılında Kaza olmuş , 1867 yılında Sultanönü Sancağının(Eskişehir)  seviyesinin kaza’ya düşürülmesi  nedeniyle yeni kurulan Hüdavendigar(Bursa) vilayetinin merkez sancağına(Hüdavendigar mutasarrıflığı) bağlanmış,19.yüzyılda ise Ankara’ya bağlanmıştır.1914 yılında Eskişehir’in yeniden Sancak olmasıyla (Mutasarrıflık) Mihalıççık ilçesiyle birlikte yeniden Eskişehir’e bağlanmıştır(4 Nisan 1915)19.yüzyılda bir diğer önemli olayı ise Kırım harbinden sonra (1853-1856)  Avrupa ile yakınlaşılmasının bir sonucu olarak Sultan Abdülmecid fermanıyla Kırım ve Kafkas kuzeyinden 4.000 i aşkın Ermeni nüfus göçmen olarak Sivrihisar’ a yerleştirilmiş ve akabinde Orta Anadolu’nun en büyük kilisesi’ne inşa izni verilmesidir. Neticede 1915 tehcir kanunuyla Sivrihisar Ermenileri de (Muaf tutulanlar ve 1918’de geri dönenler hariç olmak üzere ) yine bir Türkiye vilayeti olan Suriye’ye göç ettirilmiştir. Mondros sonrası kurulan Kuvay-ı Miilliye hareketi Eskişehir ve Sivrihisar’da da etkili olmuş hatta Sivas Kongresi Kararlarına binaen başta Sivrihisar olmak üzere Eskişehir ilçeleri Sivas Kongre kararlarına bağlanmış , TBMM yolu açılmıştır. İzmir’i işgâl ettikten (15 Mayıs1919)  sonra Ankara’yı hedef alan işgalci Yunan ordusu Eskişehir muharebelerinden sonra Türk ordusunu izleyerek Sakarya’ya ulaşmış ve bu arada Sivrihisar’da işgal edilmiştir.(14 Ağustos 1921)

1921 İşgal günlerinde Sivrihisar Pazaryeri ve Kılıç Mescidi(Camisiz minare)

     Sakarya muharebelerinin kazanılmasından sonra Türk Ordusu ,Yunan ordusunu Sakarya’nın batısına  itmiş ve zaferin ardından takip harekatı başlatmıştır.13 Eylülde Yunanlıların çekilme kollarını kovalayan Mürettep Tümenimiz imha edilmesine fırsat vermeden Fettahoğlu köprüsünü ele geçirip Sivrihisar’ı baskınla kurtarmış fakat tekrar çekilmiştir. Sivrihisar’ın esas kurtuluşu 20 Eylül’de gerçekleşecektir. Bu tarihten itibaren Sivrihisar yeniden uç şehir olarak Batı cephemizin karargâhı haline gelmiştir. Büyük taarruz öncesi bir diğer karargâh Akşehir olacak ,bu iki merkezi dekovil hattıyla (Dar hatlı tren) birleştirmeyi tasarlayan Albay Behiç bey hattı Akşehir Gözpınarı(Azarı köy) köyünden Sivrihisar Biçer istasyonuna saplamayı planlamış ancak Piribeyli kasabasına kadar inşa edilebilecek  malzeme bulabilmişti, bu yol Büyük taarruzun lojistik yolu olmuştur.(İnebolu-Ankara -Polatlı-Biçer istasyonu-Piribeyli dekovil istasyonu -Gözpınarı istasyonu +dekovil istasyonu -Afyon doğusu) Büyük taarruz hazırlıkları döneminde Sivrihisar’a gelen Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk (22-29 Mart 1922) burada konaklar , misafirlerini ağırlar ve   Bakanlar Kurulu toplantısını 24 Mart 1922’de Zaim ağa konağında yapar. Sivrihisarlılarda ordumuza iki uçak alımı için büyük bir bağışta bulunurlar. Taarruz planınına göre Batı Cephesi Karargâhı Akşehir’e alınarak Sivrihisar-Emirdağ-Bolvadin-Çay-Akşehir hattı hem müdafaa ,hem de taarruz hattı -en batı uçları Çobanbey ve Şuhut olmak üzere Kuzeyden güneye Doğu-Batı yönünde birliklerimiz konuşlanmıştır.


Sivrihisar Zaim Ağa Konağında TBMM Hükumeti Toplantısı(24 Mart 1922)
      Sivrihisar'ın esas gelişmesi yukarıda da açıkladığımız üzere Türklerin Eskişehir’deki ilk yerleşik düzeni burada kurmalarıyla başlar ve  önemli gelişmelere sahne olmuştur.  İlk gelen Türkmenlerin meslekleri olan kök boyalı  halı, kilim dokumacılığı ileri boyutlara ulaşarak bir sanayi şehri olmuş  , üretilen ürünler Sof ve muhayyer  denilen yünlü dokuma ürünleri de  pazarlarda tanınmıştır. Diğer yandan dericilik  de gelişmiştir. Bunlara demir - bakır işlemeciliği  ve sarraflık bilhassa Sivrihisar Cebe’si ve küpesi  de eklenerek Sivrihisar ticarette önemli rol oynamıştır. Sivrihisar kırsalında geleneksel çiftçi ve hayvancılık üretimi de pazarları besliyordu.Türkiye Selçuklu'larının ilk Medrese'si Selçuki'ye Medresesi ismi altında Sivrihisar'da kurulduğu, daha sonra Medrese sayısının artırılmasıyla  , cami ,  han, hamam ,türbe  ve kervansarayla birlikte ilçede yoğun bir Selçuklu eseri günümüze ulaşmıştır.Hem Türkiye Selçukluları  hem de Devlet-i Âlîyye-i Türkiye  dönemlerinde  ticaret ,kültür ve eğitim merkezine dönüşen Sivrihisar  medreselerinde ve dergâhlarından yetişen Başta Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Aziz Mahmut Hüdayi, İstanbul'un ilk Kadısı /Belediye Başkanı olma onurunu taşıyan Hızır Bey ve oğlu Sinan Paşa gibi Bilim adamı  ve veliler evrensel ölçüde tanınmışlardır.

    Sivrihisar tarihi eserlerinden en büyüğü,  hatta Orta Anadolu’nun da en büyük ahşap direkli camisi Sivrihisar Ulu camisi 1274 yılında  yapıldığı ,2015 yılında Sivrihisar Belediyesinin yaptığı başvuruyla Sivrihisar Ulu Camii UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne kayıt edilmiş , Türkiye'nin  Orta Çağ'dan günümüze kadar gelebilen  ahşap direkli ve ahşap kirişli camileri  45. UNESCO Dünya Miras Komitesi toplantısında alınan kararla 19.09.2023 tarihi itibariyle Eskişehir Sivrihisar Ulu Camii camii başta olmak üzere   Konya Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Kastamonu Kasaba Köy Mahmut Bey Camii ,Ankara Ahi Şerefeddin (Arslanhane) Camii ve Afyonkarahisar Ulu Cami, Dünya Mirası ilan edildi. Eskişehir'in Sivrihisar ilçesinde yer alan cami, Anadolu'nun en eski ve en büyük ahşap sütunlu camilerinden biri olup yapım şekli ve tarihi hakkında farklı ifadelere rastlanmaktadır.  Meselâ yapının esas itibariyle bir kervansaray olarak inşa edildiği ; sonradan açık alanların birleştirilerek  camiye çevrildiğini savunanlar bulunmaktadır. Sahın'daki namaz kılma  nizamı  mihraba paralel dikdörtgen plânlı yani enine doğru bir uzunluk gösterir. Kuzey . Doğu ve Batı kapıları bulunmaktadır. Bu durum yapının esasında cami olarak planlanmadığına bir işaret kabul görmektedir. Cami'nin dış mekân alanı  26.50 x 52.60  metre ölçülerinde olup bu da 1394 m2 gibi büyük bir alan kaplamakta , mekanın duvarları kesme ve moloz taşlarla karmaşık düzende örülmüştür. Unesco başvurusundan önce caminin kuzey tarafındaki küçük dükkanlar kaldırılarak etrafı temizlenmiştir. Yapım tarihiyle ilgili olarak minarenin yanındaki  kitabeye göre  buraya ilk kez Sultan Alaattin Keykubat zamanında 1230/32 yılında Cemaleddin Ali Bey tarafından babası Cemaleddin İsmail b. Akçabay adına yaptırılmış olduğu bunu doğrulayan bir bilgi ise  çeşitli kaynaklarda caminin  1274 yılında yaptırılmış olduğu vesilesinin aslında bir genişletme çalışması olduğu ispatlar şekilde  kuzey kapısındaki kitabesinde  Mikâil b.Abdullah’ın M.1274’te bu camiy genişleterek yeniden inşa ettirdiği yazmaktadır.

Görsel : Sivrihisar Belediyesi 

MİNÂRE

Ulu camii minaresi sonradan  doğu kapısının güney tarafına (girişe göre solda) Minare Kaidesi iri mermer blok olup , üzeri tuğla hatıllı  kesme taşlı inşa edilmiştir. Minare  Şerefesi altında sade  süslemeler mevcuttur. Minare kitabesinde, Taymış oğlu Hacı Habib tarafından 1487 senesinde yapıldığı yazmaktadır.

KAPILAR

Minare’nin bulunduğu kapı doğu kapısıdır, aynı zamanda bu kapı camiin orijinal kapısı olup ceviz ağacından oyma olarak işlenmiştir. Doğu cephesindeki  mermer söveli kapının üzerinde de iki onarım kitabesi bulunmaktadır.

Kuzeyde yer alan kapı ise kadınlar mahfiline  girişi sağlayan kadınlar kapısıdır. Kuzey taç kapının  üzerinde mermer kitabe vardır.Batı kapısı sonradan yapılmış yeni bir kapıdır. (Toplam kapı sayısı 4 tanedir)

SAHIN

Ulu Cami, ahşap direkli ve kirişli  aynı zamanda ahşap örtülüdür.(Çatı sonradan kiremit kaplanmıştır.)Ahşap direklerin sayısı 67 olup ardıç ve sarıçam ağaçlardan(Çatacık ormanından  getirildiği düşünülüyor) Direklerin bir kısmında devşirme sütün başlıkları ve kaideleri kullanılmıştır.(yakındaki antik kentlerden getirildiği düşünülüyor) Sahın tabanı 1.5 metre boşluktan sonra tekrar ahşap döşeme ile  örtülerek  yükseltilmiştir.

MİNBER

Camideki minber çok önemli ve sağlamdır görünümlüdür .Ustası Horasanlı İbn-i Mehmet işçiliği mükemmel bir ceviz ağacından oyma ve sekizgen formlu geçme tekniğiyle mimber yapmış ve günümüze ulaşabilen en sağlam Selçuklu yapıtı minberidir. Minberin  kapısı sivri kemerli ,  kanatları dikdörtgen biçimli olup  kabartma motiflerle süslenmiştir. Kapı üzerinde yapan ustanın ismi celi  sülüs ile yazılmıştır. Ancak bu minber orijinal minber olmayıp buradaki esas minberin Ankara Aslanhane camisine götürüldüğü mevcut minberinde Kılıç mescidinden getirilmiş olduğu yaygın bir kanaattir.


MİHRAP

Kıble duvarına kuzey taç kapı karşısında yer alıp 1440 onarımında Hızır bey tarafından yenilenmiştir. Kalıplama tekniğiyle alçı dökülerek yapılmıştır.

    Sivrihisar Ulu camii diğer Ulu camiler gibi Türk şehirlerinin merkezinde(Türkiye Tarihinde)  yer alan  topluca Cuma namazlarının kılındığı en büyük camilerdir.Sonradan daha büyük camiler yapılsa da bu özellikleri kaybolmamıştır.


Not : Çınaraltı Dergisinin  dosya konusu olan üstad Neşet Ertaş’ı anmak üzere ailesi çekimleri Sivrihisar’da yapılan Gönül Dağı setini ziyaret etmişlerdir.

Görsel : Medya Midas
                                                                   *Rifat Günday,Baş Öğrt.(Tarih(E)

Kaynaklar: 
1-Türkiye Kültür envantesi
2-Rifat Günday ,https://rifatgunday.blogspot.com/2022/05/sakarya-ve-buyuk-taaruzdayunak-havalisi.html
3-Türkiye Kültür Portalı 
4-Orhan Keskin ,Bütün Yönleriyle Sivrihisar


                                           





2 Haziran 2025 Pazartesi

Romanya


Gezi yazısı - 7 : Rumeli'de Osmanlı İzlerini Aramak-4
                          (Romanya: Bükreş-Tameşvar-Braşov)
*Rifat GÜNDAY
    Erasmus kapsamında  “Manga ile Avrupa Değerleri “projemizin son toplantısı  için 9 Mayıs  2022 de , Eskişehir’den başlayan yolculuğumuz ; Budapeşte üzerinden Romanya- Temeşvar/Timișoara ‘a ulaştık.Proje ortakları: Eskişehir Anadolu Lisesi, Eskişehir  Mustafa Kemal Atatürk  Türkiye) ,Logos Epralima(Portekiz) ,Liceul Teoretic Grigore Moisil (Romanya) , Fenıko Aykeıo(Yunanistan) idi.Toplantı hazırlıkları  İngilizce öğretmenleri  Pınar Sarı ve  Bilişim öğretmeni  Eren Güvenç   danışmanlığında gerçekleştirilmiş,Açılış sunumunu ev sahibi okul adına MİRCEA LUPSE  ile CHRİSTİNSA BOHM   gerçekleştirmiştir.    Öğleden sonra karma öğrenci gruplarıyla  "ADALET  " teması üzerine atölye çalışmaları gerçekleştirildi Öğrenciler tarafından yazılan senaryolar kısa animasyon filmlerine dönüştürüldü.

    Ertesi gün “Old City”de oryantiring tekniğiyle yer tanıma, Bilim Deney merkezine ziyaretler  kısmında proje amaçlarının yanında bir diğer amacım olan Osmanlı izlerini aramak fırsatını buldum.  Diğer gruplarla birlikte önce Temeşvar(Timișoara)   önce bir kilise kalıntılarına götürdüler. Fakat Katedral Osmanlı dönemi camisinin üzerine inşa edilmişken , katedral da aynı akibete uğramış fakat her ikisinin de duvarları 1989 yılı sonrası yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılmış.   Yeri gelmişken Temeşvar doğrudan İstanbul’a bağlı 11 sancaklı eyalet şehri , Bega nehrinin kenarında kurulmuş ve ismini Tuna’nın en büyük kolu Tisa’dan almış.160 yıl Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra 1716’da Habsburg ‘lar( Avusturya) ele geçirmiş ve bütün Osmanlı eserlerini yoketmişler. Yani geçmişte bu bölge daha çok Macar bölgesinde olduğunu anlıyoruz. Zaten o dönemde Romanya diye bir ülke yoktu.

    Osmanlı dönemi  Rumeli'nde (15.y.yıldan itibaren) bu günkü Romanya’nın temelini teşkil eden himaye statüsünde 3 eyalet vardı.İlki Boğdan Prensliği veya Moldova beyliği  ikincisi Eflak Voyvodalığı Wallace veya Ulahya da denilmiştir. Üçüncüsü ise Macaristanın bir parçası sayılan Erdel idi.Fakat bu bölge yoğun bir Çarlık Rusyası ve Avusturya rekabetine sahne olması nedeniyle Osmanlı’ya karşı yoğun saldırılar  oldu.İlk olarak Temeşvar ve Bukovina Avusturya’ya , sonra Boğdan’ın Beserabya bölgesi Rusya’ya geçti.Artık bu beylikler üzerinde Rusya etkisi artmış 1834’de ise Prenslik haline gelecekler ama daha da önemlisi Osmanlılar Prensliklerde ordu bulundurmayacaklar ve Tuna kaleleri de yıkılacaktı.Bir müddet tamamen Rusya hegomanyasında kalan bu ülkeler 1854 Kırım harbi sonunda yapılan Paris anlaşmasıyla Türkiye’ye verildiysede bu prensliklerin milli meclisi olacak ve hiçbir devlet iç işlerine karışmayacaktı.Neticede Avrupa devletlerinin önerisiyle önce Eflak ve Boğdan birleşti Osmanlı yönetimi bu yeni prensliğe “Memleketeyn “ adını verdi.Fakat bu farklı dil ve kültüre sahip zoraki birliktelik oldu.Şöyleki Boğdan Kilise Slavcası ve Moldova’ca konuşuyorken mezhepleri Ortadoks idi.Eflak dili ise Ulahça ve Rumence olup hem Katolik hemde Ortadoksluk vardı.Ancak 1.dünya savaşından sonra ise Macaristan bölgesleride katılacak ve bayağı renkli bir hal alacaktı.Osmanlı yönetimi bu birleşik prensliğin yeni prensini onaylamak zorunda kalmıştır.(1864 de İstanbulda  Kuza’ya(Alexandru Ioan Cuza) Sultan Abdülmecit Kılıç ve Kordon takmştır.) Kuza’dan  sonra yerine Alman kökenli Carol 1 seçilince yine İstanbul'a gelmiş 1866 da Abdülaziz tarafından Osmanlı nişanı verilerek Memleketeyn(Romanya) Voyvadalığı tevcih edilmiştir.İşte bu Carol 1877-78 Osmanlı_Rus harbinde Rusya Çarlığı yanında yer alacak ve sonuçta tamamen bağımsız devlet haline gelecektir.

    Tekrar programımıza dönersek ; sonraki ziyaretimiz Özgürlük meydanı oldu.Buradaki binaların yerinde önceden arasta  ve hamam varmış yani tipik Medeniyetimizde  "Çarşıbaşı" gibi bir yer.Şimdiki bina Askeri gazinoymuş.Meydanın bir köşesinde Osmanlı dönemini kale’sinin bir kabartması yeralıyor.Ardından Avusturyanın yeniden inşa ettiği yıldız tipi kale-tabyasının  kalıntılarını gördük.Günün sürprizi ise buralara gelmiş olan Evliya Çelebi adının verildiği sokağı görmek oldu.

Eskişehir kafilesi Gümrük geçişlerinde (Tameşvar- Budapeşte transferinde ) Gümrük kapısında görevli Türk polisleriyle hatıra fotoğrafı  çekildi. Ekipteki görevli arkadaşlarım Pınar Sarı ve Ayşe U. Boz projenin yaygınlaştırma ve  final raporunu haziran ayında  tamamlamalarıyla da  projenin tüm faaliyetleri başarıyla sonuçlandırıldı.

    Temeşvar gezisi sonunda değerlendirmeme göre  burada gördüklerimiz tam Romanya ‘yı yeterince anlatmıyordu.Çünkü Temeşvar  bölgesi  daha çok Macaristan -Sırbistan ve Romanya’nı uç bölgesiydi.Dahası Temeşvar ve Erdel 1.dünya savaşı sonucunda yapılan Triyanon(Trianon -4.6.1920) anlaşmasıyla Romanya’ya verilmiş bulunuyordu.Bu yüzden Bükreş müzelerini de ziyaret için planlamak zorunda hissettim.İlk  fırsatta da yaklaşık bir yıl sonra   Bükreş’e gittim. Bükreş’ten de ilk iş yakın mesafede Romanya’nın ilk Kralı Carol 1.’in yaptırmış olduğu sarayı görmek için Braşov’u ziyaret ettim.

    Braşov’a daha ilk girişte yüksekçe bir yerde sergilenen Top’u hemen tanıdım.(Bu toplar Alman Krupp yapımı olan ve 1877-78 Osmanlı Rus harbinde kullanılan ordumuza ait idi) Daha sonra Pelişör kale-Sarayının  girişinde de aynı durum vardı.Zaten buraya Carol 1 in oluşturduğu silah koleksiyonunu görecektim.Pelişör  sarayı Romanya’nın en büyük sarayı olup 19.y.y. Alman Neo-Rönesans  tarzında yapılmış , Sarayın inşaatı tamamlanmadan  maalesef kral ölmüş. Sarayın ana holü  Kralın ortaçağ silah koleksiyonun(Zırhlı şövalye giysileri , mızraklar , küçük top v.s) bir kısmı sergileniyordu.

Üst katta ise koleksiyonun devamı sergileniyordu,Ancak buradaki küçük silahhane salonu  : Türk-Hint-Japon silahları olmak üzere Doğu silahları sergileniyordu.Fakat silah koleksiyonu’na fazla  yaklaştırmıyorlardı dolaysıyla aralarında Türk silahlarını seçemedim ama açıklayıcı nottan  yeşil boyalı deriden kın ve sedef kakmalı Türk Kılıcı olduğunu anlıyoruz.Sarayda  Kralın oluşturduğu Türk Odasını (Salonul Turcesc) incelememiz mümkün olabildi.Türk Odası yerler ve duvarlar el işi Türk halılarıyla döşenmiş , odanın kenarlarında sedirlere ,sedir- halısı ve halı kaplı sırt yastıkları konmuştu.Tavan yine Ala-Turka gömme tavan tarzı olup geleneksel Türk misafir odası tarzında  dekore edilmiş ayrıca küçük bir bölümde yine silahlar sergileniyordu.

   
    Pelişör sarayından sonraki durağımız Bükreş Milli Müzesi oldu. Şanlı Plevne  savunmamız(1877-1878) la ilgili o zaman Osmanlı'ya usulen bağlı bulunan Romanya Krallığının cepheyle ilgili bi takım foto ve çizimleri vardı ,ancak burada Romanya ile ortak tarihimizin beklentilerini tam olarak bulamadım ve doğruca Askeri müze’ye gittik.Gerçekten hem Romanya tarihi ve bu ortak tarihteki Osmanlı Devleti haritalarına kadar bir anlatım materyalleri vardı.(Kendilerince önemli muharebeleri harita üzerinde şekil ve grafiklerle anlatımları vardı.Bu arada Fatih döneminde yapılan eflak ve Boğdan seferlerini 1979 yılında filmini bile yapmışlardı.(Bu filmlerden bir tanesinde Vlad Tepeş ve Osmanlı Ordusunun tüm ihtişamıyla , mehter müziği eşliğinde büyük işgal sahneleri diye 1475 yılında yapılan seferden bahsediyordu)Tabii burada daha çok Plevne ve Şipka savaşlarına.(1877-78)  ait çokça belge ve fotoğraf vardı.Açıkçası  Plevneyi birde karşı kıyıdan yaşıyorduk.Çünkü Romanya bize bağlı Prenslik iken bu savaşta aniden Çarlık Rusya’nın tarafına geçmişler ve savaştan sonra da tam bağımsız olmuşlardı.(Ancak bu bir geçici durum olacaktı , hem 1.dünya savaşında hemde 2.dünya savaşında Rusya’nın yanında yer alarak aslında Rusya’ya bağlanacaklardı..) Buradaki bilgilere göre bu savaşa katılan Romen birlikleri 50.000 cıvarındaymış ve anlatımlarından Plevne’nin işgalinde  kendilerine büyük bir pay  veriyorlardı.Burada en önemli eşya Plevne müdafii Gazi Osman Paşa’nın eşyaları ve üstündeki sancak idi.Açıklamasında kılıç , kuran ve tütün kutusunun Osman Paşa’nın diyordu.Ancak biz biliyoruz ki Osman Paşa Plevne’dek kuşatmayı yarmak isterken yaralanmış ve kılıcını Çar 2.Aleksandr’ya teslim etmişse de Çar Nikola kılıcı almamıştı ve paşa Kılıcıyla Türkiye’ye dönmüştü.Muhtemelen bu kılıçlar Paşa’nın karargahındaki üst rütbeli subaylara ait olabilirdi.
 

 
    Bükreş’in eski yerleşim alanındayken yine bir Osmanlı vatandaşı Manuk efendi tarafından yaptırılan Manuk han’da yemeğe uğradık.Buraya genelde iki kapılı han yada Manuk Han deniyor.Burası Osmanlı Kervansarayı mimarisinde fakat o dönem moda olan Barok uslubuyla inşa edilmiş.tarihi önemi ise ; 1806 Osmanlı-Rus savaşını sona erdiren 1812 tarihli Bükreş anlaşması bu handa yapılmış olmasıdır.

    Eski yerleşimden yeni yerleşime dönerken ana bulvar üzerinde bulunan Çavuşescu sarayını görüyoruz. 21 Aralık 1989 tarihinde balkonda konuşurken birden ellerinde silahlarla adamlar belirmiş. Siviller birbirlerine ateş açınca bu kargaşada bir çok insan ölmüş.Sonuçta Çavuşesku ve aileside kaçırılarak katledilmiş.Günümüzde bu tarihe tanıklık eden , bir devrin kapanmasına neden olan binanın önünde kuru bir ağacı simgeleyen ağaç var. Ağaç, baskıcı yönetimlerde ekilen tohumu simgelediğinden  bu  ağaçta yaprak ta çiçek de olmaz anlamında ve yanındaki insan ise özgürlüğü simgeliyor.

    Bükreş’in çok güzel bir coğrafyası var.Eski ve yeni şehrin arasında büyükçe bir göl var.Göl etrafı ise binlerce dönüm büyük bir doğa parkı var adı Herestrau park , burada her türlü etkinlik yapılabiliyor.Ama asıl önemi Dimitri Gusto Ulusal Köy müzesinin yer alması.Romanyanın tüm bölgelerini kapsayan 60’dan fazla kırsal mimari örneği konut sergilenmek üzere tam 10 yıl çaba harcamışlar.Tabi arayınca Eskişehir’le bağlantılı Tatar evi örneğini de bulduk.Köstence’den getirilmiş.Biliyoruz ki Kırım işgal edilince Kırım Tatar Türkleri önce Köstence’ye daha sonra da Eskişehir ve diğer illere yerleştirilmiş.Eskişehir’de de çok örneğinde olduğu gibi avlulu ana bina ve karşısında mutfak evi ve tarımsal faaliyetler için bir bölüm bulunuyor.Burada ayrıca bir “yer evi “örneğini de görme fırsatını bulduk.

    Bükreş’te  birde burada iyi bir  mutfak yani yemek çeşidinin  olmamasını ben Kraliyet sarayının  geç yapılmasına bağlıyorum.Çünkü saray bir çok konuda halka öncülük yapabilmekteydi.Son bir ilave de1.dünya savaşında biz yine Romen’lerle savaştık.6.Kolordumuz İttifak güçlerine destek için trenlerle Bulgaristan üzerinden buraya getirildi.9 Ocak 1917’de, Romanya İdare-i Askeriyesi (Romanya Osmanlı Askeri Valiliği) adında bir kuruluş ateşkes’e kadar burayı idare ettiğini biliyoruz ancak müzelerde böyle bir not göremedim.Ancak döneme ait şehit Mehmetçiklerimiz üç ayrı şehirde şehitliklerde nispeten toplu olarak  ebedi olarak buralarda kalmışlar.Ruhları Şad olsun.

    Bükreş’ten ayrılmadan bizleri bu güne taşıyan Türkiye Cumhuriyeteinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün büstünü ziyaret ettik.Kalan yerler için artık yeniden  ayrı bir seyahat planlamayı düşünüyorum.

                                                                                   *Rifat Günday 
                                                                                      Başöğrt.Tarih(E)

Kaynaklar : 
1-Togay Seçkin BİRBUDAK. Eflak ve Boğdan'ın birliği meselesi,
2-Şerafeddin Turan -Edirne Antlaşması.
3-Romanya- Akademik Coğrafya,
4-Birinci Dünya Harbi; Avrupa Cepheleri 2’nci Kısım (Romanya Cephesi), G.Kurmay
5-Yuluğ Tekin Kurat - 1877 — 78 Osmanlı Rus savaşı/Belleten




15 Ocak 2025 Çarşamba

NAZIM'IN MOSKOVA YILLARI

  Nazım Hikmet'in Moskova Yılları 

                                                           *Rifat Günday 

NAZIM’IN MOSKOVA YILLARI  

Nâzım Hikmet RAN (Selanik, 15 Ocak 1902 – Moskova, 3 Haziran 1963) Bahriyeli subay olarak Hamidiye Kruvazörü’nde göreve başladı (1919) ,ancak kısa bir süre sonra   sağlık kurulu kararıyla askerlikten çıkartıldı.  1921-Ocak ayında Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçtiyse de cephe görevi verilmedi. Bolu’da öğretmenlik yaptıktan sonra 1921- Eylül’ünde   Batum üzerinden Moskova’ya gitti (1. Moskova hayatı). Moskova işçi üniversitesinde okudu . Rus Devriminin ilk yıllarına tanık oldu ve 1924’ de Türkiye’ye döndü, bir yıl sonra yeniden Moskova’ya gitti (2.Moskova hayatı), 1928’e kadar kaldı. 1928’de döndüğünde şiirleri yüzünden tutuklandı ve birçok davadan  beraat eden Nâzım Hikmet, 1933’den itibaren , 1938’e kadar “gizli örgüt kurmak”  ve 1938 ‘de “orduyu ve donanmayı isyana teşvik” suçlarından tutuklandı. Bu konuda   Atatürk’e meşhur dilekçesini yazdı.Toplamda  on yedi yılı hapishanelerde geçer.   Genel Af Yasası’ndan yararlanarak, 15 Temmuz 1950 ‘de tahliye edildi. Hakkında yasal olarak yükümlülüğü olmamasına rağmen   askerliğine karar alınmasını, hayatına karşı bir tehdit gördüğünden 17 Haziran 1951’de İstanbul Poyrazköy açıklarında kendisini bekleyen  Romanya bandıralı Plehanov  şilebiyle  Türkiye’den ayrıldı. Romanya üzerinden uçakla Moskova’ya gitti(3.Moskova hayatı)2 9 Haziran 1951’de Moskova  Vnukovski  havalanında  büyük bir törenle karşılandı.(Soğuk savaş yıllarında moda ; Sovyet Rusya kontrolündeki ülkelerden yakayı kurtarıp batılı ülkelere sığınmaktı.Oysa ki Nazım  serbest seçimlerin yapılabildiği kendi ülkesinden , hiç seçim yapılmayan ve daimi olarak Köminist Partisi tarafından yönetilen kapalı bir ülkeye iltica ediyordu)Nazım , 25 Temmuz 1951 tarihinde, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkartıldı. 1952 yılında Çin ziyaretinde kalp krizi geçirdi. Ölümüne kadar pek çok ülkeye seyahatler yaptı, konferanslar verdi, şiirlerini okudu. Vatansız kalan Nazım vatandaşlık başvurusu yaptığı   Polonya hükumeti tarafından 5 Ekim 1955’te “Borzecki” soyadıyla birlikte vatandaşlık verildi. 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde ikinci kalp kriziyle vefat etti.  Moskova’da Novodeviçi Mezarlığı’nda gömüldü. Nazım’a   Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla ancak 58 yıl sonra Türk vatandaşlığı geri verilmiştir.

Nazım Hikmet Sovyetler Birliği'nde (Hayatının 3. Moskova dönemi) yazlık olarak kendisine tahsis edilen Moskova’nın batısında kırsal bölgedeki Setun nehri kıyısında Peredelkino yazarlar kasabasında , kışlık olarak da Sokol bölgesinde Pesçenaya mahallesinde (Moskova doğusunda)2.Pesçenaya sokağındaki “kibrit kutuları gibi üst üste yapılmış denilen” Sovyet dönemi apartman dairesinde yaşıyormuş.Nazım’a ayrıca bir araba da tahsis edilmiş.Masrafları Sovyetler  yazarlar birliğince karşılanıyor olmasıyla birlikte ,yani kısaca proleter dünyanın merkezinde lüks denilebilecek bir hayatı varmış.Nazım daha sonraları da yeni eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile hayatını Moskova'da sürdürdü. Türkiye dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan,Macaristan , Fransa ,Çekoslovakya , Küba , Azerbaycan ve Mısır gibi dünya ülkelerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşabilmiştir.

Bu arada Moskova halkı için "Daça"ların hayati önem taşıdığına bende tanık oldum. Hafta sonları herkes daça’lara akın ediyordu.Peredelkino’da o (Rusça : Переделкино) yazlık evi(Daça- bir tür ahşap ev) ki burada ünlü yazarlar ve şairler için bir kasaba kurulmuştu.(Gorki’nin önerisiyle Stalin döneminde kurulmuş)Daça modası Stalin döneminde köylerin boşaltılıp devlet çiftliklerine dönüştürülmesiyle topraksız kalan köylülerin geçmişlerine duyulan bir özlem olarak özellikle “Glasnost” döneminden sonra tüm doğu bloku ülkelerinde yaygınlaşmıştır.

Nazım’ın kendi adıyla bir kütüphanesi olduğunu duyunca görmek için planlama yaptım. Nazım Kütüphanesi kışlık evine çok yakın bir noktada bulunan 1.Pesçenaya sokağındaki (Ulitsa Novopesçayana) 59 numaralı kütüphaneye son zamanlarında uğrarmış.Bu kütüphaneye Rinma Kazakova gibi ünlü Sovyet şair ve yazarlarda uğrarmış. Dönemin Moskovalı Nazımseverlerin girişimleriyle Nazımın ölümünden çok sonraları 1981 yılında “Nazım Hikmet Kütüphanesi” ismi verilmiş.Benim Moskova'yı ziyaret günlerimde Moskova’da Nazım izlerini sürmeye çalıştığımda yaşadığı ev duruyormuş ancak oturanlar olduğundan ziyaretçi kabul etmiyorlarmış.Nazım Hikmet Kütüphanesi de yeni nesiller Nazım'ı pek tanımadıklarından ve daha tam düzenleme yapılmadığından orası da ziyarete kapalıymış.


Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığı şiirler aklıma geldi.Acaba bu şiirleri nerelerde yazmış olabilirdi.Kızılmeydan’dan geçerken burasının görkeminden “Lenin” şiirini burada yazmıştır diyebiliyordum. Sonra aklıma “..Karlı Kayın Ormanında Yürüyorken …” şiiri geldi.Moskova’da kaldığımız mekan Kremlin’le nerdeyse burun burunaydı. arada sadece Moskova nehri ile birkaç tarihi bina vardı ama evin penceresinden Kremlin’in meşhur Kızılyıldızlı kulesi görünüyordu.Hemen nehrin karşısında da 1.Petro’nun gemi güverteli heykeli yer alıyordu.İşte bu mevkiye en yakın park Gorki park’tı.(Maksim Gorky) Moskova halkının en çok vakit geçirdiği,spor ve yürüyüş yaptıkları yaklaşık 150 hektarlık devasa parktı.(9 Mayıs Zafer Günü bayramlarının 3.kısmı bu parkta yapılırken izlemiştim.İlk töreni Park Papedi’deki sönmeyen ateşte , 2.sini ve asıl kutlamayı Kızıl Meydanda yapıyorlardı) Gorki parkta da çoğunluğu kayın türleri olmak üzere çok sayıda yapraklı ağaçlar vardı.Acaba bu şiiri burada yazmış olabilir miydi? Bu konuda tam bir bilgi edinemedim ancak dikkatimi çeken olay Gorki park ile Perendiko’ki daça mahallesi aynı istikamette yani batıda olduğudur.Fakat Gorki park metro halkalarının içinde (Moskova iç içe 4 halka şeklinde planlanmış olup halka tabiri metro’nun da yer altında daire şeklinde ve Moskova’yı sarması ve yer üstünde de geniş karayolu şeklinde olmasıydı)Peredriko ise halkaların çok dışındaydı.Ancak Gorki parkı görüp , Peredriko’yu göremediğimden ben bu şiirin yazılış yerini bu parka yakıştırmıştım.

Moskova’da çok yoğun bir Türk nüfusu var.Bunların bir kısmı Türkiye’den gelenler ki çoğunluğu Türk inşaat ve otomotiv beyaz eşya gibi firmalarda çalışıyor.Ancak esas çoğunluk eski Türk Cumhuriyetlerinden gelenler.Hatta Tacikler ve Pakistanlılar bile neredeyse hepsi Türkçe konuşabiliyor. Burada pazarlarda hakim gruplar genellikle Türk toplulukları .Ancak hemen belirtmeliyim Moskova’da ; Moğol, Hintli ,Afgan ve Pakistanlılar ise sevilmeyen gruplar. Yeri gelmişken belirteyim çok sayıda Uluslararası hiper-marketler var Moskova halkının en çok çalışmak istediği işler bu marketlerde çalışmakmış.En sevmedikleri işler ise inşaat ve dökümhane işleriymiş.

Moskova’da yine yine şair ve yazarların takıldığı bir Kafe varmış , adı “Kafe Margarita” diye bir yer. Çok küçük bir yer olduğundan rezervasyonla gittik Ünlü Rus yazar Mihail Bulgakov’un “Master and Margarita “kitabı anısına açılmış olan küçük bir müzikli restoran. Bulgakov’un eserlerini hatırlatıcı düzenlemeler ve tasarımlar yapılmış, duvarlar çeşitli kitaplarla kaplanmış bir mekan.Margarita Kafe’nin iç köşesinde bir kemancı ve bir piyanist “Kalinka ” çalıyorlardı . Orada mihmandarlarımızın arkadaşları Türklerden en eskisi hemen “Glasnost”başlayınca ilk gelenlerden olduğundan Moskova’yı çok iyi biliyor.Dedi ki burası çok meşhur bir yer , bir çok ünlü yazar ve şairin uğrak yeri.Şimdi Avrupalı turistler buraya gelen sevdikleri yazarları anmak için geliyorlarmış.Nazım’da buraya gelmiş olabilir dedi.Konuyu biraz da diplomatik kaynaklardan araştırınca böyle bir kayıtları olmadığını söylediler. Acaba Nazım da gitmiş miydi? Ama Nazım’a dair bir şey burada duymadık. Anladığım kadarıyla Yeni Moskovalılar Nazım’ı pek tanımıyorlar. Zaten Moskova’ya giden Türkler’de en çok Nazım’ın mezarını ziyarete gidiyorlarmış. Bunca aramadan sonra Nazım’ın mezarını ziyaretten başka seçeneğim kalmamıştı.
Nazım’ın bu 3. Moskova dönemi günleri doğal olarak ilginçliklerle dolu geçmiş .Bir kere önceki ziyaretlerinden farklı olarak her şey Stalin oligarşisine endeksliymiş. Oysa Nazım ne hayallerle gitmişti. Yani Nazım Moskova’da Kominizm’in teorideki durumuyla fiilen uygulandığı Moskova’daki farkını bizzat gözleriyle görmüş , üstelik “İvan İvanoviç varmıydı ? yok muydu?" Oyunu da yasaklanmıştı.Batılıların deyimiyle seçimle iktidarın değişebildiği özgür bir ülkeden (Türkiye’den) hiç seçim yapılmayan “demir yumrukla “ yönetilen bir ülkeye(S.S.C.B). gelmiş ama ilginç durum : Nâzım Hikmet’in Stalin yönetiminin Rusya'ya getirdiği kaotik oligarşik yapıyı Sovyetler Yazarlar Birliği tarafından onuruna verilen bir yemekte ancak anlayabileceğiydi. Nazım yemekte, “On günde on piyes gördüm. Daha doğrusu on gün boyunca değişik sahnelerde değişik adlarla oynanan oyunları izledim. Hepsinin sonlarında aynı basmakalıp sözlerle "Yoldaş Stalin övülüyor” diyerek Nazım eleştirince Konstantin Simonov, “Biz Yoldaş Stalin’e dalkavukluk etmiyor, kendisini yürekten seviyoruz. Sizin de böyle konuşmanıza izin veremeyiz.” Diyerek sertçe karşılık vermiştir. Daha ilginci ise ,eleştirmek istediği rejimin totaliter ve dünyanın en kanlı lideri Stalin’e övgü dolu bir  şiir yazmak zorunda kalırken,Nazımla irtibat kurmak için 1952'de maça- Moskova'ya giden Fenerbahçe takımının kaptanı Fikret Kırcan'la haber gönderen Başbakan Adnan Menderes "Nazım'a söyleyin vatanına dönsün" diyen T.C Başbakanı Menderes’i ve ülkesini kötüleyen şiir yazmasıydı.

Tabii bir miktarda Batı ülkelerini ve Türkiye’yi kötüleyen Sovyet propaganda filmlerinde Sovyet sistemini övmüştür. Ancak hakkını verelim Nazım Stalin’in yaratmış olduğu durumdan memnun olmadığı için Sovyet propagandasının her dediğini yapmamış olduğunu söyleyebiliriz.Ancak bütün bunlar Nazım’ın Moskova’da ve gittiği her ülkede adım adım takip eden Sovyet Gizli servisi Beria ‘nın(KGB ‘nin öncüsü) verdiği korku onun psikolojisini çok etkilemiştir. Nazım'ın Moskova günlerini tam anlayabilmemiz tabi ki çok zor. Ancak o dönemin dünya koşullarını da göz önüne almalıyız.Nazım Moskova'ya geldiğinde "Soğuk Savaş" yeni başlamıştı.Türkiye 2.dünya savaşına girmedi ama 1945’lerden itibaren Sovyet tehdidini hissetmesiyle NATO’yu bir kurtuluş olarak görmüştü. Türkiye de NATO’yla birlikte Sovyet yayılmacılığının önüne geçmeye hevesliydi ve bu amaçla Kore’ye asker göndermiştik. Nazım’da aynı dönemde Prag gezisindeyken yanı başında Sovyet tankları Macaristan'ı işgal ediyor ve binlerce Macar yurtsever öldürülürken .Meselâ bu işgalle  ilgili Nazım’ın hiç şiirinin olmaması da Nazım’ın durumunu sanıyorum ortaya koyuyor.

 3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürüdüğü sırada, tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Sovyet yazarlar birliği salonunda yapılan törene yerli ve yabancı yüzlerce sanatçı katıldı ve törenin görüntüleri siyah beyaz olarak kaydedildi. Ünlü Novadiviçi Mezarlığı 'nda (Rusça: Новодевичье кладбище) gömüldü.

Ve Nazım’ın 3 dönem Moskova hayatının  son durağı yani mezarının ziyareti.Novadeviçi Moskova’nın güney batısında yine Moskova nehrinin bir başka çığırında 3.ve 4.halkanın ortasında oldukça gitmesi zor bir yer olduğundan önceden planlama yaptık. Ziyaret günü Novadeviçi mezarlığına yaklaştığımızda çok şiddetli bir yağmura yakalandık. Ancak geri dönmeyi ve bir başka güne ertelemeyi istemedim.Araçta bulabildiğim bir şemsiyeyle girişe geldik.Ancak görevliler Rusçadan başka bir dil bilmediklerinden Nazım’ı bilemediler yada ne demek istediğimizi anlamadılar.Yağmurun şiddetinden giriş kapısındaki Nazım yazısını da göremediğimden işaret edip soramadm.Şöyle etrafa bakınca burasının bayağı önemli bir yer olduğu anlaşılıyordu ki UNESCO’nun dünya kültür koruma mirası listesinde yer almıştı. Bir tür Sovyetlerin devlet  kültürünün mezarlığıydı.Giriş kısmında kendilerinin yakılmasını talep edenlerin küllerinin konduğu kapalı  raflar vardı.Neyse ki çok geçmeden Türkçe konuşan elinde çiçekle birkaç kişi geldi.Belli ki Moskova'yı bilen bir Türk , Türkiye’den gelenleri buraya getirmişti.Tabi onlarla birlikte yürüyerek ve bayan şemsiyesi  ile  yola koyulduk .Bizim gidiş istikametimizden önce karısı Vera Turyakova’nın granit taş tasviri sonra Nazım’ın tasvirini gördük.  Meşhur şiirlerinden biri olan Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam figürü siyah granitten yapılan mezar taşı üzerine tasvir edilmişti.


Nazım Hikmet 2020 yılında Moskova’da geniş katılımlı olarak anıldı.Aralarında Zülfü Livaneli ve Rutkay Aziz’in de yer aldığı kurucular tarafından Nazım Hikmet Vakfı kuruldu.Vakfın amacı Moskova’da Nazım Hikmet müzesi kurarak eserlerini ve hayatını sergilemek.Bu arada hemen belirteyim Moskova’da ben 100 cıvarında Rus Yazar ve şair adına düzenlenmiş ev/müzelere rastladım ve bir kısmını ziyaret ettim ki bunların çoğu Moskova’da yaşamış değillerdi.(Orijinal yazar evi olarak görebildiğim ve günümüze  gelebilen Tolstoy’un eviydi)

Nâzım Hikmet'in   hapis hayatının  sonunda Türkiye’den ayrılarak Sovyetler   Birliği'ne yerleşmişti. 1952’den yaşamını yitirdiği 1963’e kadar 11 yıl boyunca Sovyetler Birliğinde çalkantılı bir hayat yaşadı. 11 yıllık Moskova   hayatında memleket ve evlat özlemi içinde Sovyet dönemine tanık oldu ve bir kısmını şiirlerine yansıttı. Sonuç olarak  Türk şiirinin ustası olarak Nazım Hikmet  Moskova’da hatıralarıyla kaldı.                                                                               *Rifat Günday,Baş Öğrt.(Tarih(E)

  Kaynaklar :  

1- Rifat Günday Moskova notları :
   https://rifatgunday.blogspot.com/2017/06/moskovada-muzecilik-ve-turk-eserleri.html     
2- https://t24.com.tr/haber/moskova-da-nazim-hikmet-kultur-ve-sanat-vakfi-kuruldu-buyuk-sair-yarin-online-programla-anilacak,881799
3- https://www.oggusto.com/sanat/sanatcinazim-hikmet-hayati-eserleri-ve/-bilinmeyenleri



İlk Yayın : Nazım'ın Moskova Yılları Çınaraltı dergisinin 10.yıl özel sayısında yayınlanan yazımın güncel halidir.