28 Nisan 2017 Cuma

Tarihimiz ve Kahramanlarımız-2: Barbaros-zâde Küçük Hasan Paşa


Tarihimiz ve Kahramanlarımız-2 : 
BARBAROS-ZÂDE  KÜÇÜK HASAN PAŞA (Küçük Hasan Reis)
16.Yüzyılda Akdeniz’i  “Bir Türk Gölü” haline getiren en büyük denizcimiz Kaptan-ı Derya  ve Cezayir Beylerbeyi  Hızır Hayreddin Paşa (Barbaros)‘nın  oğlu Barbaros-zâde  Küçük Hasan Reis’tir. Aynı adı taşıyan diğeri ise evlatlığı (manevi oğlu) Büyük Hasan Reis’tir. Küçük Hasan Reis, Barbaros’un gerçek ve tek oğludur. Barbaros-zâde Hasan Reis’ler tarihimizde birbirine çok karıştırılmaktadır. Her iki Hasan Reis’de Barbaros-zâde olarak anılmaktadır ve her ikisi de, Barbaros ile birlikte Preveze Deniz savaşında görev yapmış, yine her ikisi de Paşa (Orgeneral-Eyalet valisi) rütbesine terfi ederek; Cezayir Beylerbeyliği yapmışlardır. Ancak  Büyük Hasan Paşa’nın kabri Cezayir’de (Bâbü’l-vâd ), Küçük Hasan Paşa’nın  ise İstanbul’dadır.
16.Yüzyıl aynı zamanda Osmanlı devletinin (Kanuni devrinde,1520-1566) Kutsal Roma - Cermen İmparatorluğuyla  (Şarlken, 1519-1556) karada ve denizde savaş ve mücadele dönemi olmuştu. Şarlken ve müttefikleri savaşı denizde tercih –etmişlerdi. Ancak  kader  Şarlken’e çok güvendiği denizlerde  iki yenilgi tattıracaktı. Barbaros yanında evlatları her iki Hasan reisler olduğu halde, Salih, Murat, Seydi Ali ve Turgut Reis’lerin de bulunduğu  Osmanlı Donamasıyla Preveze’de (1538) Şarlken’in Haçlı donamasını yok edecekti. Şarlken, Preveze’nin intikamını almak için 1541’de aniden Cezayir’e denizden saldırınca ; Cezayir’de Barbaros’un yerine vekil bıraktığı ve manevi oğlu Büyük Hasan reis tarafından Haçlı donanmasında bizzat bulunan Şarlken’e ağır bir yenilgi yaşatacak, neticede Şarlken krallığı, Papa’nın verdiği tacını denize atıp  tahtını kardeşine  bırakarak inzivaya çekilecekti.


                                                                    Tlemsen kalesi
Preveze savaşında (27 Eylül 1538) Akdeniz’de büyük bir haçlı donamasıyla karşılaşan Kapudan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi Hızır Hayreddin Paşa’nın yanında her iki oğlu Hasan Reis’ler de bulunuyordu. Paşanın sağında manevi oğlu Büyük Hasan ile solunda gerçek oğlu Küçük Hasan Reisler, Paşa baştardasında yerlerini almışlardı. (Küçük Hasan Reis Donanmada Filo Komutanıydı) Tarihin bu büyük deniz harbinde Haçlı armadasının yarısı sulara gömülünce Amiral Andrea Doria geri çekildi, yani mağlup oldu. “Akdeniz’i bir Türk gölü” haline getiren Preveze Zaferinden 17 gün sonra Barbaros, oğlu Küçük Hasan Reisi/Bey (sonra Paşa), Devrin Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a haberci olarak gönderdi. K.Hasan Reis, Sultanı Moldova seferi dönüşü Tunca üzerinde Yanbolu’da buldu. K.Hasan Reis, Barbaros’un zafer-nâmesini Sultan’a sundu. Zaferin bütün detaylarını öğrenmek isteyen padişaha, K.Hasan Reis Preveze deniz savaşını uzun-uzun anlattı. Sultan’ın huzurunda bulunan Vezirler ve Devlet ricali de dinlediler. Kanuni Sultan Süleyman, Preveze zaferi şerefine şenlikler yapılması için ferman çıkardı.
Osmanlı - Kutsal Roma savaşlarının doğal sonucunda; Kanuni’nin Avrupa politikasını gerçekleştirmek üzere Küçük Hasan Bey, babasıyla 1543’de Fransa’ya yardım için Fransa seferine katılır. Donanma Nice şehrini fetheder ve Fransa kralı 1.Fransuva’ya teslim eder. Daha sonra Tulon seferine katılır. Hızır Hayreddin Paşa (Barbaros) donanmasındaki Barbaros-zade Küçük Hasan Reis ve Salih Reis gibi değerli Türk Amiralleri, İspanya ve İtalya kıyılarını bombardıman ederler ancak Şarlken’in donanması “derya meydanına” çıkamaz. (Donanma 1543-1544 kışını, Şarlken’in saldırılarına karşı Fransa’yı korumak amaçlı olarak Tulon’da geçirmiştir.) Ertesi yıl Barbaros yaşlılıktan artık sefere çıkamaz. Babası Hızır Hayrettin Rahatsızlığından dolayı Küçük Hasan paşa Cezayir’de vekaleten eyaleti yönetiyordu. Babası Hayrettin 1546 da vefat edince; asaleten Kanuni tarafından Cezayir Beylerbeyliğine tayin edildi (1547)
K.Hasan Paşa, hem İspanyolları, hem Faslıları bozguna uğratmak suretiyle Tiemsen’i geri almış, Doğu Fas’ta Türk nüfuzunu kurmuştu. Barbaros’un vefatıyla yerine atanan Piyale Paşa (Kapudan-ı Derya) Turgut, Uluç Ali, Hasan ve Salih Reislerle birlikte büyük hizmetlerde bulunarak Osmanlı donanmasının gücünü ve kudretini bir süre daha devam ettirmeyi başarırlar. Hem Akdeniz’de hem de Kuzey Afrika’da (Mağrip’te) Haçlıların yerleşip kök salmasını engellemişlerdir.
Küçük Hasan Paşa Kuzey Batı Afrika’nın stratejik üssü Cerbe adasının güvenliği için, o dönem Tunus emirleri olan Mevlay Hamid ve Ahmed ile anlaşarak, yakındaki İspanyollara ait bazı yerleri (Tunus kıyıları) ele geçirdi ve Araplar’a(Fas) ait olan Mehdiyye şehrini de zaptetti.
MEHDİYE SAVUNMASI
Cerbe daha önce de Barbaroslar tarafından da üs olarak kullanılmıştı Turgut Reis de üs olarak Tunus’un Gebes Körfezi’ndeki aynı Cerbe adasını kullanmaktaydı.
Osmanlı - Kutsal Roma Germen Savaşları karada ve denizde devam ediyorken; 1550 yılı ilkbaharında Kutsal Roma-Germen imparatoru V. Şarl, (Papanın ricasıyla tahtına geri dönmüştü) Osmanlıları ve özellikle de Turgut Reisi Tunus’tan atmak için büyük bir donanma yolladı. Donanma ve büyük bir kara ordusu Mehdiye kale ve şehrini kuşattı. 43 gün süren kuşatmadan sonra ve çok zayiat verdikten sonra, İspanyol ordusu kaleye girebildi. Kaledeki tüm Osmanlı askerleri şehit olmuş sadece yaralı olarak 70 levent kalmıştı. Yaralı Leventler esir edildiler.Yapılan görüşmeler neticesinde Karşılıklı esir mübadelesi yapıldı. Böylece Turgut Reis yaralı leventlerini kurtarmış oldu.
İspanyollar çok kayıp vererek ele geçirdikleri Mehdiye’de kuvvetli bir garnizon bırakarak geri döndüler. Mehdiye’yi ele geçiren İspanyollar Büyük hayal kırıklığına uğramışlar, bölgeyi bir türlü tam kontrollerine alamıyorlardı. Mehdiye’deki İspanyolları Turgut Reisin kuvvetleri sürekli sıkıştırmaları neticesinde nihayet İspanyollar Kale ve kenti elinde tutamayacağını kabul etmek zorunda kaldılar.. Mehdiye’yi Ele geçirdikten 3 yıl sonra, kaleyi yıkıp, yerle bir edip, garnizonlarını geri çektiler.
Mehdiye kuşatması sırasında Cezayir’de Beylerbeyi görevinde bulunan Barbaros-zade Küçük Hasan Paşa, eniştesi Turgut Reis’e yardıma zamanında gitmediği için, Divanı Hümayun tarafından ikaz edildi.
Mehdiye savaşından sonraları, 1551 yılında Barbaros-zâde Küçük Hasan Paşa İstanbul’a çağrıldı ve 5 yıldır yaptığı Cezayir beylerbeyliği görevinden alındı. Yerine Oruç ve Hayreddin (Barbaros) Beylerin yakın arkadaşı olan Salih Reis (Paşa) getirildi.(Preveze de Barbaros’un sağ cenah kumandanıydı)

Altı yıla yakın İstanbul’da kalan Hasan Paşa, Salih Paşa’nın vefatı üzerine, 1557 temmuzunda yeniden Cezayir beylerbeyliğine atandı. (2.kez) Kanuni’nin emriyle K. Hasan Paşa derhal ordusuyla Fas’a girdi ve yeni Fas sultanının, Osmanlı hükümdarına itaat etmesini sağladı. Bundan sonra Osmanlılar Fas’ın kuzey sahillerinde, muhtemel İspanyol saldırılarına karşı muhkem kaleler inşa ettiler ve buralara çok sayıda asker yerleştirdiler. K.Hasan Paşa Tlemsen yakınlarında Faslılar(İspanyol +Fas ordusu) üzerinde yine büyük bir zafer kazandı.
MOSTAGANEM SEFERİ
Küçük Hasan Paşa’nın Fas’ta meşgul olduğunu gören İspanyollar VAHRAN Kalesi Komutanlığını derhal harekete geçirdi. İspanyollar Kont Alkodete komutasında 10.000 den fazla askerle Fas’a girdiler. Yine 12.000 Yerli Fas askeriyle beraber Kuzeyden Hasan Paşa’ya yüklenmek istediler. Bu arada takviye cephane getiren 4 İspanyol gemisinin Türklerin eline geçmesine rağmen Mostaganem kalesini kuşattılar. Fas’ta ilerlemekte olan K.Hasan Paşa süratle kaleye döndü. Denizlerin galibi Barbaros-zâde K.Hasan’ı gören İspanyol ordusundaki Yerli Faslılar silah bırakıp aradan çekildiler.Ancak İspanyol güçlerini bir kısım Fas Sultanının askerleri de desteklemiştir.İspanyollarda kuşatmayı kaldırıp meydan savaşı düzenine geçtiler.

K.Hasan Paşa‘nın Mostaganem Savaşı, 5 Eylül 1558 yılında Osmanlı Devletiyle  ile Kutsal-Roma Cermen İmparatorluğu arasında yapılmış, ve kesin Osmanlı  zaferiyle sonuçlanmıştır. İspanyollar geriye 10.000 den fazla ölülerini bırakmışlardır. Mostaganem Meydan Muharebesi’nden sonra İspanyollar Fas  topraklarından çekilme kararı aldı. Böylece  Fas topraklarında  Osmanlı hakimiyeti başladı. Kutsal Roma-Germen tahtından çekilerek inzivada ölüm döşeğinde bulunan 5.Şarl’a üzülmesin diye Mostaganem yenilgisi söylenmemiştir.

                                                        Mostaganem savaşı
K.Hasan Paşa 1559’da Osmanlı’nın devlet otoritesini tanımak istemeyen Kabiliye Berberileri üzerine yürüdü, bu gözü-pek savaşçı yerli kabileyi itaât altına aldı.
Kaptanı Derya Piyale Paşa ve Trablusgarp Beylerbeyi Turgut Paşa’nın gayretiyle Cerbe zaferinden(1560) sonra İspanyollar bir tehlike olmaktan çıkınca, K.Hasan Paşa, bütün gayretini Fas üzerinde topladı, bu büyük ülkede yeniden Türk egemenliğini kurabilmek için dikkatini Fas’a doğrultmuştu.
Ancak Bu esnada K.Hasan Paşa Dersaaadet’e şikayet edilince, ikinci kez merkeze (İstanbul) gitmek durumunda kaldı. (1561 Kasım) Şikayetin sebebiyse bölgedeki yeniçerilerin çıkardığı bir fitne idi. İstanbul’da yapılan soruşturmada bunun bir fitne olduğu tespit edilince Küçük Hasan Paşa yeniden Cezayir Beylerbeyliğine atandı. 3.Kez.(1562)
Barbaros-zâde Küçük Hasan Paşa’nın 3.Beylerbeyiliği devrinde Cezayir (Aralık 1562-Ocak 1567) 10 kadırga ile tekrar Cezayir’e geldi. 3 Nisan 1563’de Vahrân’a gitmek üzere, 16.000 Türk ve 12.000 yerli ile Cezayir’den çıktı. Ali Reis’i, yerine Cezayir’de vekil bıraktı. Tlemsen Sancak Beyi (Bahriye Sancak Bey’i- Vali/Tuğamiral) Rizeli Ali İskender Bey ‘in emrine birkaç bin kişi vererek, bu kuvveti,C ezayir’le Vahran arasında yerleştirdi.
İspanya’dan gelecek ve denizden çıkartma yapacak yardım kuvvetlerine karşı bu birlik Cezayir’i ve K.Hasan Paşa’nın artçılığını savunacaktı. K. Hasan Paşa, 3 Nisanda Vahran surlarına erişti. Bu arada K.Hasan Paşa’nın yerine ve artçı olarak bıraktığı Rizeli Ali İskender Bey, İspanya’dan Vahran’a gönderilen yardım fılosunu, Filo komutanı Don Juan Mendoza’nın amiral gemisi de dahil olmak üzere batırdı , diğerlerini de ele geçirdi. 1509 dan beri İspanyolların elinde olan ve sürekli tahkim edilen VAHRAN kalesi K.Hasan Paşa tarafından 26 gün boyunca şiddetle kuşatılıyor ancak kale düşmüyordu.Çok Kuvvetli bir İspanyol Donanmasının yeniden Vahran’a takviye için gelmek üzere olduğu haberi alınınca Vahran kuşatmasına son verilerek Osmanlı birlikleri Cezayir’e çekildiler. K.Hasan paşa durumu Dersaadet’e (İstanbul) bir raporla arz etmiştir.
1565 Yılı MALTA SEFERİ
Rodos’tan Kanuni tarfından 1521’de kovulduktan sonra Malta'da üslenen Saint-Jean Şövalyeleri, Osmanlı gemilerine rahat vermiyor,
korsanlık yapmaktan bir türlü vaz geçmiyorlardı. İstanbul'a kıymetli ticaret
eşyası götüren büyük bir Osmanlı gemisine el koyulması, bardağı taşıran son
damla oldu.144’ü savaş gemisi olmak üzere toplam 250 parça gemi ile Piyale Paşa, 30 bin kara askeriyle de 5.Vezir Kızılahmedli Mustafa Paşa İstanbul'dan yola çıkarıldı. Malta'da orduya iltihak etmesi kararlaştırılan Trablusgarb Beylerbeyi Turgut Reis, başkomutanlığa tayin edildi. İstanbul'dan yola çıkan ordu Malta'ya varınca, Turgut Reis’i beklenmeksizin kuşatma başlatıldı. Uluç Ali Reis’de, (Sonra dan Kılıç Ali Paşa) 6 gemi ve bin askerle İskenderiye'den (Mısır Donanmasıyla)gelip; orduya katıldı.Kuşatmanın 10. günü 23 gemi ve 2 bin levendle gelen Turgut Reis, başkomutanlığı ele aldı. Cezayir Beylerbeyi Barbaros-zade Hasan Paşa'nın da, 27 gemi ve 2 bin 500 kişilik bir kuvvetle gelmesi  ise Osmanlılar'a ayrı bir şevk verdi. Barbaros-zade K. Hasan Paşa 1565 Malta muhasarasında eniştesi amiral Turgut Paşa’nın yanında yerini almıştı.
Kuşatmanın 25. günü, kaleden atılan bir top güllesi isabetiyle Turgut Reis şehit oldu. Osmanlı askeri, genel bir saldırı ile St. Elmo Kalesi'ni ele geçirdi. Adanın teslimi için gönderilen heyete olumsuz cevap verilmesi üzerine; St. Ange, St. Michel ve Le Bourg kaleleri kuşatıldı. St. Michel Kalesi'nin Castilla Burcu ele geçirildi. 3.5 aylık kuşatma sonunda, St. Jean şövalyelerinin çok zor duruma düştüğü anda İspanyollar, adanın işgal altında olmayan bölümüne 25 bin kişilik yardım kuvveti çıkardı. Mustafa Paşa, iki ateş arasında kalmamak için ağırlıklarını yükleyip kuşatmayı kaldırdı ve
donanma İstanbul'a döndü. Kuşatmanın Saint-Jean Şövalyeleri’nin zaferi ile sonuçlanması Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Değişik Kaynaklara göre,farklı rakamlarla Osmanlı kuvvetlerinin 25.000-35.000 arası kayıp verdiğinden bahsedilir. Özellikle Roma’da papa Malta’nın kurtulmasından dolayı kiliselerin çanlarını çaldırmıştır. Çünkü Malta kaybedilseydi Roma’da kaybedilecekti.

                                     Soldan sağa ; Tlemsen(Tlemcen) ,Vahran(Oran) , Mostaganem
Barbaroz-zâde Küçük Hasan Paşa Malta seferinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra (1567) Ocağında (son kez) İstanbul’a çağırıldı ve görevden alındı. Bundan böyle K.Hasan paşa ‘yı bir daha aktif görevlerde görmüyoruz. 1570′ te İstanbul’da vefat etti. Beşiktaş’ta babasının (Barbaros Hayreddin Paşa) türbesine gömüldü. Küçük Hasan Paşa 4 kerede toplamda 15 yıl, 8 ay Cezayir Beylerbeyliği yapmıştır.
Hayreddinlilerin (Barbaroslar) nesli : Küçük Hasan Paşa’nın oğlu Barbaros-zâde Mahmut Bey, bahriye sancakbeyi rütbesiyle 1571 İnebahtı Savaşı‘na katılmıştır. Küçük Hasan Paşa’nın Kızkardeşi, yani Hayreddin Paşa(Barbaros) nın tek kızı, amiral Turgut Paşa ile evliydi. Hayreddinlilerin( Barbaros’ların) nesli Mahmut Bey’den yürümüştür. Hayreddinli(Barbaros) levendleri/reisleri bütün Akdeniz’de uzun yıllar adından söz ettirmişlerdir.
Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1-Barbaros Hayreddin Paşa-Ebubekir Subaşı
2- Osmanlı Tarihinden İlginç Hikaye ve Anekdotlar-Avni Arslan-Ziya Demirel
3- Türk Tarihinden yapraklar-Yılmaz Öztuna
4- Türk Denizcilik Tarihi - Dr. Muhsin Kadıoğlu








22 Mart 2017 Çarşamba

Tarihimiz ve Olaylar -4 : RİZE'nin Kurtuluşu , Mütareke ve Milli Mücadele Yılları- 2


RİZE’NİN KURTULUŞU ,MÜTAREKE VE MİLLİ MÜCADELE YILLARI-2
                                                       ………/……..
İstanbul’un İşgali ve Rize’deki TBMM Seçimleri
Mebusan Meclisi’nin 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda Felah‐ı Vatan Grubunca sunulan Misak‐i Milli, 28 Ocak 1920’de kabul edildi. 6 maddeden oluşan bu metinde; milli sınırlar içinde tam bağımsız Türkiye kurulması için yemin edilmiştir. Durumu öğrenen İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’ne baskı uyguladı. 3 Mart’ta Ali Rıza Paşa’nın istifasıyla, Salih Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu ancak yine de İtilaf Devletleri İstanbul’u işgal ederek mebusları tutuklayıp Malta’ya sürüldüler (16 Mart 1920) İşgalden sonra Mustafa Kemal olağanüstü bir meclisin Ankara’da toplanmasına karar verdi. 19 Martta ‘’Vilayetlere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlarına’’ gönderilen genelgede seçimlerin 15 gün içinde yapılacağı, seçimlere her yerin en büyük mülkiye amirinin başkanlık edeceği, seçimin doğru ve düzenli yapılmasından sorumlu olacağı bildiriliyordu. 23 Nisan 1920 Cuma günü dualarla açılan ilk TBMM ‘ye Rize’den Zeynel Abidin (Atak), Esat (Özoğuz), İbrahim Şevki (Tüzün), Mehmet Necati (Memişoğlu),Osman Nuri (Özgen), Ziya Hurşit mebus olarak seçilmişlerdir.

TBMM Hükümetince; Doğu Cephe komutanı olarak görevlendirilen Kazım Karabekir Paşa 15.Kolordu’yla (Kolorduda çok sayıda Rize’li milis güçler de yer alıyordu) harekete geçerek, Ermeni güçlerini mağlup etti ve Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Iğdır’ı kurtararak Gümrü’ye girdi .(7 Kasım1920). Ermenilerin isteğiyle Gümrü antlaşması yapılarak (Gümrü antlaşmasıyla Ermeniler Türkiye üzerindeki taleplerinden vazgeçti) doğu sınır çizgimizi kabul etmiş oldular. (3 Aralık 1920). Batum hariç Kars, Ardahan ve Artvin’in kontrolü TBMM ‘ye geçmiştir. Gümrü antlaşmasından sonra imzalanan Moskova (16 Mart 1921) ve Kars (13 Ekim 1921) antlaşmalarıyla da Batum milli sınırlarımız dışında kalmıştır.

Doğu cephesinde görevi sona eren Albay Halid (Kars’ın alınmasından sonra Terfi etmişti) Trabzon’a gelerek Kafkas Tümeniyle birlikte Batı cephesine katılmak üzere İnebolu’ya oradan da Anakara üzerinden İnönü cephesine ulaştı (Mart1921). Aynı şekilde bir diğer tümeni de Medine Müdafii Fahrettin Paşa 20 Ağustos 1921 de Erzurum’dan hareket ettirmiş ancak Sakarya savaşına yetişememişti.

TBMM Hükümeti ve Milli Ordunun yeniden yapılanmasıyla Milli Mücadele’nin yol haritası uygulanırken; Rize‘de bundan sonraki dönemde uğraşılan konular da olmuştur. Bunlar: Bolşeviklik tehlikesi, Batum’un alınamayışı, Sakarya Cephesi için milis-gönüllü kuvvet toplanması ve Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in (27 Mart 1923) öldürülmesi hadiseleridir. Bunlardan Bolşeviklik tehlikesi, Bolşevik Rusya ile kurulan ilişkilerden dolayı, hem bölge halkını etkilemesi endişesiyle kısa sürede Türkiye’deki Bolşevik hareketler bastırılacaktır. Ancak bu sefer de Türkiye’deki bu hareket noktalarının bastırılmasının, Bolşevik Rusya ile ilişkileri etkilemesi gündeme gelmiş, Mustafa Kemal; “Türkiye’deki Bolşevik faaliyetlerin bastırılması, Rusya’ ile kurulan ilişkileri etkilemez “diyerek noktayı koymuştur. Esasında geleneklerine bağlı bölge halkı için bu sorun hudut sorunlarından daha kolayca atlatılmıştır.

İstanbul’un İşgalinden Sonra Anadolu’ya Silah Sevkiyatı ve Rizelilerin Faaliyetleri

Mütareke ve İstiklal Harbi sırasında kurulan bazı gizli teşkilatlar silah kaçırmak işinde büyük faydalar gösterdiler. Rizelilerin yer aldığı bu teşkilatlar, İtilaf Devletlerinin ele geçirerek, ambarlara ve depolara kapadıkları harp malzeme ve vesaitini Anadolu’ya kaçırmaya ve yeni kurulmakta olan Milli ordunun emrine vermeye çalışmışlar, bu şekilde Anadolu’daki cephanelere büyük ölçüde yardımlarda bulunmuşlardır.
13 Kasım 1919 da İstanbul’da Kara Vasıf ve arkadaşlarının gayretleriyle kurulan ‘’Karakol Cemiyeti’’ içerisinde; Yahya Kaptan Müfrezesi, Büyük Arslan Müfrezesi, İpsiz Recep Müfrezesi, Kuşçubaşı Eşref Müfrezesi, Demir Hulusi Bey Müfrezesi, Rizeli Osman Kaptan, Adapazarı’nda Yüzbaşı Hopalı Rauf, Adapazarı’nda Dr. Yüzbaşı Trabzonlu Raik gibi kişi ve müfrezeler yer almaktaydı. Cemiyet Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal kuvvetlerinin elindeki silah ve cephanenin Anadolu’ya ulaştırılması na gayret ediyordu.
Düşmanın faaliyetlerinden haberdar olmaması için her yolu deneyen denizcilerimiz bazen farklı deniz yollarını kullanmak zorunda kalmışlardı. Topal Osman Ağa müfrezesinden Bilal Kaptan’ın kullandığı yolları; ‘’Ben eski bir denizci olduğum için hemen her limanda tanıdıklarım vardı. Bulgarların Varna Limanına gitmeyi maksat ve gayeme daha uygun bulduğumdan, fındık satmak için Varna’ya Varna’dan Burgaz’a gidersem kontrol yoktur. Çünkü bir Bulgar limanından diğer bir Bulgar limanına gidiyordum… Burada fındıkları sattıktan sonra tüfek ve fişek aldım ve doğru Rusya sahillerine yollandık. Türkiye sularında Yunan ve İngiliz donanmaları gezmekte idi.’’ Şeklinde anlatmıştır.
İstanbuldaki Karaağaç Ambarına yapılan baskında (Ekim 1920 ) bulunan Rizeliler ; Sandalcılar Kahyası Rizeli Şahinoğlu Ali Osman, Pazarlı Eyyübreisoğlu Mustafa Kaptan, Pazarlı Babaoğlu Ahmed Kaptan, Jandarma Hasan, Tahsin, Hemşinli Mehmet ve Mahmud Beyler, Fidan Ali, Zavanalı Hayrullah ve Osman, Humbaracıoğlu Mustafa, Yomralı Cafer, Rizeli Porsun Çavuşu Mehmet, Hemşinli Tahsin, Hemşinli Abdullah, Kart İsmail, Kunduracı İzmirli Mehmet, Çapalalı Pir Usta, Galip ve Mahmut Beyler’di. Baskın başarıyla sonuçlanmış, Mustafa Kaptan’ın Avniye ve Ahmet Kaptan’ın idaresindeki İsmet motorları ile bu silahlar taşınmış , taşıma masraflarının tamamını kendileri karşılamışlardır.

Rusya’dan Ankara’ya Gönderilen Silahlar ve Rize Mebusu Osman Bey’in Çalışmaları

Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da T.B.M.M.’ni açtıktan sonra, 26 Nisan 1920 tarihli bir mektubu Lenin’e göndererek, Ankara‐Moskova arasındaki siyasi ilişkileri başlatmıştı. Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin tarafından, 3 Haziran 1920’de bu mektuba verilen cevapla, T.B.M.M. Hükümetini resmen tanımış oldu. Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey başkanlığında, İktisat Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek), Doktor Miralay İbrahim Tali (Öngören), Rize Mebusu Osman Bey (Özgen) ve Erkânıharbiye Kaymakamı Seyfi (General Seyfi Düzgören) Beylerden oluşan bir heyet oluşturuldu. Heyetin görevi Rusya’ya giderek gerekli yardımın alınmasını sağlamaktı. Heyet, Rize’den 10 Temmuz 1920’de Rusya’ya hareket etti. Heyet motorla Rus sahillerinden giderken, Bolşevik askerleri bir motordan kendilerine ateş açıp durdurdular. Evraklarını kontrol ettiler, belgeleri Rusça olmadığından, Soçi Limanına getirilip burada bir müddet beklettikten sonra, Tuapse limanına gelindi ve motor orada demirledi. Neticede heyet Moskova’ya ulaşarak Çiçerin’le görüştü. (24 Temmuz 1920) Daha sonra da Lenin’le görüşme sağlanmıştı. Rize Mebusu Osman Bey, Moskova’da heyet içindeki görevi bittikten sonra, silah, cephane ve diğer araç‐gerecin alınıp Rusya’dan Ankara’ya bir an evvel gönderilmesi için arkadaşlarına ısrar ederek Türkiye’ye dönmeyip, Moskova’dan Tuapse’ye dönerek temin edilen silah ve cephaneyi tanıdığı Karadenizli cesur motorcular ile –zor şartlarda-Anadolu’ya gönderdi. Bu motorculara hükümet tarafından herhangi bir katkı sağlanmamıştır. (Osman Bey’in getirdiği mühimmatlar; Dört bin yüz elli tüfek, 4518 sandık fişek, yirmi makineli tüfek, altmış bin kilo benzin, kırk bin kilo gaz yağı, otuz iki bin kilo dakik (dökme) ve altı yüz elli fıçı çimento, beş makineli bir silah fabrikası, doksan tahta fıçı ve yirmi demir fıçı).

Özellikle İpsiz Recep ve arkadaşlarının Milli Mücadelenin ilk yıllarında İstanbul'dan Anadolu'ya silah sevkiyatındaki ve Adapazarı bölgesindeki faaliyetleri Milli Mücadele sürecinde başlı başına bir destandır.

MİLLİ MÜCADELEDE ÖNE ÇIKAN RİZELİLER

“ Dursun kaptan Batum’dan avare etti kalktı
Yaslandı küpeşteye sigarasını yaktı.
Piryol çakıyor Piryol* selam olsun Rize’ye,
Elli beş sefer ettuk Kuvayî Milliye’de.
Of Sürmene Araklı yanaştık Trabzon’a,
Kuva-yı Milliye’ye çalıştık kana kana.”
           *Piryol : Limandaki deniz fenerinin adı.


İpsiz Recep "Emice " ve ekibi

İpsiz Recep “Emice “bir ünvanı da Sakarya Savahili Komutanı”
Mataracı Mehmet Efendi
Rize Mebusu (Çayelili) Osman Nuri BeY
Rize Mebusu (Hemşinli) Hoca M.Necati Bey (Memişoğlu)
İlyas Sami Kalkavanoğlu (İstanbul'da ticaretle uğraşan ve sonra Milis Yüzbaşılığına kadar yükselen İlyas Sami Bey, beraber kurtuluşa kürek çektiği kahramanları şöyle sıralamıştı: Rumeli Feneri'nde oturan Rizeli Giritlioğlu Hacı Şakir Kaptan, Rizeli Hacıoğlu Hafız Mehmet, Ragıp Efendi, sonradan Milis Binbaşı rütbesiyle ödüllendirilen ve Sarıyer'de oturan Rizeli Osman Saruhan Reis, kardeşi Mustafa Saruhan Reis, Rizeli Giritlioğlu Mesut Reis, Galata Çeşme meydanında oturan Rizeli Şahinoğlu Ali Osman Kâhya, Unkapanı'nda oturan Pazarlı Altundiş Mustafa Kaptan, Hemşinli Mehmet, Rizeli Hacı Lahanaoğlu Kerim Reis, Rizeli Ruşen Kalkavan Reis, Rizeli Şükrü Kalkavan Reis, Rizeli Morioğlu Rıza Reis, Rizeli Ali Uzunoğlu Reis, Rizeli Osman Varlı Reis, Rizeli Yahya Varlı Reis, Rizeli Çekmişoğulları Hasan, Ömer, Yusuf Reis, Rizeli Altınkonakoğulları Mehmet İsmail, İlyas Reisler, Rizeli İbrahim Yavaş Reis, Rizeli Karamahmutoğulları Kara Ali ve Şükrü Reis, Rizeli Hafız Muhittin Kotil Reis, Rizeli Kopuz Şakir Reis, Rizeli Mehmet Kopuz Reis, Rizeli Hacı Memişoğlu Tahsin Reis, Rizeli Gencalioğlu Mehmet Reis, Rizeli Kavranoğlu Mustafa Reis, Rizeli Sakoğlu İshak Reis, Rizeli Hordoloşoğlu Mustafa Reis, Rizeli Taful Hamdi Reis, Rizeli Mete İsmail Reis, Rizeli Salihoğlu Recep Reis, Rizeli -Oflu namı ile anılan Kasım Reis ve Sürmeneli Alikoğlu Mustafa )
Atatürk Rizeli
Bundan sonraki dönemde Rize’deki faaliyetler cepheler için gönüllülerin toplanarak intikal hareketleridir. (İsyanlar ve özellikle Sakarya savaşına çok sayıda intikaller olmuştur).

Batı Dünyası, 19. Yüzyılın başlarında Yunan Medeniyetini, Dünya Medeniyetinin başlangıcı olarak kabul eden anlayışla, buna karşı duran Türklerin; Avrupa’dan hatta Anadolu’dan atılması anlamına gelen Mondros Antlaşması’nın imzalanmasıyla bu imkanı yakalamıştı. Ancak Türk Milleti birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmiş ve düşmana karşı tek yumruk olmuştu. İşgallere karşı vatanın her bölgesine Müdafaa‐ı Hukuk Cemiyetleri kurulmuş ve düşmana karşı topyekûn savaşılmıştır. Bu büyük Milli Mücadele’de Rizeliler de üzerlerine düşen görevleri gönüllülük içinde yerine getirmişlerdir.

Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni


Kaynaklar :
1-Rize’nin Sesi , Pazar.53 ve Kaçkar .53 Gazeteleri
2-Milli Mücadele’de Rize –ATAM
3-A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enst.Yay.
4-Milli Mücadele’de Erzurum
EK-AÇIKLAMA

Trabzon vilâyetinin mülkî-idare yapısı:
1918 yılında: Trabzon sancağı, Trabzon, Rize ve Gümüşhane’den oluşmaktadır.
Trabzon’a bağlı kazalar, ; Ordu, Giresun, İnebolu, Görele, Vakf-ı Kebir, Sürmene, Akçaabat, Of,Maçka.
Rize’ye bağlı kazalar : Pazar, Hopa.
Gümüşhane’ye bağlı kazalar, : Torul , Kelkit, Şiran’dır.
1921 yılında : Trabzon Vilayeti idari teşkilatında bazı değişiklikler yapıldı. 4 Nisan 1921 tarihinde Ordu ve Giresun müstakil livaları kuruldu. Ordu livasına Fatsa ve Ünye kazaları dahil edildi. Mart 1921’de anavatana katılan Artvin, 7 Temmuz 1921’de kurulan Artvin Sancağı’nın merkezi durumuna getirildi.

28 Şubat 2017 Salı

Tarihimiz ve Olaylar -4 : RİZE'nin Kurtuluşu , Mütareke ve Milli Mücadele Yılları-1



RİZE’NİN KURTULUŞU, MÜTAREKE VE MİLLİ MÜCADELE  YILLARI-1

1.Dünya Savaşında Kafkasya Cephesinde savaşan Osmanlı 3. Ordusu Sarıkamış harekatından (22 Aralık 1914) sonra  geri çekilme kararı aldı ve kalan kuvvetleriyle Erzurum'a döndü. Doğu Anadolu ve Kafkasya'daki kuvvetlerimiz çok zayıflamış ve taarruz güçlerini kaybetmişti. 1915 Bahar aylarından itibaren Rus orduları (Ermeni gruplarını da silah altına alarak takviyeli olarak) üç koldan saldırıya geçtiler. Ana kol Tortum vadisi üzerinden Erzurum ve oradan da Erzincan'a yönelirken ikinci Rus kolu da Ardahan Kağızman üzerinden Beyazit, Van ve Bitlis'e  yönelip o bölgeleri ele geçirdiler (daha sonra Muş'da işgal edilecek). Üçüncü Rus taarruz kolu  da sahil üzerinden Hopa , Rize ve Trabzon'a yönelmişti. Neticede Kafkasya cephesinde 1915/1916  yıllarında Savunmada kalan kuvvetlerimiz, Of Deresi, Fırtına Deresi, Kop Dağı, Erzurum ve Köprüköy muharebelerinde sonuna kadar çarpışmalarına rağmen tüm Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi Rus işgaline geçmişti. 1915 yılında Rus kuvvetlerine kılavuzluk ve gayri nizam-ı harp desteği vererek  zayiat vermemize neden olan Ermeni çetelerinden dolayı da Osmanlı Ermenileri,  yine Osmanlı toprağı olan Suriye'ye göç ettirildiler. Neticede Rize 6 Mart 1915 ‘ten beri Rusların işgalindeydi. Rus işgalinde geçen çetin yılların ardından 1917'de Rusya'da Bolşevik ihtilali olunca, Rusların 1.Cihan harbinden çekileceğinin işareti olarak yapılan Erzincan mütarekesinde (15 Aralık 1917) de Rusların işgal ettiği, Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve Kafkasya’nın bir boşaltılıp Osmanlıya teslim edilmesi gündeme geldi. Ancak Türkiye'nin işgal bölgelerinde Rusların desteğiyle palazlanan Pontuscu Rumlar, Ermeni çeteleri ve Gürcü çeteleri bu antlaşmaya uymayıp, Türkler aleyhinde katliamlara girişince Osmanlı Hükumeti 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa'ya ileri harekat emri verdi. (3.Ordu Karargahı Suşehri’ndeydi). 11 Şubat 1918'de genel hareket emrini alan ordumuz, ana koldan, Doğu Anadolu vilayetleri üzerinden Kafkasya’ya ilerlerken (Karabekir Paşa Komutasındaki Kafkas Kolordusu) diğer bir koldan yani Doğu Karadeniz sahili istikametinden doğuya doğru Trabzon'lu Albay Hamdi Bey (Pirselimoğlu) komutasındaki 37. Tümen; Giresun'daki 123. Alay'ı da takviye alarak Trabzon üzerine harekata başladı. Bölgedeki çeteleri de temizleyerek ilerleyen birliklerimiz 14 Şubat 1918'de Vakfıkebir'i, 18 Şubat 1918'de Akçaabat'ı, 24 Şubat 1918 tarihinde de Trabzon'a girdi. Rize’ye doğru ilerlemek için Of'ta bekleyerek yeniden takviye kuvvetleri alan birliklerimiz 2 Mart 1918′de ileri harekâta devam ederek Rize’ye girdi. Böylece Rize, Rus işgalinden kurtulmuş olur. (Rize’ye ilk giren Yüzbaşı Muhittin Bey’in birliğidir.). Bir yıl, on bir ay, yirmi dört gün süren esaret döneminde Rizeliler acı ve yoksulluk çekmişler, Ruslar halkın elinde ne varsa hepsini almışlardı... Ruslar çekilirken ellerindeki silah ve cephaneyi Rum ve Ermenilere dağıtarak yeni bir istila için zemin hazırlamış oldular.
Trabzon'daki birliklerini deniz yoluyla (Trabzon Limanından) tahliye eden Ruslar, Rize’deki tahliye işlemini ise kara yoluyla yaptılar.Sahil yolundan çekilmeye başlayan Ruslarla halk arasında yer yer çatışmalar oldu. Ruslar çekilirken, kılavuzları olan Ermeniler Rize çarşısını yaktılar, camileri ateşe verdiler. Yağmalama olayları karşısında Türk çeteleri ve halk karşı harekete geçti. Rus Birliklerindeki Ermeniler Bağdatlı mahallesindeki Taviloğulları kahvesi önünde İpsiz Recep Reis’in çetesiyle çatıştılar. (Ruslar Pazar’dan itibaren kendi yaptıkları Dekovil-Sahra şimendifer hattını da kullanarak Sarp üzerinden Batum’a intikal etmişlerdir.)
                                                                     
İşgalden sonra Rize yaralarını sarıyor(1918)

Rize Kazalarının Kurtuluş Tarihleri:
• Çayeli 9 Mart 1918
• Pazar 10 Mart 1918
• Ardaşen 10 Mart 1918
• Fındıklı 11 Mart 1918
Bu arada Bolşevik Rusya ile imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması yürürlüğe girdi.(3 Mart.1918) tarihinde imzalanan Anlaşmaya göre Alman İmparatorluğu'na Baltık ülkeleri (Estonya, Litvanya, Letonya), Polonya, Belarus, Ukrayna ve Finlandiya; Osmanlı Devleti'ne Kars, Ardahan , Batum(sonradan Sovyetler ele geçirecektir) ve Artvin  geri verilmişti.)
Rize’nin kurtarılmasından sonra ve de Brest-Litovsk Antlaşması hükümlerini yerine getirmek üzere Artvin’e kadar Doğu Karadeniz bölge halkı milis kuvvetler oluşturarak Rusların boşluğunu Ermenilerin ve diğer çetelerin doldurmasına ve katliam yapmalarına mani olmak için yerel çapta hareketler oluşturdu. Bu arada ilerlemeye devam eden 37. Kafkas Tümeni Fındıklı’yı kurtardıktan sonra 14 Mart’ ta Hopa’ya, 4 Nisan’da da Sarp'a ulaşarak Batum’u almak üzere 10. Kafkas Tümeninin Trabzon’dan takviye olarak gelmesini beklemeye başladı. Erzurum'un kurtuluşundan (12 Mart 1918) sonra bölgeye gelen Yarbay Halid ,Batum seferi için hazırlıklara başlamıştı. (6 Temmuz 1916'da Kop Dağı savaşında ağır yaralanan Yarbay Halid Bey (Deli Halid) tedavisinin ardından, Doğu Anadolu’yu kurtarma harekatını yürütecek Kafkas Kolordusuna bağlı Batı Dersim Müfreze komutanlığına atandığından 10 Mayıs 1917 de cepheye dönmüş ve Erzurum’un kurtuluşunda öncü olarak şehre girmişti. Yarbay Halid, yeni vazifeler için 17 Martta Trabzon’a hareket etti.) Yrb. Halid, 3.Orduya bağlı 9.Kolordunun (Komutanı Yakup Şevki Paşa) 3.Kafkas Tümeni komutanlığı görevine başladı. Duruma bakmak için Rize üzerinden Hopa’ya gelen Halid Bey Ahıska ve Ardahan'da 8.Alay ve Gönüllü Türklerden oluşan müfrezelerin (Servet Bey müfrezesi) hazır olduğunu öğrendi. (Bu arada Kafkas kolordumuz Kars’tan hareketle 3 Nisan'da Posof, 4 Nisan da Ahıska'ya girmişti). Yarbay Halide Bey 8.Alayı 3,Kafkas Tümeninin ana çekirdeği olarak hazırlayıp Servet Bey müfrezesiyle Ahıska ve Ahılkelelek’e girdiler. Gizli bir İngiliz - Rus anlaşması ihtimaline karşı 13 Nisan'da tümeni ve gönüllülerle birlikte (Rize Milis Alay'ı da dahildi) Batum’u kuşattı.14 Nisan da Batum'u ele geçirdi. Böylelikle 3 Nisan'da Ardahan, 14 Nisan'da Batum’un alınması ve 25 Nisan'da Kafkas Kolordusunun (Kazim Karabekir)  Karsı almasıyla ,1878 den beri Rus işgalinde olan 3 vilayetimiz (Elviye-i Selase; Kars-Ardahan-Batum livaları) fiilen Türk idaresine geçmişti.Yeniden teşkilatlanan Şark orduları Grup Komutanlığı (Halil Kut komutasında) ileri harekatlarına devam ederek, Bakü, Tebriz ve Dağıstan'ı aldıktan sonra Kafkasya’daki düşmanlarımızı da temizlemişti.
                                                 
Ancak, 30 Ekim 1918 Mondros ateşkesiyle bu şehirler tekrar elimizden  çıkacaktı. Yani Derbent, Bakü, Tebriz, Ahilkelek, Ahıska, Nahcıvan, Batum, Artvin, Ardahan, Kars ve Sarıkamış’ı tahliye etmemiz isteniyordu. Kazım Karabekir Paşa, 30 Ekim 1918 de Mondros imzalandığında Şark Ordusunun 1.Kolordu Komutanı olarak Tebriz’de bulunuyordu ve Kolordusu lağvedilmişti. (Mondros antlaşmasının 5. ve 11.maddelerine göre). Yine bölgenin savunmasını yürüten 9.Ordunun( eski adı 3.Ordu) Mondros‘un 11.maddesine göre 1914 sınırlarına geri çekilmesi gerekiyordu. Buna göre, Artvin, Batum, Ahıska, Ardahan ve Kars-Sarıkamış tekrar elimizden çıkmış olacak üstelik anlaşmayla teslim etmiş olacaktık. Bu durum Rize-Trabzon ve Erzurum vilayetlerini de tehdite ve kargaşaya açık hale getirecekti. Bölgenin bu durumunu daha önceden bilenler, Kazım Karabekir, Yakup Şevki ve Halid Bey’in çabalarıyla buralarda milli teşkilatlar kurularak ordumuzun çekildiği yerlerde gayri-resmi idareyi devralma hazırlığına başladılar. Bunun için Ahıska’da “Ahıska hükümet-i muvakkatası”, Kars’ta “Kars Milli İslam Şurası” çalışmalarını bizzat yürüttüler.Ardahan kongreleriyle de Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerine yönelecek Rum , Ermeni ve Gürcü saldırılarına karşı önlem alınmıştır.
(Mütareke sonucunda; 9.Ordu , 25 Ocak 1919 da Kars’ı tahliye etmiş, İngilizlerin desteğiyle Gürcüler Artvin, Batum, Ardahan,Posof, Ahıska ve Ahılkelek’i yeniden işgal ettiler, Kars ,da Ermenilere bırakıldı/ Mütarekenin hükümlerine göre 1914 sınırlarına çekilinmiştir-Mütareke hudutları)
Kasım 1918 de; Kazım Karabekir Paşa İstanbula çağrıldı. Yerine Yakup  Şevki Paşa görevlendirildi. Bu arada ordu komutanlığı lağvedildiğinden yerine –asayiş ve hudut koruma görevlisi amaçlı / ağır silahları İngilizlere  teslim edilmek üzere -15.kolordu vazife yapacaktı. Y.Şevki, Deli Halid’le birlikte askeri terhis ettirmemiş ,ağır silahları da teslim etmemişler geniş bir bölgeyi (Trabzon-Ordu-Giresun-Gümüşhane-Rize-Erzurum-Ağrı-Van yani Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’yu kapsayan)  savunmaya hazırlanıyorlardı...
Mütareke’den Sonra Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun yeniden işgali için -İtilaf Devletlerinin isteğiyle-/ki bu amaçla bir İngiliz Alay’ı Batum'a  girmişti- yapılan faaliyetler, içeriden de destekçi bulunmak suretiyle Doğu Karadeniz bölgesini Anavatandan ayırmak için Halep-Musul ve İzmir’de olduğu gibi, bir gerekçeyle bölgeyi işgal etmeye çalışıyorlardı.(Mondros’un meşhur 7. Maddesine atıf) bölgedeki asayişsizlik körükleniyordu. Nitekim İtilaf Devletleri, Pontuscu Rumların bölgedeki faaliyetlerini (Samsun'dan-Hopa’ya kadar) bölgede asayişsizlik olduğunu, bunun Türkler tarafından çıkarıldığını iddia ediyorlardı. Mütarekeden sonra harekete geçen Trabzon Metropoliti Hrisanthos Yunanistan ve İstanbul Patrikhanesinin koordinesinde Rum çeteleriyle ve Karadeniz sahillerine demirleyen Fransız ve İngiliz gemileriyle işbirliği içinde -yeni bir işgale kapı açmak maksadıyla-taşkınlıklar yapıyorlardı.
Mondros işgalleri ve işgalin getirdiği yakın tehditlerle Rize( Doğu Karadeniz’in tamamı) başlıca üç yönden taarruza hedef olacaktı. Bu tehditler- Tabiiki İttilaf Devletlerinin desteğiyle-Bunlar ;
1‐ Pontusçu Rumların Rize Üzerindeki Talep ve Faaliyetleri :
Seferberlik ve Rus işgallerinde istilacı faaliyette bulunan Rum çeteleri, Mondros Mütarekesi’nden sonra daha tehlikeli hale gelmişlerdi. Rum çeteleri Milli Mücadele’nin devam ettiği dönemlerde bir Pontus ayaklanmasını yapacaklardı.
Dünya kamuoyuna maledilmeye başlayan “Pontus Meselesi” Yunan Başbakanı Venizelos’un da açıkladığı gibi , “ Pontus Meselesi hiç yoktan var edilmiştir. Hayali bir şekilde yaratılan bu devlet ve bu devletin kuruluş davası, gerek Yunanistan’ın gerekse diğer (Rusya, İngiltere ve Fransa gibi ) büyük devletlerin çıkarlarına uygun olduğu ve Türkiye’yi böleceği için sürekli desteklenmiştir.
Anadolu’nun Karadeniz kıyılarında bir Pontus Devleti kurulması tasarısı 19. Yüzyılın ilk yarısına kadar uzanmakta, Avrupa’da ; Dünya Medeniyetinin kurucuları Yunanlıların kabul edilmesi ve bağımsızlıklarının desteklenmesi amacıyla kurulan Etnik‐i Eterya’nın doğuşu, Yunan Ayaklanması ve Yunan Devleti’nin kurulması bu faaliyetlerin neticeleriydi.
Doğu Karadeniz’de durum çok karışık bir haldeyken Pontus'çuluğun önderliğini yapan Metropolit Hrisantos(Trabzon), Paris Barış Konferansı’na 2 Mayıs 1919’da verdiği “ Karadeniz Meselesi” denilen bir muhtıra ile bölgenin Rum olduğunu ve Türklerin azınlık (?) olduğunu ve Rumlara saldırdığını iddia etmekteydi. Paris Barış Konferansı’nda Rumların temsilcisi olan Hrisantos, Pontus Meselesi’ne dair, Rize ve çevresi ile ilgili bir görüş öne sürerek gerçekle ilgisi olmayan rakamlar verdi. Hristamos’a göre “ Rize’nin Müslüman ve Rum ahalisi ( Hrisantos, “Rum” deyimi ile bütün Hristiyanları bu sayıya dahil ediyordu.) eşit sayıdadır. Pontus Müslümanları muhtelif milliyetlerdendirler. Bu Müslüman mevcudu dahilinde (340.000) hakiki Türk, (200.000) Sürmeneli, (50.000) Kafkasyalı, (200.000) Oflu ve (5.000) Sitavriyon ? vardır.” Diyerek Rize ve çevresinde hiç adı geçmeyen tuhaf grupları uydurmuştur.
Rumların bu iddiaları ortaya atmasındaki asıl hedef Wilson İlkelerince kendilerini dünyaya haklı göstermekti. (Bu maddeye göre bir bölgede çoğunluk hangi halktansa hakimiyet o halka verileceğinden bölgede Türklerin azınlık olduğunu ispata çalışıyordu). Buradan hareketle Doğu Karadeniz’de tampon olacak bir Pontus hükûmeti kurulması ve bu hükûmet için silâh, cephane, para gönderilmekle kalmayıp teşkilâtçı elemanlar, subaylar yollanmasını ve Hristiyanlardan boşalmış gayrimenkullere yerleştirilecek Rum göçmenlerinin artırılmasını sağlayarak Wilson ilkesine göre hukuki gerekçe elde etmek istiyorlardı.Bu asılsız iddialar hemen her yerde sürekli gündemde tutularak Osmanlı Hükümetleri baskı altında tutularak kıpırdayamaz hale getirilecektir.
2‐ Ermenilerin Rize üzerindeki Talep ve Faaliyetleri :  
Osmanlı Devleti’nin idaresinde yaşayan ve “Millet‐i Sadıka” olarak adlandırılan Ermeniler, devlet yönetiminde ve ticari hayatta önemli yerler elde eden Ermeniler, Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa'da gelişen “Doğu Hristyanlarının özgürlüğü "Bu tabire Süryaniler ve Kudüs’e kadar uzanan coğrafyamızda bulunan diğer Hristyan gruplar da dahildi” adıyla yürütülen Osmanlıyı hedef alan ve kibarca “Şark Meselesi” denilen projeler neticesinde Ermeniler isyana teşvik edilmiştir. (Ortodoksları Rusya , Katolikleri Fransızlar, Protestanları İngilizler kendi himayelerine almıştı).  Gerek 1.Dünya Savaşı öncesinde gerekse savaş sırasında Tedhişçi/Taşnakçı  Ermeniler Türk ordusuna arkadan saldırmışlar, hatta kendilerine göre -mütareke döneminde- bazı askeri bölgeler oluşturarak sorumlu askerler tayin etmişlerdi. 1.Dünya savaşında –Sarıkamış harekatından sonra Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun Doğu’su Ruslar tarafından işgal edilince (Kars-Erzurum-Trabzon-Van-Bitlis-Muş), Rusların müttefiki Ermeni çete grupları hem işgalciler yol göstermiş hem de Rus işgalinin güvenliğine katkı sağlamışlardı. Brest-Litovsk antlaşması (1918) ile Ruslar çekilirken silahlarını Ermenilere bıraktılar ve bölgede hemen katliama giriştiler. Yukarıda anlatıldığı üzere yapılan Kafkas harekatı ile bölgede sivil zayiata rağmen- kurtuluş sağlanmıştı (2 mart 1918). Bu sefer de esas problem Mondros Mütarekesinden sonra  Osmanlı Kafkasya'dan çekilince başladı ve buraları işgal ettiler.Bununla da yetinmeyip yeni tertiplerle, İngilizlerin teşvikiyle Erzurum-İspir-Rize bölgesini kapsayan bir –Mazmanov ve Antranik liderliğinde- Türk katliamı planlıyorlardı. Neticede TBMM Hükümetinin kurulmasından  sonra , Kazım Karabekir Paşa’nın 15.Kolordusuyla yürüttüğü Doğu Cephe harekatıyla Ermeni tehditi bertaraf edilecektir.(Gümrü antlaşması/3 aralık 1920)
Kafkas Cephesi  ve Milli Mücadele kahramanı  Hemşinli Hoca Süleyman Sırrı (Kumbasar)


3‐ Gürcülerin Rize üzerindeki Talep ve Faaliyetleri :
 Milli Mücadele öncesinde Doğu Karadeniz Bölgesi’ne yönelik tehditler sadece Rum ve Ermenilerin faaliyetlerinden kaynaklanmıyordu. Bu iki tehlikenin yanında Gürcülük cereyanı da önemli bir yer tutmuştu. Rusların 1878 de Batum ve Artvin’i de işgal etmesiyle birlikte, Türkiye içinde ayrılıkçılığa uygun durumları körüklemişlerdi  ki bu konuda Rusya Orta Asya Türkleri üzerindeki lehçe - alfabe ve nüfus hareketleri  uygulama deneyimleriyle uzmanlaşmıştı. Kafkasya'daki Türk topluluklarını göç ettirmişler (Bunlar arasında Hopa-Hemşin’in den göç ettirilen Hemşinliler de vardı) ,yaptıkları kültürel görünümlü yayınlar ile Rize bölgesindeki Lazların Gürcistan'daki Megrellerle akraba olduğundan hareketle Lazların da Gürcü'lerle akraba(?)  olduğunu iddia etmeye başlamışlardı. Bu durum Rize'nin Ruslar tarafından işgalinden sonra (6 Mart 1915) daha da hızlanmıştı. Bu tehdit Rize'nin kurtuluşundan sonra (2 Mart 1918) ortadan kalktıysa da, Mondros’u izleyen Mütareke  yıllarında  bu sefer de  İtilaf Devletlerinin  benzer teşvik ve propagandaları  bütün hızıyla sürmüştü. Bu dönemde Hristiyan Gürcüler yardımıyla bölgeye eşkıya ve siyasi çeteler, sokulmaya çalışılmıştı. Milli Mücadele Dönemi’nde Gürcülerin Rize bölgesini elde edebilmek için “ Lazistan Lazlarındır.” Şeklinde- Rus Döneminden kalma-bir takım ayrılıkçı propagandalar yapıyorlardı. Ancak Doğu Karadeniz Bölgesi için yaptıkları propagandalar, 15.Kolordunun komuta kademesi ve Rize halkının uyanıklığı sayesinde kabul görmemişti. Bu ayrılıkçılık taşıyan iddialar önceleri Rusların , sonra İngiliz ve Fransızların çıkarlarına uygun geldiği zamanlar desteklenmiştir. Gürcülerin iddia ve faaliyetlerini değerlendiren İstikbal Gazetesi’nin sahibi Faik Ahmet Bey(Barutçu)’ya göre “Bu propagandaların Rize’de etkili olmayacağına muhakkak olmakla birlikte her şeye rağmen yine de tedbirli olunmalı, ilgisiz kalınmamalıdır. Bu hususta Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne, Evliye‐i Selase halkına ve bilhassa Rize aydınlarına birçok görevlerin düştüğünü, Gürcü propagandasının etkisiz hale getirilmesini, bunun için ilgililerin azami gayret sarf etmesini” ısrarla istemiştir. Gerek Trabzon Vilayeti dahilinde, gerekse İstanbul’da bölge halkının haklarını korumak amacıyla kurulan Milli cemiyetler(Rize Muhafaza-i Hukuk cemiyeti) yanısıra , bilerek veya bilmeyerek de olsa  Milli mücadeleye zarar verebilecek bazı oluşumlar ortaya çıkmış ancak yukarıda anlatılan Milli faaliyetler neticesinde etkisiz kalmışlardır.
                                          Hamidiye Kruvazörü Rize'de (1918)
Mondros Mütarekesi sonrasında, Pontuscu Rumların Pontus Rum Devleti kurmak amacıyla giriştikleri faaliyetler ve Ermenilerin denize çıkış kapısı olarak düşündükleri Büyük Ermenistan’ın kuzey sınırları konusundaki  talepleri (Bu konudaki talepleri aynı bölgede çakıştığından dolayı aslında Rum ve Ermeniler arasında –maalesef Türklerden toprak talebi için-- bir rekabet  yaşanacaktı.)  Türkiye'den  koparmayı tasarladıkları Doğu Karadeniz Bölgesi  ; Hopa’dan – Trabzon’a  kadar bölgeyi  açıkça tehdit etmekteydi. Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri Türkiye'nin işgali ve paylaşımı  stratejilerinde açıkça destek bulan Rum-Pontus, Ermeni  ve Gürcü talep ve faaliyetlerinin merkezi hedefine alınan  Rize'de büyük bir tepki ile karşılanmış ve milli heyecan yaratmıştı.Vatansever  Rize’liler milli bir teşkilat kurma faaliyetlerine hemen başlamışlardı. İlk olarak Trabzon Muhafaza‐ı Hukuk Cemiyeti’nin Rize Şubesi (Mataracızade Mehmet Şükrü Efendi, Tuzcuzade Süleyman Tevfik, Lazoğlu Mustafa, Mataracızade Hakkı, Güvelioğlu Ahmet, Hacıömeroğlu Ahmet Efendiler tarafından) 24 Mart 1919’da kuruldu. Ayrıca da Pazar kazasında, Muhafaza‐i Hukuk Cemiyeti’nin bir şubesi açılmış, başkanlığına da Ziya Bey, seçilmiştir. Rize Muhafaza‐i Hukuk‐u Milliye Heyeti, 1919 Nisan ayı başlarında hükümete (İstanbul) bir telgraf gönderdiler. Telgrafta; “Bugün bütün dünya  Paris’te toplanan barış konferansına, Karadeniz Rumları namına gönderilen heyetlerin hakikatleri tahrife ve inkara kalkışmasıyla, Trabzon ve havalisi ve bilhassa Rize sancağı halkı, büyük bir heyecana düşmüştür "demişlerdir. Rize Muhafaza‐ı Hukuk‐u Milliye Cemiyeti  bunun yanında birde  Rize’nin Doğu Anadolu’da kurulmaya çalışılan Ermenistan’a, Karadeniz’de bir deniz geçişi olarak verileceğine dair haberlerin duyulması  üzerine de , Paris Barış Konferansı ile dünya kamuoyuna duyurulmak üzere, Trabzon’daki Fransız Konsolosu’na bir protesto metni gönderdikleri yazıda,; “ Rize’nin Türk vatanından ayrılamayacak olup Ermenilerin miktarlarıyla bir istihza teşkil eden, bu muhitte ne Ermenilerin, ne de başka bir milletin tarihi hakları yoktur. Rize’nin bugünkü nüfusu 225 bin olup, bunun yalnız 54’ü Rum’dur. Muhitimizde ne biz ne de ecdadımız, hiçbir Ermeni’nin yaşadığına şahit olamamıştır. Barış Konferansında Türklerin aleyhine bir karar verildiği takdirde, anayurdumuzu savunmak amacıyla akıtacağımız kanlar, daha büyük bir inkılaba fırsat verecektir “ ayrıca da “merhamet dilemiyoruz, hakkımıza tecavüz edilmemesini talep ediyoruz ”  üstüne basarak belirtmişlerdir.
           Bu arada Cemiyetin  merkez ve şubeleri , hemen Trabzon’da toplanacak olan kongreye gidecek delegelerini seçtiler.Cemiyetin 23 Şubat 1919'da ilk kongresine, Rize’den katılan üç delegenin isimleri şöyledir; Lazzade Mustafa Efendi, Tuzcuzade Şaban Efendi,  Binbaşı(Emekli) Etem Beylerdir. Trabzon Muhafaza‐ı Hukuk‐u Milliye Cemiyeti, 8 ayrı toplantı yapmıştır.  Seçilen heyetlerin hemen hepsinde Rizeli delegeler yer almıştır. Çekişmeli de olsa İstanbul’a gönderilecek heyete de ; Rize’den Mustafa Bey seçilerek dahil olmuştur.
Mütareke Döneminde Rize ve çevresini tehdit eden bir diğer tehdit ise Boşevik propaganda olmuştur.Bolşevik Kuvvetlerin (Kızıl Ordu) Gürcistan üzerine askeri harekata başlayıp Batum dahil Tüm Kafkasya'yı da içine alacak şekilde Sovyetleştirme hareketleri Doğu Karadeniz-Doğu Anadolu Bölgelerimizi  uzun yıllar etkileyecektir.

Mütareke döneminde Rize ve çevresinin Ermeni–Pontus-Gürcü tehditlerine karşı yukarıda açıklandığı gibi hukuki olarak savunulma çabalarının yanında, milis gücü olarak da  teşkilatlanması için, Osmanlı Ordusunun  dışarıdan içeriye doğru yayılması (Mevzi oluşturması) ve hudutlarımız dışında kalan yerlerin de teşkilatlandırılarak bir tür  milis savunma modeli üzerindeki Halid Bey’in faaliyetlerini anlatmıştık. Geniş bir bölgeyi savunacak yeni 15. Kolordu’nun (4 fırkalı) karargahı  Erzurum olup, huduta yakın vilayetlerde de ilave tedbir olarak teşkilatlanmalar yapılmıştı. Giresun çevresini Topal Osman Ağa, Trabzon ve çevresini Deli Halid Bey teşkilatlamıştı. Halid Bey'in teşkilatlamasına göre; Hopa-Pazar bölgesi 1.grup olup Yüzbaşı Rahmi komutasında, Çayeli-Rize-Of bölgesi 2.grup olarak Binbaşı Bekir komutasında  tertiplenip her iki grubun mevcudu 5000 kişiydi. Her iki gruptaki milli kuvvetlerin –alt birliklerine- komuta edecek halkın ileri gelenleri şunlardı : Rize’den Mataracı Mehmet, Hakkı ,Lazoğlu Mustafa, Tuzcuoğlu Halid Ağa, Pazar’dan Talatorzade Fevzi, Of’tan Sarıalioğulllarından Ömer, Çakıroğullarından Hüsnü, Rüstem ve İsmail Ağalar,.. (3.grup Trabzon, 4.grup Gümüşhane, 5.grup Giresun Alparslan gruplarıydı).
12 Nisan 1919’da  tekrar 15 Kolorduya atanan K. Karabekir, 19 Nisanda 1919’da  Trabzon'da kolorduyu Yakup Şevki paşadan devraldı. Bu arada İtilaf Devletlerince 3.Kafkas Tümen’i komutanı Yarbay Halid(3.Tümen karargahı Tortumdaydı) hakkında tutuklama kararı çıkarılmış ve teslim almak üzere Rawlinson heyeti bölgeye gönderilmişti.(Rawlinson K.Karabekir Paşa tarafından tutuklanmış ve daha sonraları  28 mart 1921 Malta tutuklularıyla takas edilecektir.)

Rum Çetelerinin Karadeniz’de  bilhasa Samsun Vilayetinde  asayişsizliği arttırması üzerine Mondros’un 7.Maddesine göre İtilaf devletlerinin işgali tehditi karşısında Mirliva Mustafa Kemal Paşa-Karargahıyla birlikte-  ; Karadeniz ve Doğu  bölge’sini de içine alacak şekilde (eski 9.ordu)15. kolordu sorumluluk alanında  mülki ve askeri çok geniş yetkilerle müfettişlik görevine başladı(19 Mayıs 1919)
Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak mevcut asayiş kuvvetleri ve milli teşkilatlarla irtibata geçerek topyekün bir mücadeleye hazırlanacaktı.(Topal Osman Ağa’dan, İpsiz Recep’e kadar milli mücadele’ye gönül veren herkesle irtibat kurulmuştur;

                          Rize Alayı , Batum'a hareketinden önce dua ediliyor.(2 Mart 1920)

1‐ Erzurum Kongresi ‘nin toplanmasında Rizeli'ler:

Rizeliler Mütarekeden (Mondros) itibaren, kargaşalı duruma müdahil olmuş ve Milli Mücadele’nin yanında yer almışlardır. Amasya Genelgesini takiben toplanan Erzurum Kongresi’ne Rize’den Sada‐yı Millet gazetesi sahibi Hemşinli Hoca M.Necati (Memişoğlu) Efendi ile Dava vekili Abaza Hakkı Bey katılarak Milli faaliyetleri desteklediler. 24 Temmuz 1919 günü Kongrece 15 kişilik Program Encümenine Necati Bey seçilmiştir.Erzurum Kongresi'nde  Milli Mücadele açısından en kritik görüşmesi  ;  9.Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa ile , 15.Kolordu(eski 9.Ordu) Komutanı Kazim Karabekir Paşa'nın karşılaşmalarıydı.Burada Kazim Karabekir Paşa ; Hükümetin fermanına uyup tutuklamayı gerçekleştirmesi durumunda İstiklal Savaşı'nın kıvılcımı sönecekti.Bu kritik Karşılaşmada Kazim Karabekir Paşa , Mustafa Kemal Paşa'ya hitaben ; "Emrinizdeyim Paşam" hitabıyla herkes derin bir soluk almıştı.Ancak bu sefer de tutuklama emri Erzurum Vilayetine de bildirildiğinden benzer durumu Vali Vekili  Kadı Mehmet Hurşit Bey(Hemşinli) yaşayacaktır.Neticede Vali vekili Mehmet Hurşit Bey de tutuklama emrine  hiç girişmez.(M.Hurşit Bey'in Eskişehir'de vefat ettiği ve Odunpazarı mezarlığına defnedildiği rivayet edilmektedir.)(Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar bütün vatanın mevcut durumu ve geleceği ile ilgilidir. Vatanın bir parçası olan Doğu Karadeniz Bölgesi’ni de içine alan “her türlü işgal ve müdahale, Rumluk ve Ermenilik amacına yöneltilmiş sayılacağından, birlikte savunma ve karşı koyma” kararları Rize’nin geleceği için çok önemli olmuştur. 

Bu şekilde, Rizeliler adına kongreye katılan delegeler, bütün maddeleri olduğu gibi bu esasları da canı gönülden desteklemişlerdir. 

2‐ Sivas Kongresi ve Rizeli'ler :

Sivas Kongresi’nin toplanması konusunda Amasya Genelgesin de(22 Haziran 1919) karar alınmış fakat bu sırada, Erzurum’da bir kongre toplanmakta olduğu için Mustafa Kemal ve arkadaşları bu Kongreye katılmak için Erzurum’a gelmeyi uygun görmüşlerdi. 

4‐11 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa başkan seçilmiştir. Sivas kongresi’nde Erzurum Kongresi’nde alınan kararların hemen hemen aynısı alınmış olup, bu kararlardan bölgesel nitelikte olanlar Milli  nitelik kazanacak şekilde tekrar düzenlenmiştir.
Sivas Kongresi’nin temel amacı topyekün birlik ve beraberliği sağlayarak Milli Mücadele’yi daha etkin bir şekilde gerçekleştirmek ‘di. Bunun neticesinde tüm Milli Cemiyetler birleştirilerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa‐i Hukuk Cemiyeti adıyla tek çatı altında toplanarak Temsil Heyetine bağlandı.
(Doğal olarak Erzurum Kongresine ağırlıklı olarak katılan Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu temsilcileri Sivas kongresine ikinci kez katılmamışlardı.Ancak Rizelilerin Padişah'a(İstanbul)  çektikleri ve bağlılık bildiren telgrafı 28 Eylül 1919 tarihli oturumda okunarak onaylanmıştır.Telgraf ; Vatansever Rizelilerin bağlılık duygularını taşıyordu ve Padişah'da Milli istekleri karşılayacak düzenlemenin yapılacağını telgrafla bildirecekti....). 
Kongreden sonra İstanbul Hükümetiyle haberleşmenin kesilmesi kararı ile Milli Direncin arttığını gören Damat Ferit Paşa Hükümeti istifa etti , yerine gelen Ali Rıza Paşa hükümeti gelince Temsil Heyetiyle irtibata geçti. Sivas’tan hareketle 18 Ekim’de Amasya’ya gelen , Heyet‐i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal burada, Ali Rıza Paşa Hükümetinden Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya Görüşmesi’ni gerçekleştirdi(20‐22 Ekim 1919) Amasya Görüşmesi’nin sonucunda; Türk Vatanının bütünlüğü ve istiklalinin korunacağına, manda ve himayenin kabul olunmayacağına, Anadolu ve Rumeli Müdafaa‐i Hukuk Cemiyeti’nin tanınacağına ve Meclis‐i Mebusan’ın derhal toplanması kararlaştırılmıştı.

Meclis‐i Mebusan’ın Toplanması ve Rize’deki Seçimler: 

Amasya Görüşmelerinde toplanması kararlaştırılan ve İstanbul’da toplanacak Mebusan meclisi seçimleri bir anda Tüm Türkiye’de heyecan yaratmıştı.Mebusan Meclisine Rize’den de de münasip vekillerin seçilmesi için Deli Halid’in Mustafa Kemal’le yazıştıkları ve bu yönde Milli Müdafaacıların seçilip gönderilmesiyle de ilgilenmiş bulunduğu anlaşılmaktadır.22 Kasım 1919 da (Trabzon 3.Tümen Komutanlığından çekilen şifre telgrafta) “…..Rize sancağından Rizeli Osman efendi münasip adaydır….) M.Kemal de cevabında : “...Rizeli Osman efendinin adaylığı bizce temenni olunur...” Demiştir.(Mebusan Meclisine ;Rize’den Osman Nuri Bey ve Asım Bey seçilmişlerdir) 

Görüşmelerden sonra, Heyet‐i Temsiliye ile beraber Ankara’ya hareket eden Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Bu arada Meclis‐i Mebusan için seçimler yapıldı ve meclis, 12 Ocak 1920’de Padişahın(Sultan Vahdettin)  beyannamesi ile açıldı.
                     ...../...    http://rifatgunday.blogspot.com.tr/2017/03/tarihimiz-ve-olaylar-4-rizenin.html

31 Ocak 2017 Salı

Tarihimiz ve Olaylar : 3 , FAHREDDİN PAŞA'NIN MEDİNE MÜDAFAA'SI-2


FAHREDDİN PAŞA’NIN MEDİNE MÜDAFAA’SI-2
                                           
MONDROS ATEŞKESİYLE(30 Ekim 1918) SEFERBERLİĞİN SONLANMASI
1.dünya savaşının genel gidişatı sonucu –İttifak Kuvvetlerinin ateşkes talebiyle-Osmanlı Devletiyle İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması üzerine (30 Ekim 1918) Cephelerdeki Osmanlı orduları geri çekilmiş ancak, Mütarekenin 16. maddesine göre teslim olması gereken Fahreddin Paşa teslim olmadı. Medine'dekiler ise, her tarafla irtibatları kesilmiş olduğundan mütarekeden haberdar değillerdi. Olup bitenleri telsiz vasıtasıyla takip eden Paşa, Kızıldeniz`de demirleyen bir İngiliz torpidosu mütareke şartlarını kendisine bildirdiği halde buna cevap vermedi. Ayrıca hükümetin Mondros Mütarekesi`ni tebliğ etmek üzere gönderdiği yüzbaşıyı hapsederek, İstanbul`u da cevapsız bıraktı.Fahrettin Paşa : İngilizlerle, bedevilere teslim olmaktansa, müdafaa ettiği yerleri havaya uçurarak canını feda edeceğine dair yemin ediyordu. Fahrettin Paşa ısrarla Medine’yi savunmaya devam etmiştir.
                                                  Medine’nin uçaktan görünüşü(1918)
Fahreddin Paşa, 58inci Tümen Komutanlığı’na 10 Kasım 1918 tarihinde gönderdiği yazıda özetle;“...Vazifemiz yüce ve kutsaldır. Kuzeyde ne olursa olsun biz yüce Tanrı ve Peygamberin ruhunun yardımına dayanarak Medine’yi koruyacağız ve Hazreti Muhammed’in ve Hazreti Fatma’nın mübarek kabirlerini İngilizlerin himayesine bırakmayacağız...” demiştir

Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanı Fahreddin Paşa,'ya arz , Harita Heyet-i Askeriyesinden Topograf ve Yüzbaşı Selahaddin Bey.30 Kasım 1918
SON PEYGAMBERİN(S.A.V) MAKAMINDA SON HUTBE VE SON VEDA
Fahreddin Paşa 6 Aralık 1918’de ayakta kalan subay ve neferlerin bir kısmını biraz daha güç ve cesaret verebilmek için Harem-i Şerif’e davet ettiFahreddin Paşa, Hz. Peygamber’in baş tarafına yakın Bâbu’t-Tevbe önündeki Ravza-i Mutahhara’da oturuyordu. Cuma hutbesi okunuyor, padişaha ve askerlere dualar ediliyor, İslam birliğine dair hadisler okunuyordu. Tesirli, ruhları sakinleştiren hutbenin ardından namaz eda edildi. Tesbih duasından sonra Paşa’nın yanında oturan Miralay Necib Bey, 55. ve 42.Alay sancaklarını muhafızlarıyla birlikte Hz. Peygamber’in kabri önüne getirdi. Sancaklar biri sağa, diğeri sola olmak üzere minber kapısını iki tarafına yerleştirdi. Fahreddin Paşa, Bâbu’t-Tevbe önünden huşu ile ayrılarak ağır ağır minbere doğru yöneldi. Duyguları çok yoğun olmasına rağmen minberde, hutbesini metanetle ve gür bir sesle okudu. hutbenin bazı bölümleri şöyledir: Türk, Arap, Kürd, Çerkes, Arnavud, ey Ümmet-i Muhammed!... «Muhammedîyim, Türküm ve Askerim, Tefâhuru sevmem. Fakat icbar ettiniz de söylüyorum. Osmanlı Tarihi’nin pek iyi tanıdığı «Bâli Bey» oğullarındanım!...» Bununla onlardan korkmadığımızı ve bizi hiçbir zaman korkutamıyacaklarını anlattım. Padişahımız ve Halifemiz de «Medine’deki hukuk-u mukaddesenizi, Zat-i Şâhânelerinden irade-i kat’iyenin gelişine kadar müdafaa edeceğime ahd-ü peymân ederim . Gelin hep beraber Allah'ın ve işte huzurunda huşû ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber'in (S.A.V) karşısında, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz seni bırakmayız!...”Fahreddin Paşa, hutbeyi bitirip merdivenlerden inerken alay sancaklarını gösterdi ve: “Benim sevgili kardeşlerim!.. Şu mukaddes sancaklarımızı esir etmiyeceğiz!..” dedi. (Nâci Kâşif Kıcıman aktarımı)
İngilizlerin ve Şerif’in teslim olması gerektiğine dair yoğun ısrarına rağmen Fahreddin Paşa’nın; “ancak Sultan’dan bir ferman gelirse teslim olacağını söylediğinden”Fahreddin Paşa’yı ikna için Adliye Nazırı Necmettin Molla gönderilmiştir.Padişahın emrini bizzat tebliğ eden Necmettin Molla, Fahrettin Paşa’yı ikna edebilmiştir. Osmanlı Devleti’ne Medine’yi bıraktıran şartname, 7 Ocak 1919
günü, Mondros Mütarekesi’nin onaltıncı maddesine uyularak Haşimi Hükümeti adına Emir Ali Bin Hüseyin, İtilaf Devletleri adına İngiliz Yüzbaşı Gerland ile Seferi Kuvvetler kumandanlığı tarafından tayin olunan Ellisekizinci Tümen Kumandanı Albay Ali Necip, Menzil Kumandanı Albay Abdurrahman ve Levazım Reisi Yarbay Sabri tarafından imzalanmıştır. Kabul edilen teslim şartlarının başında, “Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi kumandanı Fahreddin Paşa hazretleri yirmi dört saat zarfında Hâşimî kuvvetleri karargâhının misâfir-i hâssı olacaktır” ibaresi yer aldığı halde Fahreddin Paşa Ravza-i Mutahhara yakınındaki bir medreseye giderek burada önceden hazırlatmış olduğu yatağına girdi ve bir yere gitmeyeceğini bildirdi.(Kılıcını İngilizlere teslim etmemek için türbeye bırakmıştır) Fakat kendisiyle görüşmeye gelen kumandan vekili Necib Bey ve etrafındakiler tarafından tutulup Hâşimî karargâhında hazırlanmış olan çadırına götürüldü (10 Ocak 1919).Şerif Abdullah’ın kuvvetleri anlaşma gereğince 13 Ocak 1919’da Medine’ye girmiş,  2 yıl 7 ay 5 gün süren Medine Müdafaası sonlanmıştır.(Mondros Mütarekesi’nden 72 gün sonra Medine teslim edilmiştir.)
                                             Fahreddin Paşa’nın Medine’den ayrılış sahnesi
“Kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış askerlerin, birbirlerine sokulup yardım ederek halsiz, mecalsiz bir durumda son defa Haremüşşerif'i ziyaretle Ravza'ya yüzlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda, görülecek şeydi. İngiliz altınları ile beslenerek Türk'e diş biler hale getirilmiş bazı sözde Araplar bile bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamamıştır. Bizimle beraber Medine'de kalıp aylarca süren muhasaranın her türlü sıkıntısını çekerek açlığa bile katlanan yerli Araplarsa tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyordu'‘Feridun Kandemir“Son Peygamberin gölgesinde son Türkler”
Medine’ye giren Asi Arap kuvvetleri çok kanlı yağma yaptılar. Bu yağma 12 gün sürdü. Beş bin ev talan edildi. Bu yağmalar Deraa, Şam ve Halep şehirlerinde de meydana gelmişti. Bu durum şunu göstermiştir ki, Cahiliye dönemi geri gelmiş , Türk medeniyetini –üstelik Harem-i Şerif’in hizmetkarlığını yıllarca yürütmelerine karşın-Hicaz da katletmişti. Böylece 1517`den 1919`a kadar tam 402 yıl süren Osmanlı hakimiyeti(Osmanlı Hadimliği), hazin bir şekilde sona ermiş ve asırlarca idare etmiş olduğu kutsal toprakları kaybetmiştir İngilizlerin “çöl kaplanı “diye adlandırdıkları Fahreddin Paşa, savaş yılları boyunca bütün olumsuzluklara rağmen direnmeyi başarmış, Mondros Mütarekesi’nden bir müddet sonra (72 gün sonra) teslim olmak zorunda kalmıştır. Ancak şu da açıktır ki eğer Şerif Hüseyin birlikleri Medine’yi daha önce ele geçirebilselerdi , Osmanlının Hicaz’daki varlığı bu kadar uzun sürmezdi. Osmanlının Hicaz’da direnişinin, Medine’yi elde tutabilmesinin yanında bir başka sebebi de trenyolu boyunca kesintisiz süregelen sabotaj saldırılarına rağmen tren yolunu koruyabilmeleri ve işler durumda tutabilmeleridir. Fahreddin Paşa Medine’yi bu kadar ısrarla savunmasına nedeni olarak, buranın halifelik için son derece önemli bir yer olması ve Peygamber (SAV) sevgisinin önemli rol oynadığı muhakkaktır. Paşa, çok sonraları bu savunmanın gerekçeleri olarak da ; tıpkı 1.Balkan Savaşı sonucunda nasıl Balkan Devletleri toprak paylaşma kavgasına girdilerse aynı durumun emperyalist Devletler arasında çıkacağını ve bu kapışmaya Hicaz’daki aşiretlerin de karışacağını beklediğini açıklamıştır. Nitekim Şerif Hüseyin’ le İbni Suud -1924 yılında-savaşacaklardır.
Hicaz’daki en önemli Osmanlı direnişi Medine müdafaası olmuştur.Medine müdafaası ,Kut’ul Ammare ve Çanakkale zaferiyle birlikte Cihan Harbinde kaznadığımız üç önemli başarılarımızdan biridir.MEDİNE MÜDAFAASI askeriyle tek vücut olmuş bir Osmanlı Paşasının Vatan ve Peygamber sevgisinin verdiği inançla Emperyalizme karşı-koymalarının yansımasıdır.Osmanlı’nın tarihten çekilişinin bu son sahnesi, Türklerin Ortadoğu’daki misyonunun şerefli bir sedası olarak tarihteki mümtaz yerini almıştır.
Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Ekler ve Açıklamalar :
1- Osmanlı’nın elinden alınan Arap Yarımadası ,Hicaz-Yemen ‘ın geleceği : Hicazdaki Birliklerimiz İngilizlere teslimiyetiyle , Mısır’daki esir kamplarına götürüldüler.Ancak Yemen’deki birliklerimiz –Hicaz’daki durumun aksine- teslim olurken silahların bir kısmını İmam Yahya’ya teslim etmişlerdi.(Cihan Harbinde İmam Yahya Osmanlı’ya isyan etmemişti) Kendisine Büyük Arabistan krallığı sözü verilerek ayaklandırılan Şerif Hüseyin, Suudilerin egemenlik bölgesini de almayı tasarlayarak Yemen imamı ve İbni Reşd ile anlaşıp Necid Emiri Abdülaziz ibni Suud'a karşı savaş açtı. 1921'de İbni Suud Hicaz ordusunu bozguna uğrattı. Hüseyin, Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurulmasına da karşı çıkarak ,Türkiye'de'de 3 Mart 1924'te Halifeliğin kaldırılması üzerine ertesi gün kendisini halife ilan etti. Hüseyin'in kendisini halife ilan etmesi İbni Suud 'un Hicaz'a saldırmasına sebep oldu. Büyük bir saldırı düzenleyen Vahhabiler(İbni Suud) , Hicaz ordusunu(Şerif Hüseyin’i) yenilgiye uğratarak Ağustos 1924'te Taif'e girerek herkesi katletti. 5 Ekim 1924'te tahtı oğlu Ali'ye bırakan Şerif Hüseyin Hicaz’ı terketti.(Aslında Kıbrıs’ a İngilizler sügüne göndermiş oldu) Bu kadarla da yetinmeyen Vahhabiler'in Mekke'yi, bir süre sonra da Medine'yi ele geçirmeleri ve İslam Büyüklerinin kabirlerini dahi yok etmeye varan yıkımları üzerine CİDDE 'ye çekilen Ali, krallıktan vazgeçerek önce bir İngiliz gemisiyle ADEN'e, oradan da kardeşi IRAK kralı FAYSAL'ın yanına kaçtı (1925). Bu olayla Haşimi ailesinin Arap Yarımadasındaki  hakimiyetine  son veren İbni Suud, Hicaz kralı ilan edildi (1926). Daha sonra Hicaz ve Necid'i kendi yönetiminde birleştiren Abdülaziz İbni Suud , kurduğu bağımsız devletin adına uygun olarak SUUDİ ARABİSTAN kralı unvanını aldı (1932). Bununla birlikte Haşimiler ÜRDÜN ve IRAK 'ta İngiltere’nin himayesinde varlıklarını sürdürdüler.1948 Filistin de İsrail Devleti kurulurken , Irak’taki Haşimi yönetimi de sona erecektir.Yemen ise İmam Yahya tarafından bağımsızlığını ilan edecek Yemen(1926) ,İmam Yahya’nın öldürülmesinden sonra (1948) Yemen ikiye ayrılacaktır.
Osmanlı İdaresinin sona erdiği 100 yıldan beri Arap Yarımadası , Hicaz-Yemen de bu gün sınırları Emperyalist “şer” güçler tarafından çizilmiş 12 Devlet veya Devletçikler (Arap Birliğine üye), iç karışıklıklar rejim ve mezhep çatışmaları yoluyla birbirleriyle boğuşturulmaya devam edilmektedir.
2- Sultan Mehmed Vahideddin’in ilk ordu emri(irade-i Seniyyesi): “..«Emir-ül Mü’minin» olan Hakan ve Başkumandanımız Sultan Mehmed Han-ı Hâmis Hazretleri’nin hepimizi ağlatan ziyâiyle, emr-i kumandanızı ele alıyorum. Senelerden beri bir müşkülât içinde Osmanlı ve İslâm tarihine Hânedanım için şanlı sayfalar ilâve eden siz, aslanlar yurdunun kahraman yavrularına memnuniyet-i şâhânemi beyan eder ve bu uğurda hakkın rahmetine kavuşarak er meydanlarında can vermiş olan Şühedâyı, kemal-i hürmetle anarım. Din ve vatanımızın selâmeti için şimdiye kadar pek kanlı bir sûrette kahraman müttefiklerimizle omuz omuza devam ettirdiğimiz muvaffakiyetlerle dolu harp seneleri, herhalde azalmaktadır. Fakat henüz bitmemiştir. İşte bu âna kadar olduğu gibi Cenab-ı Hakkın haklı dâvamızda dâima bizimle bir olacağına zerrece şüphe etmeyerek ayni savlet-i haydarâne ile sancağım size daima zafer ve muvaffakiyet yolu göstersin! İnâyet-i Bâri imdad-i ruhâniyet-i Peygamberî, siz kahraman askerlerimin muîn ve zahiri olsun!.”
Ek-3 Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair 2 Kasım 1917 Tarihli Balfour Beyannamesinin , 1918 yılında yayınlanan benzeri beyanname :
1918 yılı mart ayında söz konusu beyannamede biraz değişiklik yapılarak yeniden Türk kıtalarına ulaştırıldığı anlaşılmaktadır. Broşürdeki ilgili maddeler şu şekildeydi;1.) Rusya savaştan çekilmişken neden İngiltere’ye karşı savaşıyorsunuz. 2)Mısır ve Hindistan’da olduğu gibi Müslümanlık devam edecektir. 3.) İstanbul sizden alınmayacaktır 4.) Filistin bir Yahudi kolonisi olacak fakat Mısır’daolduğu gibi diğer halklar burada özgürce yaşayacaktır. 5.) Enver, Talat ve Cemal Paşalar Almanlar tarafından satın alınmıştır ve güçsüzdür.6.) Ermenistan bağımsız olacaktır fakat bu bağımsızlık Osmanlı halkına zarar vermeyecektir. 7.) 23 Mart’a kadar Mezopotamya ve Filistin’de İngilizlere teslim olan [Türk] askerlerine iyi muamele edilecektir. 8.) Savaşmayı bırakırsanız Anadolu Osmanlı’nın elinde kalacaktır. ( Broşür baştan aşağı tutarsızlıklarla doludur. Lakin 4. Madde ile 1917 yılı kasım ayında ilan edilen Balfour Deklarasyonu’ndan sonra Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulacağı bir kez daha beyan edilmiştir. Buna ek olarak Ermeniler “Denizden Denize Ermenistan”projesi ile Anadolu’nun Giresun- Adana hattından doğuda kalan kısmını istiyorlardı bu durumda hem Ermeni Devleti’nin kurulması hem de Anadolu’nun Türklerde kalması imkânsızdı. İstanbul işgal edilecekti ve düşman Şerif Hüseyin’den sonra Türk halkını kandırmaya çalışıyordu. Enver, Cemal ve Talat Paşaların maaşlarının Almanya’dan ödendiği İngiliz propagandasıydı Demiryolu bağlantısının 1918 Mart ayı sonunda tamamen kesilmesine ve tüm diğer tedbirlere rağmen Medine bir türlü işgal edilemiyordu. - İng. Belgelerinde Arab Bulletin, No. 72, Report entitled The Problem of Medina, December 1917..)

Ek-4 1916 Sykes-Picot Antlaşması
I. Dünya Savaşında, 29 Nisan 1916'da Kut'ül Ammare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan(Rusya’nın da onayıyla) ve Türkiye'nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır. Maddeleri :
4.1. Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı,
4.2. Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,
4.3. İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilecektir.
4. 4.Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,
4.5. İskenderun serbest liman olacak,
4.6. Filistin'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.
1917 devriminden sonra Rusya Sykes-Picot anlaşmasından vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.
Ek-5 Medine savunma günleriyle ilgili bir anekdot.F.F.Atay
“...tabiat düşmandı, güneş düşmandı. asıl düşman sinsi dinamit ve taşların arasına saklanmış dinamitçilerdi. karakollarımız yoksulluk içinde idiler. demiryolu üzerinde su noktaları çok azdı. karakollara lazım olan su, özel su vagonları vasıtasıyla haftada bir dağıtılırdı ve depolar içinde saklanırdı. taze sebze ve taze yemiş nadirdi… yakıcı güneş altında, bazen sabahtan
akşama kadar devam eden çarpışmalarda bu genç subayların dudakları parçalanır, burunları çatlar…Medine demiryolu binlerce Türk askerinin şehit olduğu ve gömüldüğü yerlerin uzayıp gidişini gösteren bir güzergah oldu. hicaz hattı şehitlerinin mezarı yoktur....”
Ek-6 Fahreddin Paşa’nın “son” hutbesi :
«Türk, Arap, Kürd, Çerkes, Arnavud, ey Ümmet-i Muhammed!...
… Mısır’daki İngiliz generali Ragnel Doncet güya şahsî menfaatimi düşünürcesine hayatım hakkında teminatlar vererek şu beyannâme ile beni iğfale çalıştı. (Bu sırada beyânnameyi minberin sağından yere atmış ve orada bulunanlar aynen okumuşlardır) sonra Medine’ye sekiz saat mesâfede «Cifir» de bulunan İngiliz yüzbaşısı Garlend de şu mektuplarla beni taciz etmektedir. (Mektupları zarflariyle birlikte minberden attı. Cemaatten bazıları alıp okudular.)
Ben bu muaccizlere şu cevabı verdim: «Muhammedîyim, Türküm ve Askerim, Tefâhuru sevmem. Fakat icbar ettiniz de söylüyorum. Osmanlı Tarihi’nin pek iyi tanıdığı «Bâli Bey» oğullarındanım!...» Bununla onlardan korkmadığımızı ve bizi hiçbir zaman korkutamıyacaklarını anlattım. Padişahımız ve Halifemiz de «Medine’deki hukuk-u mukaddesenizi, Zat-i Şâhânelerinden irade-i kat’iyenin gelişine kadar müdafaa edeceğime ahd-ü peymân ederim» dedim ve bu telgrafı atabe-i seniyelerine takdim eyledim.…
… Vazifemiz pek mühimdir. Sabır ve sebat edip düşmanlarımızı itaate mecbur edeceğiz, Arazi-i mukaddesede Padişah’ımızın hükümranlık hakkının devam ve bekasını temin için çalışacağız. Hatta bu uğurda icabederse hep beraber öleceğiz!..… Sizden ve benden sabr-ü sebat ve devam-ı mukavemet, Cenâb-ı Hakk’tan hidâyet, Peygamberden şefaat!...
EK-7 Osmanlı Hükümeti’nin, Fahrettin Paşa’ya gönderdiği "Teslim olun!" emirnamesi
Erkanı- Harbiye Umumiye Reisi imzasıyla Medine’ye bildirilen Osmanlı padişahının emirnamesinde şunlar yazılıdır:
“Dört seneden ziyade din ve namus uğrunda akıllara sığmayacak fedakarlıklar gösterildikten sonra, içinde bulunduğumuz devletler birliğinin mağlubiyet ve büyük güçsüzlüğe uğraması, Osmanlı Devletimizi, İtilaf devetleriyle antlaşma yapmaya zorladı. Antlaşmanın bir maddesinde Hicaz, Asir ve Yemen’de bulunan Osmanlı kıt’aları ve garnizonlarının en yakın İtilaf kumandanına teslimi şartı vardır. Namus vazifesini senelerden beri ifa etmiş olan siz asker arkadaşlarım hakkında bu elim hükme rıza göstermenin ancak, anavatanı muhakkak bir ölümden kurtarmak gibi bir vatanseverlik duygusundan doğmuş olduğu elbette takdir buyrulur.
Düşmanlarımızın bile hayret ve takdirini çeken fedakarlığınızı, bu ağır yüke dahi tam bir itaat ederek taclandıracağınıza eminim. Senelerden beri muharip bulunmaklığımıza rağmen hakkımızda iyilik bahşeden Büyük İngiltere Devleti’nin halis alicenaplık duygularından emin olmanızı, rica ve pek yakında vatanımıza salimen dönmenizi lütfu Hak’tan temenni eder, cümlenizi gözlerinizden öperim”.
Ek-8 Fahreddin Paşa’nın çekirge talimatnamesi
“..çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var ? yalnız tüyü yok. o da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. bitkilerle besleniyor, temiz ve taze şeyler yiyor. hem de tiryaki ve keyif sahibi, tütün ve limondan zevk alıyor. ayrıca hicaz, asir, yemen ve afrika bedevilerinin başlıca gıdası çekirgedir. bedeviler sağlamlıklarını ve zindeliklerini yedikleri çekirgeye borçludurlar. çekirgeyi develerde büyük zevkle yiyorlar. dizlerinin bağı çözülenlere,basurlulara ve romatizmalılara şifadır…”
Ek-9 İngilizlerin Hicaz savaşına destekleri ve yardım belgeleri
Mart-Temmuz 1916 ayları arasında İngiliz hükümetince Şerif Hüseyin'e yapılan devlet yardımı:
1. 15 Mart 1916 53.000 Sterlin Bu ödemenin 50.000 Sterlini Şerifin askerleri için yapılmış ve askeri harcamalar olarak kabul edilmiştir. 3.000 Sterlin ise kabileleIerin isyanını sağlaması yolunda Şerif Abdullah'a özel bağış olarak verilmiştir. 2. 28 Mayıs 1916 10.000 Sterlin 10 Haziran 1916 50.000 Sterlin 10.000 Sterlin Şerif Abdullah'a yapılmış, 50.000 Sterlin ise isyanı başlatması için Şerif Hüseyin'e gönderilmiştir. 3. 20 Haziran 1916 20.000 Sterlin Medine'deki askeri operasyonların sürdürülmesi içiİı Şerifin oğluna ödenmiştir. 4. 11 Temmuz 1916 , 50.000 Sterlin Gıda masrafı, Şerif ve oğlunun emri altındaki askerler ve bunları destekleyen kabileler için verilmiştir. 5. 16 Temmuz 1916 75.000 Sterlin Gıda masrafı, Şerif ve oğlunun emri altındaki askerler ve bunları destekleyen kabileler için verilmiştir. 1916 Mart-Temmuz dönemi Toplam: 258.000 Sterlin
2.Genel Toplamı Hicaz İsyanı’nın 1915 yılı başından-1919 yılı sonuna kadar toplam ortalama maliyeti 6.050.000 Sterlin olarak ortaya çıkar. Bu maliyete silah, cephane ve mühimmat giderleri dâhil değildir. Başka bir deyişle Hüseyin ve oğulları ile urban bedeviler
6.050.000 Pound tutarında altın karşılığında teşvik ve tazyik edilmiştir diyebiliriz.
 
Kahire Müstemleke İdaresi tarafından 1916 yılı Temmuz ayında Şerif  Hüseyin’e yayınlattırılan Beyannamenin İngiliz Arşivlerinde bulunan  Arapça metni

Ek-10 Kutsal Emanetlerin listesi (Fahrettin Paşa tarafından “Son Tren”le İstanbul’a gönderilenler)
1 adet Hz. Osman’ın elyazması Kur’an’ı
5 adet Eski elyazması Kur’an
4 adet Kur’an Cüzleri
5 adet Kur’an Kabı (Değerli taşlarla süslenmiş, altın kaplamalı)
1 adet Hilye-i Şerif (Gümüş çerçeveli, yeşil kadife üzerine pırlanta ve incilerle Hz. Peygamberin adı)
1 adet Som altın üzerine pırlantalarla Kelime-i Şahadet yazılı levha
7 adet Teşbih (Pırlanta, inci ve mercanlı)
2 adet Rahle (Gümüş işlemeli)
1 adet Pırlanta ve altın işlemeli Sultan Abdülaziz’in tuğrası
4 adet Sancak başı
3 adet Kılıç
4 adet Kevkeb-i Dürri adlı elmas (Altın üzerinde ve çevresi elmas ve yakutlarla süslenmiş)
14 adet Altın askı (Pırlanta ve zümrütlerle süslenmiş)
11 adet Altın kandil askısı (Pırlanta, yakut, inci ve zümrütlerle süslenmiş)
1 adet Altın Kahve askısı
7 adet Altın şamdan (İkisinin her biri 155 cm yükseklikte ve 50 kg. üzerinde 2680 adet pırlanta)
1 adet Altın Makas
8 adet Altın gülsuyu kabı “Gülabdan” (Değerli taşlarla süslü)
12 adet Altın tütsülük “Buhurdan” (Değerli taşlarla süslü)
1 adet Pırlanta yüzük
2 adet Altın çelenk (Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle süslenmiş)
10 adet Altın çiçek ve yaprak
84 adet İnci
15 adet Zümrüt
53 adet Pırlanta ve elmas
27 adet Yakut
3 kilo 985 gram Altın   ,   908 kilo Gümüş
49 adet Şal ve sırma işlemeli perde
Medine`de bulunan Sultan Mahmut ile Arif Hikmet Bey ve diğer bazı kütüphanelerde bulunan değerli eserler de bu eşyalara birlikte gönderilmiştir.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Tarihimiz ve Olaylar : 3 , FAHREDDİN PAŞA'NIN MEDİNE MÜDAFAA'SI-1


FAHREDDİN PAŞA’NIN MEDİNE MÜDAFAA’SI-1
HİCAZ CEPHESİNDE GENEL DURUM : 

Birinci Dünya Harbi başladıktan ( 28 Temmuz 1914) sonra İngilizler; 14 Ekim 1914 tarihinde, Osmanlı Devleti egemenliğindeki AKABE KALESİNİ (Denizden) bombalamış, 1 Kasım 1914 tarihinde ise Osmanlı Devleti ile siyasi ilişkilerini kesmişti. (Osmanlı Donanmasının Rus Limanlarını bombalaması üzerine) Ruslar Kafkas sınırından Osmanlıya saldırmış, Osmanlı Hükümeti ise Arap yarımadasındaki Suriye ve Irak cephesi ile Filistin, Hicaz, Asir ve Yemen cephelerindeki birlikleri için 7 Kasım 1914 tarihinden itibaren seferberlik ilan etmişti. Padişah Mehmet Reşat, Halifelik sıfatını kullanarak 11 Kasım 1914’te “Cihad-ı Mukaddes” veya Cihad-ı Ekber (Kutsal Savaş,Büyük Savaş)’i ilan etmek suretiyle, ortak düşmana karşı İslâm âlemini birlikte savaşa katılmaya çağırmış, Ancak Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Hicaz’da Cihad’a razı olmamıştı. (Kahire’deki İngiliz Genel Valisi Sir Henry Mc Mahon ile Şerif Hüseyin arasında -Temmuz 1915-BÜYÜK ARABİSTAN Kralı olabilmenin pazarlığını yapıyordu.)

1.Dünya savaşı başladıktan sonra 14 Kasım 1914’te  Şeyh-ül İslam  Hayri Efendi "cihat" fetvası vermişti.Cihat için , Hicaz’da Basri Paşa ve kamu görevlileri ellerini açmış dua ederken
Sultan II. Abdülhamid döneminde Hicaz'daki bazı uygulamalarda değişikliğe gidilmiş, Haremeyn’de de devlet binalarına ve kalelere Osmanlı bayrağı asılmaya başlanmıştır. Mekke Emir’i Şerif Hüseyin, Abdülhamit döneminde (1876-1908) sakıncalı görülerek İstanbul’da tutulmuş ve Şura’yı Devlet üyeliği gibi oyalayıcı bir görev verilmişti. İttihatçılar Devlete hakim olunca Şerif Hüseyin’i tekrar Hicaz’a tayin ederek Mekke Emir’i yapmışlardı.(Emirler Harem-i Şerifteki günlük işlere bakarlar, askeri –idari bir yetkileri yoktu)
Osmanlı Devleti Hicaz-Yemen Cephesinde 1.Dünya Savaşı  boyunca 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan'daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. 7.Kolordu'nun birer tümeni Hicaz, Asir, San'a ve Hudeybe'de konuşlandırılmıştı.

Osmanlı Devleti Mısır'daki İngiliz üslerini ve mevzilerini tahrip etmek amacıyla Kanal(Süveyş) harekatları düzenlemiş ;1.Kanal Harekatı(28 ocak-3 Şubat 1915) Cemal Paşa komutasında 25.000 kişilik kuvvetle yapılmışsa da ağır kayıplarla sonuçlandı.2.Kanal harekatı da (Alman) Miralay Kreb von  Kressentein'in komutasındaki 10.000 kişilik kuvvetle yapıldı,(23 Nisan-5 Ağustos 1916) yine sonuçsuz ve“Romani” mağlubiyetiyle kayıpla geri çekilinmiştir.(4000 esir,çok sayıda silah verilmiştir) “3.Gazze”muharebesinin de kaybı Osmanlı’nın bölge hakimeyetinde zafiyet yaratmış , Yarımadadaki kuvvetlerimizin zayıflamasına neden olmuştur. Aynı dönemde Irak’taki Kût'ül-Ammâre muharebeleri 29 Nisan 1916 da Osmanlı zaferiyle sonuçlanmıştı.

MEDİNE MÜDAFAASI ÖNE ÇIKIYOR :
Dördüncü Ordu kumandanı Cemal Paşa(Karargahı Şam), Mekke Şerifi Hüseyin’in isyana hazırlandığını öğrenince Fahreddin Paşayı Medine’ye gönderdi. ( Mayıs 1916). Fahreddin Paşa 31 Mayıs’ta Medine’ye ulaştı ve Şerif Hüseyin’in birkaç gün içinde isyan edeceği bilgisini/Hicaz geneli , özelde Medine hakkındaki raporunu Şam’da bulunan Cemal Paşa’ya ilettikten sonra Medine civarındaki Karakol ve tren hatlarına yapılan saldırılarına karşı hazırlıklara girişti. Şerif Hüseyin ve dört oğlu, 3 Haziran 1916’da Medine çevresindeki demiryolunu ve telgraf hatlarını tahrip ederek isyanı başlattılar. Haziran 1916 ayının başında ilk defa ayaklanan Cihad-ı Ekber’i kabullenmeyen Şerif Hüseyin Liderliğindeki asiler, Suriye ile Medine arasındaki Hicaz demiryolunu Hedye (Hediye) kesiminde tahrip etmiş, 140’tan fazla telgraf direğini hasara uğratmışlardı.Asilerin maksadı, ilk aşamada Hicaz ile Osmanlı Devleti arasındaki irtibatı ve ikmal akışını kesmekti.5–6 Haziran 1916’da Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları Ali ve Faysal; önceden tasarladıkları plan gereğince, asi Arap aşiretleri ile birlikte yaklaşık 5–6 bin kişilik kuvvetle, Medine etrafındaki Türk karakollarına saldırıya geçmişti. 5-6 Haziran gecesi Medine karakollarına saldırdılarsa da Fahreddin Paşa’nın aldığı tedbirler sayesinde geri püskürtüldüler. Başlangıçta âsilerin sayısı 5.000, bütün Hicaz bölgesindeki Osmanlı askerinin sayısı 15.000 civarındaydı. (Hicaz’daki Osmanlı neferlerinin dağılımı;. Bunlardan 4 bini Fahri Paşa komutasında Medine’de, 3.500 ‘ü de yazın Taif’te ikamet eden Vali Galip Paşa’nın komutası altındaydı. Mekke’de 1200 Derviş Bey’in komutası altında, Cidde’de ise 2600 Osmanlı askeri mevcuttu. Ayrıca Yenbu’nun ve tren yolu istasyonlarının muhafızları da mevcuttu)

Osmanlı Hükumetince ; Mekke Emiri ,Şerif’i Hüseyin emirlikten azledildiğinden ,yeni ve meşru Emir olarak ilan edilen Şerif Haydar,Şam’a gelmiş, Şam Valisi ve 4.Ordu Komutanı Cemal Paşa da kendisini hemen Medine’ye göndermişti
Şerif Ali Haydar Temmuz 1916’da birkaç alimden oluşan heyetiyle Medine’ye ulaştı ve Şerif Hüseyin’i kınayan ilk karşı ve cihad bildirisini yayınladı.(Ancak İngilizler türlü hile ve desise ile cahil Bedevilere altın kazanmayı vaad ederek , akıllarını çelmeye ve isyana katılmalarını teşvik ediyordu.)
Medine’yi çevreleyen güçlü bir surun ve dört müstahkem kalenin bulunması ve Fahri Paşa‘nın kumandasındaki takviyeli Kahraman 12. Alayın Medine’de oluşu Medine müdafaasını elverişli hale getiriyordu.Osmanlı Devleti’nin Hicaz’daki en büyük başarısı Medine’yi elinde tutması ve tren hatlarının ileri karakollar ve “hecin süvari” birliklerinin gözetiminde süratle tamirlerinin yaptırılmasıdır. Aynı başarıyı Suriye-Hicaz kavşağında bulunan Türk garnizonu Maan garnizonu da göstermiştir.Devam eden saldırılara rağmen demiryolunu açık tutmayı başarılması savunmanın esasını oluşturmuştu. Âsiler. Mekke Valisi Galib Paşa’nın tedbirsizliği yüzünden 9 Haziran’da genel saldırıya geçerler. 11 Hazirandan itibaren Şerif Hüseyin’inbaşlattığı saldırılarla : Mekke ,Taif ,Cidde ,Vech ve Akabe ‘ye yönelecek.Demiryolu ve telgraf hatları tahrip edilerek Tümenlerimizle irtibatı kesmeyi hedeflemişlerdir.
Fahreddin Paşa hemen karşı harekâta başlayarak Medine Garnizonu yakınlarındaki Bi’riali, el-İlâve. Bi’rimâşî mevkilerindeki âsileri yenilgiye uğrattı (27 Haziran 1916).
İngilizlerin Kızıldeniz kıyılarından yaptıkları bombardıman ve baraj ateşi desteğiyle Asiler 9 Haziran'da başlattıkları genel saldırı neticesinde ; Cidde’yi 16 Haziran’da ,
Mekke’ye 7 Temmuz’da, Tâif’e 22 Eylül’de’ de girdiler ve işgal ettiler.Kızldeniz kıyısında ve Medine savunmasıyla alakalı Yenbu’nun düşmesi 26 Temmuz 1916’da gerçekleşti. (Yenbu, Cidde’de olduğu gibi karadan bedevi Arapların, denizden de 4 İngiliz savaş gemisinin bombardımanı sonucunda düştü)
HİCAZ KUVVE-İ SEFERRİYESİ KUMANDANLIĞI
Fahrettin paşa ,yeni birliklerle takviye edilen Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi kumandanlığına tayin edimesiyle (15 Temmuz 1916). Fahrettin Paşa 29 Ağustos 1916’da Medine çevresinde İleri karakollar ,Tren istasyonları ve stratejik kontrol noktalarından oluşan 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirdi.Aynı zamanda medine kalelerini de yeni duvarlarla birleştirerek savunma tedbirlerini artırdı.Hayati öneme haiz Demiryolu hattını kontrol edecek şimendifer devriyesi ihdası , İstasyonları ve irtibat/İleri karakolların devriyesi için de Çölde hareket kabiliyetine sahip olan Hecin süvari birlikleri oluşturdu.(hecinsüvar birlikleri/Müfrezeleri Cihad-ı ekber’e itaat eden çoğunluğu Medineli Araplardan oluşmakta isede Komutanlarını Fahrettin Paşa tayin etmişti.) Medine çevresindeki İrtibat noktaları/İleri karakol ve İstasyonların muhafızlarını da takviye ettikten sonra , Medine’yi savunabilmek için İstanbul’dan devamlı takviye kuvveti isterse de , Osmanlı hükümeti ise istenen yardımı yapamaz.
                                       Medinede Tarik-i müstakim yoluna ray döşeniyor
Fahreddin Paşa Bir yandan askeri savunma taktikleriyle uğraşırken , bir yandan da Medine ‘de zorunlu imar faaliyetlerine girişir, Peygamberimizin Türbesinin bulunduğu (Ravza) ‘YA İstasyondan gelen yeni ve geniş bir yol da açtırmış, Çevredeki kontrol noktalarına su kuyuları da açtırarak lojistik faaliyetlere de önem vermiştir.


Medine'de Jandarma Yarbayı Ahmet Bey'in kumandasında, gönüllü Araplardan oluşan Hecin Süvar Akıncı Alayı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, çoğunluğunun isyana katıldığı doğru olmakla birlikte,Cihat-ı Ekber’e itaat edenlerin desteği sürmüştür.
Osmanlıyı Çanakkale’de aşamayan İngilizler Savaşı daha geniş bir araziye yayarak,geniş Hicaz Coğrafyasında bozguna uğratmak için var gücüyle yüklenmiş, bu amaçla Arabistan'daki saldırı planlarını organize edecek İngiliz heyeti de Cidde’ye gönderildi( Aralık 1916 ) heyetle tanınmış İngiliz ajanı Yüzbaşı Lawrence de gelerek , Şerif Hüseyin ve oğulları ile tanışmış, Emir Faysalın kuracağı Arap ordusuna teknik danışman olarak görevlendirildi.
(Lawrens'in en önemli taktiği : Türk Birliklerinin demiryolunu korumak amaçlı küçük müfrezelere ayrılmasına neden olacak ani ve şaşırtmacı baskınlar başlatması ve Şehit edilen Türklerin karınlarına doldurduğu altınları Bedevilere göstererek cahil bedevileri altına inandırmasıyla , bundan sonraki savaşlarda Türk askerleri teslim alınmadan doğrudan imha yolunu-savaş kurallarına aykırı olmasına rağmen- başlatmıştır.)

6 Ekim–22 Aralık 1916 tarihsel döneminde Medine Garnizonu kontrolündeki ,Medine’nin batısında bulunan : Cedid Boğazı, Bir-i Abbas, Bir-i Sait, Yanbu ve Biyarin Hasani bölgelerindeki Türk ve Urban (Asi arap Aşiretleri) kuvvetleri arasında ilk ciddi çarpışmalar meydana geldi. Fahrettin Paşa komutasındaki Türk birlikleri bu çarpışmalarda başarılı olmuş, sonuçta 1916 yılı sonuna kadar Medine müdafileri mağlubiyet görmeden ,Medine’nin işgaline yönelik girişimlere asla geçit verilmemiştir.
Aqiq vadisinde Fahrettin Paşa’nın yaptırdığı çeşmenin açılışı. Fotoğraf sırasında Fahrettin Paşa askerlerlerine ve açılışa katılanlara su veriyor.

Ancak 1916 yılı sonuna doğru Osmanlı asker ve devlet adamları büyük bir üzüntüye uğradılar.Beklenmeyen-umulmayan gelişmelerle Bir anda Hicaz yarımadası cephelerinde işler ters-yüz hale gelir.Gelinen bu noktada : General Muray (Şerif Hüseyin’in Asileriyle birleşik ordusuyla) Filistin –Kudüs önlerinde, General Maude ise İngiliz birlikleriyle yeniden Kut önlerinde, Büyük bir yığınak yaparak Genel bir saldırı emri bekliyorlardı.Arabistan yarıma adasında ,Hicaz-Yemen cephelerinde genel olarak Almanların isteğine göre yapılan harekat planları Hicazdaki Türk varlığını bitirme noktasına getirmişti.
Şerif Abdullah liderliğindeki kalabalık bir asi grubu 1916 yılı Aralık ayında Teşkilat-ı Mahsusa’nın Liderlerinden Kuşçu Başı Eşref Paşa ‘yı , Yemen’deki birliklere silah, mühimmat ve para götürmek üzereyken –tesadüf eseri- Hayber civarında 114 kişilik müfrezesiyle çatışma sonucunda yakaladılar.
(Hicaz İsyanı nedeniyle Yemen’le bağlantı kesildiğinden Kuşçubaşı Eşref ’in yanında 25.000 Lira tutarında Osmanlı altını ve 80.000 banknotluk parayı ve çeşitli türdeki makinalı silahları riske atmadan kafileyi ikiye bölmüş , birinci kafile Yemen’e ulaşmıştı)
KuşçubaşıEşrefle birlikte 2.kafile dört saatlik çatışma sonrasında asilere esir düştü. Silahlar ve paraları da alan asiler yaralı haldeki Kuşçubaşı Eşref ’i İngilizlere teslim ettiler.

4 Ekim 1916 - Ocak /1917 Tarihsel döneminde bu sefer Medine’nin güneyinden başlayıp devam eden muharebeler ve diğer çatışmalar gayri nizami harp şeklindeki vur-kaç savaşları olarak cereyan etmiştir. Bu bölgelerde Osmanlı birlikleri ile Faysal’a ve Ali’ye bağlı birlikler savaşmış(İngilizlerin Teknik danışmanlığında) , Türk taarruz ve savunmalarında büyük ölçüde başarı sağlanmış, demiryolu hattı tamir edilerek açık tutulmaya çalışılmıştır.

VECH’E TAARUZ ; Emir Faysal(Şerif Hüseyin’in oğlu) , Kızıldeniz’de önemli bir liman kenti olan Vech’i ele geçirmek, Hicaz demiryolunu daha etkili bir şekilde tehdit etmek amacı ile bir dağ bataryası takviyeli 10.000 kişilik bir kuvvetiyle 18 Ocak 1917 tarihinde Yanbu’dan kıyı yolu ile Vech’e doğru ilerlemiş, Kızıldeniz’deki İngiliz filosundan dört harp gemisi de Vech’e yaklaşarak 23 Ocak 1917 tarihinden itibaren bu kenti bombalamaya başlamış, ayrıca iki İngiliz gemisinden de 1000 kadar Mısır ve Sudanlı asker Vech’in kuzeyindeki Zaim mevkiinde karaya çıkarılarak taarruzu desteklemişlerdir.Vech’te bulunan Türk birlikleri; İngilizlerin bombardımanına ve Emir Faysal kuvvetlerinin saldırılarına daha fazla dayanamayarak geriye çekilmiş, sonuçta 26 Ocak 1917 tarihinde stratejik öneme haiz olan Vech kenti de düşmüştür..

İngilizlerin yönlendirmesi ile asiler, 1916 yılında Medine’de kıramadıkları savunma hattını yarmak için 1917 yılı mart ayında yeniden harekete geçtiler.1917 yılının ilk muharebesi 6 Mart’ta Medine’nin batısında bulunan ve Bir-i Ali’den Bir-i Derviş’e gitmekte olan birliklere 600’denfazla asinin saldırması ile başladı. Saldırıda, bölük komutanı dâhil 32 Türk askeri şehit olmuştur.
Hicaz İsyanı ve Medine’deki direniş devam ederken.11 Mart 1917 tarihinde BAĞDAT işgal edildi. Düşmanın Bağdat’ı işgaliyle , yarımadadaki Türk ordu harekatlarına büyük bir darbe vurdu.

1917 YILININ İLK AYLARINDAN İTİBAREN ; Şerif Hüseyin'in oğulları Şerif Ali ve Şerif Abdullah Ingilizlerin altın vaadiyle topladığı bedevilerden oluşan kuvvetlerle birlikte ve Çanakkalede – Kut’ul Amare deki yenilgilerinin acısıyla var kuvvetleriyle ,her türlü hile ve aldatmayla Hicaz Cephesine yüklenen İngiliz Kuvvetlerinin koordinesinde Medine kuşatmasını daha da sıkılaştırarak dış dünyayla bağlantısını kesmeye yönelik eylemlerine devam ediyorlardı.Çölün ortasında Fahrettin Paşa’nın bir avuç tümeni ve Medine’nin “ensar’ıyla” destan yazıyor, Medine’yi ısrarla savunuyorlardı.

MEDİNE’NİN BOŞALTILMASI KARARI
İsyanın başlamasının üzerinden sekiz ay sonraki durum ; . Hicaz demiryolunun korunması çok büyük güçlüklerle sağlanabiliyor, Medine’nin savunulması için de şehirde ciddi sayıda asker tutuluyordu. Bundan dolayı bir ara Osmanlı Genel Kurmayı(Erkan-ı Harbiye) tarafından Hicaz’daki askerin çekilerek bölgenin tahliye edilmesi değerlendirildi. Konuyla ilgili olarak Enver Paşa ,Cemal Paşa’ya bir telgraf çekerek onun fikrini aldı. Daha sonra Medine’nin tahliyesi hakkında Şam’da karargâhta yapılan bir toplantı sonucunda ; Medine’nin tahliyesi kararlaştırıldı. Ancak Fahreddin Paşa Medinenin tahliyesine asla yanaşmamıştır. Hicaz Kuvve-yi Seferiye Kumandanı Fahreddin Paşa, 5 Haziran 1917 tarihinde bir beyanname yayınlamıştı : . 5 Mart 1917’de Şerif Ali’den, 5 Nisan 1917’de Şerif Zeyd’den teslim ve tahliye talep eden mektuplar aldığını dile getirdikten sonra :
Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem, eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin…” cevabını vermişti. Medine de Paşa her gün "Ravza–i Mutahhara’yı Fahreddin Paşa temizliyor. Siperlere, bakıyor. Ezanı, tabur hafızları okuyor" sonra savaşmaya devam ediyordu.

MEDİNE DE KUŞATMA ÇEMBERİ’NİN DARALTILMASI VE YİYECEK -ERZAK SIKINTILARI
Fahrettin Paşa Medine’nin savunmasını kolaylaştırmak adına ; Önce yeni tayin edilmiş olan Mekke Emîri Şerif Haydar Paşa ailesiyle birlikte Medine’den gönderdi. Onları 3-4000 kişilik yerli halk takip etti Hasta askerler , memurlar ve isteyen Medine halkından oluşan böylelikle toplam 40.000. kişilik kafileyi de Şam’ a göndermiş ,böylelikle erzak’a duyulacak ihtiyacı biraz daha azaltmıştır.
Çölün ortasında dış dünyayla büyük ölçüde bağlantısı kesilen müdafiler ,Peygamberin makamında –Peygamberin sancağı altında canı pahasına Medine’yi savunuyor , aynı zamanda yiyecek ihtiyacına binaen de büyük bir hayatta kalma mücadelesi veriyordu.Bunun için Fahrettin Paşa Medine ulemasından aldığı fetva ile asker karavanasına meşhur “ çekirge yemeklerini “ ekletmiş , boş alanlarada arpa ve hurma tohumu saçarak insanlar ve hayvanlar için sınırlı ölçüde gıda elde etmeye çalışmıştır.
Medine ve cıvarındaki Taarruz , baskın sabotaj saldırılarına örnekler(Ordu raporlarından) :
-24 Mart’ta, Bueir’de 60 ray dinamitlendi ve telgraf iletişimi kesildi.
-25 Mart’ta Abu ElNaam’da 25 ray dinamitlendi, top ateşi ile su tankı ve iki istasyon binası kullanılamaz hâle getirildi, yedi vagon, ahşap ambar ve çadırlar ateşle tahrip edildi, telgraf hatları kesildi, lokomotif kullanılamaz hâle getirildi.
-27 Mart, İstablantar, 15 ray dinamitlendi vetelgraf hatları kesildi.
-29 Mart, Jedhah, 10 ray dinamitlendi, telgrafhatları kesildi ve beş Türk neferi öldürüldü. -31 Mart, Bueir 5 ray dinamitlendi ve telgraf hatları kesildi.
-3 Nisan, Hedia, 11ray dinamitlendi, telgraf hatları kesildi.
-5 Nisan, 200 ray havaya uçuruldu, dört gözlü kemer köprü yıkıldı, telgraf hatlarıkesildi.
- 6 Nisan, lokomotif geçici olarak hizmet görmez hâlegetirildi. Bueir’de 22 ray söküldü, demiryolu altındaki menfezhavaya uçuruldu, telgraf hatları kesildi. Dönemsel Operasyonlar süresinceyaklaşık 36 Türk neferi öldürüldü, 76 asi esir edildi…
-14 Nisan 1917’de El-Muazzam istikametinde büyük bir çatışma yaşandı.
Bir Şerif komutasındaki 800 civarında mevcudlu ,(bir İngiliz subayı, Bağdatlı bir Yüzbaşı, Reşid Rasim adında bir subayın rehberliğinde ) ve ikicebel(dağ bataryası), bir havan topu, iki makineli tüfek, bir hecinsüvar piyadeden meydanagelen urban(Arap-Bedevi aşireti) grubu saldırıya geçti. Amaçları hem telgraf hattını kesmek, hemde demiryolu hattını tahrip etmekti. Çatışma birkaç saat devam etmiş, urbanbüyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmış, Hicaz kuvvetlerinden deüç şehit ve beş yaralı zayiatı meydana gelmişti. Telgraf hattı zarar görmemiş,fakat 140 kadar ray tahrip olmuştu.
-13 Mayıs 1917’de 2.000 kişilik bir kuvvetle El-Muazzam civarına asiler tekrar saldırmışlar ve üzerlerine gönderilen kuvvete de zayiat verdirmişlerdi.
Yaşanan mücadeleye rağmen Hicaz Kuvve-i Seferiyesi’nden ve 1. Kuvve-i Mürettebe’den kuvvet takviyesi mümkün olmamıştı. Başkomutanlık Vekâleti ise ısrarla Medine kuzeyinde demiryolu hattına karşı düzenlenen saldırılara engel olunmasını istiyor ve Medine’deki kuvvetin orada kalmak yerine demiryolunu korumak amacıyla hareket ettirilmesini emrediyordu..
14 Mayıs 1917'de Medine'deki durumun gittikçe zorlaşması, kuzeyden gerekli yardımın ulaşmaması üzerine, Medine ulemasından aldığı fetvayla , Hz. Peygamber'in kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebevi'deki kutsal emanetleri, Harem-i Şerif Şeyhi Ziver Bey'in gözetiminde özel bir trenle (Medine’den İstanbul’a ulaşan “SON TREN” olacaktır.)2000 Kadar Muhafızla İstanbul'a gönderir.(Mukaddes emanetlerin yanında, hasta ve istirahatlı erler, subay ve memur aileleri, bin kadar subay-er ve memur, Mevlevî sıhhiye bölüğü, 130. Alay`ın bir taburu da Medine`den ayrıldı)Topkapı Sarayı'nda korunan bu eserlerin büyük bölümü halen Hırka-i Saadet bölümünde sergilenmektedir.


             “son tren'in” İstanbul’a hareketi sırasında Medine istasyonundan geçerken.

Hicazın Son kalan Limanı AKABE de tehlikeye girmişti ; Bu arada Hicaz isyanı, artık Maan’ ve Akabe’ye kadar ulaşmıştı. Akabe Kızıldeniz’in kuzeyindeki son noktaydı. Savaş boyu İngilizlerin ele geçirmeye çalıştığı Sina’ya yakın olması hasebiyle de önem taşıyordu. Faysal’ın kuzeye gönderdiği birliklerin bölge kabileleriyle birlikte Maan yakınlarındaki Ebi’l Lesen’e düzenledikleri ve Osmanlıların birçok şehit, yaralı ve esir verdiği büyük saldırı sonrasında 6 Temmuz 1917’de Akabe, Lawrensin yönlendirmesiyle ters cepheden ani bir saldırıyla asiler tarafından ele geçirildi. Akabe’nin asiler tarafından ele geçirilmesiyle Hicazdaki dengeler büsbütün Osmanlı kuvvetleri aleyhine döndü.Artık Medine müdafilerinin denizden hiçbir bağlantısı kalmamıştı.
Gelinen son durumda ; Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medîne ile Yemen dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi
Şerif Hüseyin’in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid’in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir demiryolu rayı söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyor ve kızıldenize attırıyordu.(Çabuk çürüsün –işe yaramasın diye). . Böylelikle Medîne’yi Suriye’ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu, şehre erzak ve silah sevkiyatı engellenmiş oldu. Aynı zamanda telgraf telleri de tahrip edilerek payitaht İstanbul’la iletişim tamamen kopartıldı.Yani Medine Çölde düşmanla kuşatılmış bir adaydı artık.
Sultan Mehmed Reşad’ın 4 Temmuz 1918’de vefat etmesi üzerine Osmanlı tahtına Sultan Mehmed Vahideddin çıktı (Son -Kılıç Kuşanma Töreni-Taklid-i Seyf-) Yeni padişahın tahta çıkışı Medine’de de istasyon binası önünde resmi bir törenle kutlandı. Bayrakların gölgesinde padişahın ilk ordu emri olan iradesi (İrade-i Seniyye) okundu. Özetle ; “..Senelerden beri bir zorluklar içinde Osmanlı ve İslâm tarihine Hânedanım için şanlı sayfalar ilâve eden siz, aslanlar yurdunun kahraman yavrularına şahane memnuniyetimi beyan eder ve bu uğurda hakkın rahmetine kavuşarak er meydanlarında can vermiş olan şehitlerimizi saygıyla hürmetle anarım…”
1918 yılının başlangıcı itibariyle Faysal’ın orduları Ölü Deniz’in güneydoğusuna harekât için hazırlıklara başladı. 3 Ocak 1918’de Ebi’l Lesen, 14 Ocak’ta Tüfeyle ele geçirildi. 21 Mart’ta General Allenby, Amman’a doğru hareket edince Osmanlı orduları Amman’a çekilmek durumunda kalmıştır.

19 Eylül 1918’de Allenby Genel Büyük taarruza geçip kuzeye doğru harekete geçince Faysal, Dera-Maan ve Dera-Amman arasında tren yoluna saldırılarına devam etmiş, Maan’daki Osmanlı orduları ise çatışarak geri çekilmişlerdir. İngiliz  ordularının sağından paralel şekilde devam eden Şerif’in birlikleri 1 Ekim 1918’de Şam(Dımaşk)’a ulaşarak ele geçirdiler. Fahreddin Paşa elinde kalan az sayıdaki kuvvetle hem bu çöl yolunu hem de Medine’yi müdafaaya devam etti. Fakat Hicaz demiryolunun Medine’ye yakın olan Tebük-Medâin arasındaki Müdevvere İstasyonu’nun düşman eline geçmesinden sonra Medine Kalesi yakın mesafeden de isyancılar tarafından kuşatıldı. Hiçbir yerden yardım alamaz duruma gelen şehirde kalmış olan halk ve asker arasında açlık ve hastalık hüküm sürmeye başladı. Bu güç şartlara rağmen Fahreddin Paşa şehrin müdafaasını sürdürdü

Şerif Hüseyin kuvvetleri, İngiliz ordusunun arkasından Kudüs’e doğru ilerlediği sırada, (2 Kasım 1917). Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair "Balfour Beyannamesi" yayınlanmışken bu sefer de 1918 yılı mart ayında söz konusu beyannamede biraz değişiklik yapılarak yeniden Türk kıtalarına dağıtılmış olduğu anlaşılmıştır. Broşürde özetle Rusya savaştan çekilmesine rağmen hala Türklerin savaşmasını eleştiriyor ,Filistinde Bir Yahudi kolonisi kurulacak ancak Mısır daki gibi özgür olacaktır.İstanbul ve Anadolu Türklerde kalacak ama Bağımsız Ermenistan kurulacak diyor fakat kendi içinde çelişki ve aldatmacalarla doluydu. düşman Şerif Hüseyin’den sonra Türk halkını da kandırmaya çalışıyordu. Demiryolu bağlantısının 1918 Mart ayı sonunda tamamen kesilmesine ve tüm diğer tedbirlere rağmen Medine bir türlü işgal edilemiyordu. İngilizlerin beyanname entrikası üzerine askerin moralini muhafaza etmek için Fahrettin Paşa da bir karşı beyanname yayınlamıştır. "Balfour Beyannamesi"adıyla yayınlanan bu İngiliz belgesinde İngiliz hükümetince  Filistin’in ortasında bir Yahudi devleti kurmak istiyorlardı.
Gene bu esnada Rusya’da ihtilal sonucu iktidarı ele geçiren Bolşevikler Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bilhassa Suriye ve Irak’ın paylaşılmasına dair, 16 Mart 1916’da İngiltere ve Fransa arasında yapılarak,sonradan Rusya ve İtalya tarafından da iştirak edilmiş bulunan Sykes-Picot gibi gizli antlaşmaları neşretmişlerdi.Hem Balfour hemde Sykes-Picot ‘un yayınlanması Hicazda isyanı yürüten Şerif Hüseyin ve asi şürekası zor durumda bırakmıştı.Ancak isyan  olayı çığırından çıktığından geri dönüşü olamayacaktı.
Kanal Harekatlarının felaketle sonuçlanmasıyla ,gelişen İngiliz-Asi saldırıları neticesinde 4,7 ve 8. Orduların dağılmasıyla ,Hicaz ve Bağdat’tan sonra , Küdüs Filistin ve Şam da elden çıkmış ve en yakın Osmanlı kuvvetleri Medine`den 1300 km. uzakta kalmıştı.

Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni   ../..