30 Ocak 2017 Pazartesi

Tarihimiz ve Olaylar : 3 , FAHREDDİN PAŞA'NIN MEDİNE MÜDAFAA'SI-1


FAHREDDİN PAŞA’NIN MEDİNE MÜDAFAA’SI-1
HİCAZ CEPHESİNDE GENEL DURUM : 

Birinci Dünya Harbi başladıktan ( 28 Temmuz 1914) sonra İngilizler; 14 Ekim 1914 tarihinde, Osmanlı Devleti egemenliğindeki AKABE KALESİNİ (Denizden) bombalamış, 1 Kasım 1914 tarihinde ise Osmanlı Devleti ile siyasi ilişkilerini kesmişti. (Osmanlı Donanmasının Rus Limanlarını bombalaması üzerine) Ruslar Kafkas sınırından Osmanlıya saldırmış, Osmanlı Hükümeti ise Arap yarımadasındaki Suriye ve Irak cephesi ile Filistin, Hicaz, Asir ve Yemen cephelerindeki birlikleri için 7 Kasım 1914 tarihinden itibaren seferberlik ilan etmişti. Padişah Mehmet Reşat, Halifelik sıfatını kullanarak 11 Kasım 1914’te “Cihad-ı Mukaddes” veya Cihad-ı Ekber (Kutsal Savaş,Büyük Savaş)’i ilan etmek suretiyle, ortak düşmana karşı İslâm âlemini birlikte savaşa katılmaya çağırmış, Ancak Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Hicaz’da Cihad’a razı olmamıştı. (Kahire’deki İngiliz Genel Valisi Sir Henry Mc Mahon ile Şerif Hüseyin arasında -Temmuz 1915-BÜYÜK ARABİSTAN Kralı olabilmenin pazarlığını yapıyordu.)

1.Dünya savaşı başladıktan sonra 14 Kasım 1914’te  Şeyh-ül İslam  Hayri Efendi "cihat" fetvası vermişti.Cihat için , Hicaz’da Basri Paşa ve kamu görevlileri ellerini açmış dua ederken
Sultan II. Abdülhamid döneminde Hicaz'daki bazı uygulamalarda değişikliğe gidilmiş, Haremeyn’de de devlet binalarına ve kalelere Osmanlı bayrağı asılmaya başlanmıştır. Mekke Emir’i Şerif Hüseyin, Abdülhamit döneminde (1876-1908) sakıncalı görülerek İstanbul’da tutulmuş ve Şura’yı Devlet üyeliği gibi oyalayıcı bir görev verilmişti. İttihatçılar Devlete hakim olunca Şerif Hüseyin’i tekrar Hicaz’a tayin ederek Mekke Emir’i yapmışlardı.(Emirler Harem-i Şerifteki günlük işlere bakarlar, askeri –idari bir yetkileri yoktu)
Osmanlı Devleti Hicaz-Yemen Cephesinde 1.Dünya Savaşı  boyunca 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan'daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. 7.Kolordu'nun birer tümeni Hicaz, Asir, San'a ve Hudeybe'de konuşlandırılmıştı.

Osmanlı Devleti Mısır'daki İngiliz üslerini ve mevzilerini tahrip etmek amacıyla Kanal(Süveyş) harekatları düzenlemiş ;1.Kanal Harekatı(28 ocak-3 Şubat 1915) Cemal Paşa komutasında 25.000 kişilik kuvvetle yapılmışsa da ağır kayıplarla sonuçlandı.2.Kanal harekatı da (Alman) Miralay Kreb von  Kressentein'in komutasındaki 10.000 kişilik kuvvetle yapıldı,(23 Nisan-5 Ağustos 1916) yine sonuçsuz ve“Romani” mağlubiyetiyle kayıpla geri çekilinmiştir.(4000 esir,çok sayıda silah verilmiştir) “3.Gazze”muharebesinin de kaybı Osmanlı’nın bölge hakimeyetinde zafiyet yaratmış , Yarımadadaki kuvvetlerimizin zayıflamasına neden olmuştur. Aynı dönemde Irak’taki Kût'ül-Ammâre muharebeleri 29 Nisan 1916 da Osmanlı zaferiyle sonuçlanmıştı.

MEDİNE MÜDAFAASI ÖNE ÇIKIYOR :
Dördüncü Ordu kumandanı Cemal Paşa(Karargahı Şam), Mekke Şerifi Hüseyin’in isyana hazırlandığını öğrenince Fahreddin Paşayı Medine’ye gönderdi. ( Mayıs 1916). Fahreddin Paşa 31 Mayıs’ta Medine’ye ulaştı ve Şerif Hüseyin’in birkaç gün içinde isyan edeceği bilgisini/Hicaz geneli , özelde Medine hakkındaki raporunu Şam’da bulunan Cemal Paşa’ya ilettikten sonra Medine civarındaki Karakol ve tren hatlarına yapılan saldırılarına karşı hazırlıklara girişti. Şerif Hüseyin ve dört oğlu, 3 Haziran 1916’da Medine çevresindeki demiryolunu ve telgraf hatlarını tahrip ederek isyanı başlattılar. Haziran 1916 ayının başında ilk defa ayaklanan Cihad-ı Ekber’i kabullenmeyen Şerif Hüseyin Liderliğindeki asiler, Suriye ile Medine arasındaki Hicaz demiryolunu Hedye (Hediye) kesiminde tahrip etmiş, 140’tan fazla telgraf direğini hasara uğratmışlardı.Asilerin maksadı, ilk aşamada Hicaz ile Osmanlı Devleti arasındaki irtibatı ve ikmal akışını kesmekti.5–6 Haziran 1916’da Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları Ali ve Faysal; önceden tasarladıkları plan gereğince, asi Arap aşiretleri ile birlikte yaklaşık 5–6 bin kişilik kuvvetle, Medine etrafındaki Türk karakollarına saldırıya geçmişti. 5-6 Haziran gecesi Medine karakollarına saldırdılarsa da Fahreddin Paşa’nın aldığı tedbirler sayesinde geri püskürtüldüler. Başlangıçta âsilerin sayısı 5.000, bütün Hicaz bölgesindeki Osmanlı askerinin sayısı 15.000 civarındaydı. (Hicaz’daki Osmanlı neferlerinin dağılımı;. Bunlardan 4 bini Fahri Paşa komutasında Medine’de, 3.500 ‘ü de yazın Taif’te ikamet eden Vali Galip Paşa’nın komutası altındaydı. Mekke’de 1200 Derviş Bey’in komutası altında, Cidde’de ise 2600 Osmanlı askeri mevcuttu. Ayrıca Yenbu’nun ve tren yolu istasyonlarının muhafızları da mevcuttu)

Osmanlı Hükumetince ; Mekke Emiri ,Şerif’i Hüseyin emirlikten azledildiğinden ,yeni ve meşru Emir olarak ilan edilen Şerif Haydar,Şam’a gelmiş, Şam Valisi ve 4.Ordu Komutanı Cemal Paşa da kendisini hemen Medine’ye göndermişti
Şerif Ali Haydar Temmuz 1916’da birkaç alimden oluşan heyetiyle Medine’ye ulaştı ve Şerif Hüseyin’i kınayan ilk karşı ve cihad bildirisini yayınladı.(Ancak İngilizler türlü hile ve desise ile cahil Bedevilere altın kazanmayı vaad ederek , akıllarını çelmeye ve isyana katılmalarını teşvik ediyordu.)
Medine’yi çevreleyen güçlü bir surun ve dört müstahkem kalenin bulunması ve Fahri Paşa‘nın kumandasındaki takviyeli Kahraman 12. Alayın Medine’de oluşu Medine müdafaasını elverişli hale getiriyordu.Osmanlı Devleti’nin Hicaz’daki en büyük başarısı Medine’yi elinde tutması ve tren hatlarının ileri karakollar ve “hecin süvari” birliklerinin gözetiminde süratle tamirlerinin yaptırılmasıdır. Aynı başarıyı Suriye-Hicaz kavşağında bulunan Türk garnizonu Maan garnizonu da göstermiştir.Devam eden saldırılara rağmen demiryolunu açık tutmayı başarılması savunmanın esasını oluşturmuştu. Âsiler. Mekke Valisi Galib Paşa’nın tedbirsizliği yüzünden 9 Haziran’da genel saldırıya geçerler. 11 Hazirandan itibaren Şerif Hüseyin’inbaşlattığı saldırılarla : Mekke ,Taif ,Cidde ,Vech ve Akabe ‘ye yönelecek.Demiryolu ve telgraf hatları tahrip edilerek Tümenlerimizle irtibatı kesmeyi hedeflemişlerdir.
Fahreddin Paşa hemen karşı harekâta başlayarak Medine Garnizonu yakınlarındaki Bi’riali, el-İlâve. Bi’rimâşî mevkilerindeki âsileri yenilgiye uğrattı (27 Haziran 1916).
İngilizlerin Kızıldeniz kıyılarından yaptıkları bombardıman ve baraj ateşi desteğiyle Asiler 9 Haziran'da başlattıkları genel saldırı neticesinde ; Cidde’yi 16 Haziran’da ,
Mekke’ye 7 Temmuz’da, Tâif’e 22 Eylül’de’ de girdiler ve işgal ettiler.Kızldeniz kıyısında ve Medine savunmasıyla alakalı Yenbu’nun düşmesi 26 Temmuz 1916’da gerçekleşti. (Yenbu, Cidde’de olduğu gibi karadan bedevi Arapların, denizden de 4 İngiliz savaş gemisinin bombardımanı sonucunda düştü)
HİCAZ KUVVE-İ SEFERRİYESİ KUMANDANLIĞI
Fahrettin paşa ,yeni birliklerle takviye edilen Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi kumandanlığına tayin edimesiyle (15 Temmuz 1916). Fahrettin Paşa 29 Ağustos 1916’da Medine çevresinde İleri karakollar ,Tren istasyonları ve stratejik kontrol noktalarından oluşan 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirdi.Aynı zamanda medine kalelerini de yeni duvarlarla birleştirerek savunma tedbirlerini artırdı.Hayati öneme haiz Demiryolu hattını kontrol edecek şimendifer devriyesi ihdası , İstasyonları ve irtibat/İleri karakolların devriyesi için de Çölde hareket kabiliyetine sahip olan Hecin süvari birlikleri oluşturdu.(hecinsüvar birlikleri/Müfrezeleri Cihad-ı ekber’e itaat eden çoğunluğu Medineli Araplardan oluşmakta isede Komutanlarını Fahrettin Paşa tayin etmişti.) Medine çevresindeki İrtibat noktaları/İleri karakol ve İstasyonların muhafızlarını da takviye ettikten sonra , Medine’yi savunabilmek için İstanbul’dan devamlı takviye kuvveti isterse de , Osmanlı hükümeti ise istenen yardımı yapamaz.
                                       Medinede Tarik-i müstakim yoluna ray döşeniyor
Fahreddin Paşa Bir yandan askeri savunma taktikleriyle uğraşırken , bir yandan da Medine ‘de zorunlu imar faaliyetlerine girişir, Peygamberimizin Türbesinin bulunduğu (Ravza) ‘YA İstasyondan gelen yeni ve geniş bir yol da açtırmış, Çevredeki kontrol noktalarına su kuyuları da açtırarak lojistik faaliyetlere de önem vermiştir.


Medine'de Jandarma Yarbayı Ahmet Bey'in kumandasında, gönüllü Araplardan oluşan Hecin Süvar Akıncı Alayı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, çoğunluğunun isyana katıldığı doğru olmakla birlikte,Cihat-ı Ekber’e itaat edenlerin desteği sürmüştür.
Osmanlıyı Çanakkale’de aşamayan İngilizler Savaşı daha geniş bir araziye yayarak,geniş Hicaz Coğrafyasında bozguna uğratmak için var gücüyle yüklenmiş, bu amaçla Arabistan'daki saldırı planlarını organize edecek İngiliz heyeti de Cidde’ye gönderildi( Aralık 1916 ) heyetle tanınmış İngiliz ajanı Yüzbaşı Lawrence de gelerek , Şerif Hüseyin ve oğulları ile tanışmış, Emir Faysalın kuracağı Arap ordusuna teknik danışman olarak görevlendirildi.
(Lawrens'in en önemli taktiği : Türk Birliklerinin demiryolunu korumak amaçlı küçük müfrezelere ayrılmasına neden olacak ani ve şaşırtmacı baskınlar başlatması ve Şehit edilen Türklerin karınlarına doldurduğu altınları Bedevilere göstererek cahil bedevileri altına inandırmasıyla , bundan sonraki savaşlarda Türk askerleri teslim alınmadan doğrudan imha yolunu-savaş kurallarına aykırı olmasına rağmen- başlatmıştır.)

6 Ekim–22 Aralık 1916 tarihsel döneminde Medine Garnizonu kontrolündeki ,Medine’nin batısında bulunan : Cedid Boğazı, Bir-i Abbas, Bir-i Sait, Yanbu ve Biyarin Hasani bölgelerindeki Türk ve Urban (Asi arap Aşiretleri) kuvvetleri arasında ilk ciddi çarpışmalar meydana geldi. Fahrettin Paşa komutasındaki Türk birlikleri bu çarpışmalarda başarılı olmuş, sonuçta 1916 yılı sonuna kadar Medine müdafileri mağlubiyet görmeden ,Medine’nin işgaline yönelik girişimlere asla geçit verilmemiştir.
Aqiq vadisinde Fahrettin Paşa’nın yaptırdığı çeşmenin açılışı. Fotoğraf sırasında Fahrettin Paşa askerlerlerine ve açılışa katılanlara su veriyor.

Ancak 1916 yılı sonuna doğru Osmanlı asker ve devlet adamları büyük bir üzüntüye uğradılar.Beklenmeyen-umulmayan gelişmelerle Bir anda Hicaz yarımadası cephelerinde işler ters-yüz hale gelir.Gelinen bu noktada : General Muray (Şerif Hüseyin’in Asileriyle birleşik ordusuyla) Filistin –Kudüs önlerinde, General Maude ise İngiliz birlikleriyle yeniden Kut önlerinde, Büyük bir yığınak yaparak Genel bir saldırı emri bekliyorlardı.Arabistan yarıma adasında ,Hicaz-Yemen cephelerinde genel olarak Almanların isteğine göre yapılan harekat planları Hicazdaki Türk varlığını bitirme noktasına getirmişti.
Şerif Abdullah liderliğindeki kalabalık bir asi grubu 1916 yılı Aralık ayında Teşkilat-ı Mahsusa’nın Liderlerinden Kuşçu Başı Eşref Paşa ‘yı , Yemen’deki birliklere silah, mühimmat ve para götürmek üzereyken –tesadüf eseri- Hayber civarında 114 kişilik müfrezesiyle çatışma sonucunda yakaladılar.
(Hicaz İsyanı nedeniyle Yemen’le bağlantı kesildiğinden Kuşçubaşı Eşref ’in yanında 25.000 Lira tutarında Osmanlı altını ve 80.000 banknotluk parayı ve çeşitli türdeki makinalı silahları riske atmadan kafileyi ikiye bölmüş , birinci kafile Yemen’e ulaşmıştı)
KuşçubaşıEşrefle birlikte 2.kafile dört saatlik çatışma sonrasında asilere esir düştü. Silahlar ve paraları da alan asiler yaralı haldeki Kuşçubaşı Eşref ’i İngilizlere teslim ettiler.

4 Ekim 1916 - Ocak /1917 Tarihsel döneminde bu sefer Medine’nin güneyinden başlayıp devam eden muharebeler ve diğer çatışmalar gayri nizami harp şeklindeki vur-kaç savaşları olarak cereyan etmiştir. Bu bölgelerde Osmanlı birlikleri ile Faysal’a ve Ali’ye bağlı birlikler savaşmış(İngilizlerin Teknik danışmanlığında) , Türk taarruz ve savunmalarında büyük ölçüde başarı sağlanmış, demiryolu hattı tamir edilerek açık tutulmaya çalışılmıştır.

VECH’E TAARUZ ; Emir Faysal(Şerif Hüseyin’in oğlu) , Kızıldeniz’de önemli bir liman kenti olan Vech’i ele geçirmek, Hicaz demiryolunu daha etkili bir şekilde tehdit etmek amacı ile bir dağ bataryası takviyeli 10.000 kişilik bir kuvvetiyle 18 Ocak 1917 tarihinde Yanbu’dan kıyı yolu ile Vech’e doğru ilerlemiş, Kızıldeniz’deki İngiliz filosundan dört harp gemisi de Vech’e yaklaşarak 23 Ocak 1917 tarihinden itibaren bu kenti bombalamaya başlamış, ayrıca iki İngiliz gemisinden de 1000 kadar Mısır ve Sudanlı asker Vech’in kuzeyindeki Zaim mevkiinde karaya çıkarılarak taarruzu desteklemişlerdir.Vech’te bulunan Türk birlikleri; İngilizlerin bombardımanına ve Emir Faysal kuvvetlerinin saldırılarına daha fazla dayanamayarak geriye çekilmiş, sonuçta 26 Ocak 1917 tarihinde stratejik öneme haiz olan Vech kenti de düşmüştür..

İngilizlerin yönlendirmesi ile asiler, 1916 yılında Medine’de kıramadıkları savunma hattını yarmak için 1917 yılı mart ayında yeniden harekete geçtiler.1917 yılının ilk muharebesi 6 Mart’ta Medine’nin batısında bulunan ve Bir-i Ali’den Bir-i Derviş’e gitmekte olan birliklere 600’denfazla asinin saldırması ile başladı. Saldırıda, bölük komutanı dâhil 32 Türk askeri şehit olmuştur.
Hicaz İsyanı ve Medine’deki direniş devam ederken.11 Mart 1917 tarihinde BAĞDAT işgal edildi. Düşmanın Bağdat’ı işgaliyle , yarımadadaki Türk ordu harekatlarına büyük bir darbe vurdu.

1917 YILININ İLK AYLARINDAN İTİBAREN ; Şerif Hüseyin'in oğulları Şerif Ali ve Şerif Abdullah Ingilizlerin altın vaadiyle topladığı bedevilerden oluşan kuvvetlerle birlikte ve Çanakkalede – Kut’ul Amare deki yenilgilerinin acısıyla var kuvvetleriyle ,her türlü hile ve aldatmayla Hicaz Cephesine yüklenen İngiliz Kuvvetlerinin koordinesinde Medine kuşatmasını daha da sıkılaştırarak dış dünyayla bağlantısını kesmeye yönelik eylemlerine devam ediyorlardı.Çölün ortasında Fahrettin Paşa’nın bir avuç tümeni ve Medine’nin “ensar’ıyla” destan yazıyor, Medine’yi ısrarla savunuyorlardı.

MEDİNE’NİN BOŞALTILMASI KARARI
İsyanın başlamasının üzerinden sekiz ay sonraki durum ; . Hicaz demiryolunun korunması çok büyük güçlüklerle sağlanabiliyor, Medine’nin savunulması için de şehirde ciddi sayıda asker tutuluyordu. Bundan dolayı bir ara Osmanlı Genel Kurmayı(Erkan-ı Harbiye) tarafından Hicaz’daki askerin çekilerek bölgenin tahliye edilmesi değerlendirildi. Konuyla ilgili olarak Enver Paşa ,Cemal Paşa’ya bir telgraf çekerek onun fikrini aldı. Daha sonra Medine’nin tahliyesi hakkında Şam’da karargâhta yapılan bir toplantı sonucunda ; Medine’nin tahliyesi kararlaştırıldı. Ancak Fahreddin Paşa Medinenin tahliyesine asla yanaşmamıştır. Hicaz Kuvve-yi Seferiye Kumandanı Fahreddin Paşa, 5 Haziran 1917 tarihinde bir beyanname yayınlamıştı : . 5 Mart 1917’de Şerif Ali’den, 5 Nisan 1917’de Şerif Zeyd’den teslim ve tahliye talep eden mektuplar aldığını dile getirdikten sonra :
Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem, eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin…” cevabını vermişti. Medine de Paşa her gün "Ravza–i Mutahhara’yı Fahreddin Paşa temizliyor. Siperlere, bakıyor. Ezanı, tabur hafızları okuyor" sonra savaşmaya devam ediyordu.

MEDİNE DE KUŞATMA ÇEMBERİ’NİN DARALTILMASI VE YİYECEK -ERZAK SIKINTILARI
Fahrettin Paşa Medine’nin savunmasını kolaylaştırmak adına ; Önce yeni tayin edilmiş olan Mekke Emîri Şerif Haydar Paşa ailesiyle birlikte Medine’den gönderdi. Onları 3-4000 kişilik yerli halk takip etti Hasta askerler , memurlar ve isteyen Medine halkından oluşan böylelikle toplam 40.000. kişilik kafileyi de Şam’ a göndermiş ,böylelikle erzak’a duyulacak ihtiyacı biraz daha azaltmıştır.
Çölün ortasında dış dünyayla büyük ölçüde bağlantısı kesilen müdafiler ,Peygamberin makamında –Peygamberin sancağı altında canı pahasına Medine’yi savunuyor , aynı zamanda yiyecek ihtiyacına binaen de büyük bir hayatta kalma mücadelesi veriyordu.Bunun için Fahrettin Paşa Medine ulemasından aldığı fetva ile asker karavanasına meşhur “ çekirge yemeklerini “ ekletmiş , boş alanlarada arpa ve hurma tohumu saçarak insanlar ve hayvanlar için sınırlı ölçüde gıda elde etmeye çalışmıştır.
Medine ve cıvarındaki Taarruz , baskın sabotaj saldırılarına örnekler(Ordu raporlarından) :
-24 Mart’ta, Bueir’de 60 ray dinamitlendi ve telgraf iletişimi kesildi.
-25 Mart’ta Abu ElNaam’da 25 ray dinamitlendi, top ateşi ile su tankı ve iki istasyon binası kullanılamaz hâle getirildi, yedi vagon, ahşap ambar ve çadırlar ateşle tahrip edildi, telgraf hatları kesildi, lokomotif kullanılamaz hâle getirildi.
-27 Mart, İstablantar, 15 ray dinamitlendi vetelgraf hatları kesildi.
-29 Mart, Jedhah, 10 ray dinamitlendi, telgrafhatları kesildi ve beş Türk neferi öldürüldü. -31 Mart, Bueir 5 ray dinamitlendi ve telgraf hatları kesildi.
-3 Nisan, Hedia, 11ray dinamitlendi, telgraf hatları kesildi.
-5 Nisan, 200 ray havaya uçuruldu, dört gözlü kemer köprü yıkıldı, telgraf hatlarıkesildi.
- 6 Nisan, lokomotif geçici olarak hizmet görmez hâlegetirildi. Bueir’de 22 ray söküldü, demiryolu altındaki menfezhavaya uçuruldu, telgraf hatları kesildi. Dönemsel Operasyonlar süresinceyaklaşık 36 Türk neferi öldürüldü, 76 asi esir edildi…
-14 Nisan 1917’de El-Muazzam istikametinde büyük bir çatışma yaşandı.
Bir Şerif komutasındaki 800 civarında mevcudlu ,(bir İngiliz subayı, Bağdatlı bir Yüzbaşı, Reşid Rasim adında bir subayın rehberliğinde ) ve ikicebel(dağ bataryası), bir havan topu, iki makineli tüfek, bir hecinsüvar piyadeden meydanagelen urban(Arap-Bedevi aşireti) grubu saldırıya geçti. Amaçları hem telgraf hattını kesmek, hemde demiryolu hattını tahrip etmekti. Çatışma birkaç saat devam etmiş, urbanbüyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmış, Hicaz kuvvetlerinden deüç şehit ve beş yaralı zayiatı meydana gelmişti. Telgraf hattı zarar görmemiş,fakat 140 kadar ray tahrip olmuştu.
-13 Mayıs 1917’de 2.000 kişilik bir kuvvetle El-Muazzam civarına asiler tekrar saldırmışlar ve üzerlerine gönderilen kuvvete de zayiat verdirmişlerdi.
Yaşanan mücadeleye rağmen Hicaz Kuvve-i Seferiyesi’nden ve 1. Kuvve-i Mürettebe’den kuvvet takviyesi mümkün olmamıştı. Başkomutanlık Vekâleti ise ısrarla Medine kuzeyinde demiryolu hattına karşı düzenlenen saldırılara engel olunmasını istiyor ve Medine’deki kuvvetin orada kalmak yerine demiryolunu korumak amacıyla hareket ettirilmesini emrediyordu..
14 Mayıs 1917'de Medine'deki durumun gittikçe zorlaşması, kuzeyden gerekli yardımın ulaşmaması üzerine, Medine ulemasından aldığı fetvayla , Hz. Peygamber'in kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebevi'deki kutsal emanetleri, Harem-i Şerif Şeyhi Ziver Bey'in gözetiminde özel bir trenle (Medine’den İstanbul’a ulaşan “SON TREN” olacaktır.)2000 Kadar Muhafızla İstanbul'a gönderir.(Mukaddes emanetlerin yanında, hasta ve istirahatlı erler, subay ve memur aileleri, bin kadar subay-er ve memur, Mevlevî sıhhiye bölüğü, 130. Alay`ın bir taburu da Medine`den ayrıldı)Topkapı Sarayı'nda korunan bu eserlerin büyük bölümü halen Hırka-i Saadet bölümünde sergilenmektedir.


             “son tren'in” İstanbul’a hareketi sırasında Medine istasyonundan geçerken.

Hicazın Son kalan Limanı AKABE de tehlikeye girmişti ; Bu arada Hicaz isyanı, artık Maan’ ve Akabe’ye kadar ulaşmıştı. Akabe Kızıldeniz’in kuzeyindeki son noktaydı. Savaş boyu İngilizlerin ele geçirmeye çalıştığı Sina’ya yakın olması hasebiyle de önem taşıyordu. Faysal’ın kuzeye gönderdiği birliklerin bölge kabileleriyle birlikte Maan yakınlarındaki Ebi’l Lesen’e düzenledikleri ve Osmanlıların birçok şehit, yaralı ve esir verdiği büyük saldırı sonrasında 6 Temmuz 1917’de Akabe, Lawrensin yönlendirmesiyle ters cepheden ani bir saldırıyla asiler tarafından ele geçirildi. Akabe’nin asiler tarafından ele geçirilmesiyle Hicazdaki dengeler büsbütün Osmanlı kuvvetleri aleyhine döndü.Artık Medine müdafilerinin denizden hiçbir bağlantısı kalmamıştı.
Gelinen son durumda ; Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medîne ile Yemen dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi
Şerif Hüseyin’in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid’in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir demiryolu rayı söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyor ve kızıldenize attırıyordu.(Çabuk çürüsün –işe yaramasın diye). . Böylelikle Medîne’yi Suriye’ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu, şehre erzak ve silah sevkiyatı engellenmiş oldu. Aynı zamanda telgraf telleri de tahrip edilerek payitaht İstanbul’la iletişim tamamen kopartıldı.Yani Medine Çölde düşmanla kuşatılmış bir adaydı artık.
Sultan Mehmed Reşad’ın 4 Temmuz 1918’de vefat etmesi üzerine Osmanlı tahtına Sultan Mehmed Vahideddin çıktı (Son -Kılıç Kuşanma Töreni-Taklid-i Seyf-) Yeni padişahın tahta çıkışı Medine’de de istasyon binası önünde resmi bir törenle kutlandı. Bayrakların gölgesinde padişahın ilk ordu emri olan iradesi (İrade-i Seniyye) okundu. Özetle ; “..Senelerden beri bir zorluklar içinde Osmanlı ve İslâm tarihine Hânedanım için şanlı sayfalar ilâve eden siz, aslanlar yurdunun kahraman yavrularına şahane memnuniyetimi beyan eder ve bu uğurda hakkın rahmetine kavuşarak er meydanlarında can vermiş olan şehitlerimizi saygıyla hürmetle anarım…”
1918 yılının başlangıcı itibariyle Faysal’ın orduları Ölü Deniz’in güneydoğusuna harekât için hazırlıklara başladı. 3 Ocak 1918’de Ebi’l Lesen, 14 Ocak’ta Tüfeyle ele geçirildi. 21 Mart’ta General Allenby, Amman’a doğru hareket edince Osmanlı orduları Amman’a çekilmek durumunda kalmıştır.

19 Eylül 1918’de Allenby Genel Büyük taarruza geçip kuzeye doğru harekete geçince Faysal, Dera-Maan ve Dera-Amman arasında tren yoluna saldırılarına devam etmiş, Maan’daki Osmanlı orduları ise çatışarak geri çekilmişlerdir. İngiliz  ordularının sağından paralel şekilde devam eden Şerif’in birlikleri 1 Ekim 1918’de Şam(Dımaşk)’a ulaşarak ele geçirdiler. Fahreddin Paşa elinde kalan az sayıdaki kuvvetle hem bu çöl yolunu hem de Medine’yi müdafaaya devam etti. Fakat Hicaz demiryolunun Medine’ye yakın olan Tebük-Medâin arasındaki Müdevvere İstasyonu’nun düşman eline geçmesinden sonra Medine Kalesi yakın mesafeden de isyancılar tarafından kuşatıldı. Hiçbir yerden yardım alamaz duruma gelen şehirde kalmış olan halk ve asker arasında açlık ve hastalık hüküm sürmeye başladı. Bu güç şartlara rağmen Fahreddin Paşa şehrin müdafaasını sürdürdü

Şerif Hüseyin kuvvetleri, İngiliz ordusunun arkasından Kudüs’e doğru ilerlediği sırada, (2 Kasım 1917). Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağına dair "Balfour Beyannamesi" yayınlanmışken bu sefer de 1918 yılı mart ayında söz konusu beyannamede biraz değişiklik yapılarak yeniden Türk kıtalarına dağıtılmış olduğu anlaşılmıştır. Broşürde özetle Rusya savaştan çekilmesine rağmen hala Türklerin savaşmasını eleştiriyor ,Filistinde Bir Yahudi kolonisi kurulacak ancak Mısır daki gibi özgür olacaktır.İstanbul ve Anadolu Türklerde kalacak ama Bağımsız Ermenistan kurulacak diyor fakat kendi içinde çelişki ve aldatmacalarla doluydu. düşman Şerif Hüseyin’den sonra Türk halkını da kandırmaya çalışıyordu. Demiryolu bağlantısının 1918 Mart ayı sonunda tamamen kesilmesine ve tüm diğer tedbirlere rağmen Medine bir türlü işgal edilemiyordu. İngilizlerin beyanname entrikası üzerine askerin moralini muhafaza etmek için Fahrettin Paşa da bir karşı beyanname yayınlamıştır. "Balfour Beyannamesi"adıyla yayınlanan bu İngiliz belgesinde İngiliz hükümetince  Filistin’in ortasında bir Yahudi devleti kurmak istiyorlardı.
Gene bu esnada Rusya’da ihtilal sonucu iktidarı ele geçiren Bolşevikler Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bilhassa Suriye ve Irak’ın paylaşılmasına dair, 16 Mart 1916’da İngiltere ve Fransa arasında yapılarak,sonradan Rusya ve İtalya tarafından da iştirak edilmiş bulunan Sykes-Picot gibi gizli antlaşmaları neşretmişlerdi.Hem Balfour hemde Sykes-Picot ‘un yayınlanması Hicazda isyanı yürüten Şerif Hüseyin ve asi şürekası zor durumda bırakmıştı.Ancak isyan  olayı çığırından çıktığından geri dönüşü olamayacaktı.
Kanal Harekatlarının felaketle sonuçlanmasıyla ,gelişen İngiliz-Asi saldırıları neticesinde 4,7 ve 8. Orduların dağılmasıyla ,Hicaz ve Bağdat’tan sonra , Küdüs Filistin ve Şam da elden çıkmış ve en yakın Osmanlı kuvvetleri Medine`den 1300 km. uzakta kalmıştı.

Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni   ../..

14 Ocak 2017 Cumartesi

Biyografi : 2 , ÖMER FAHREDDİN(TÜRKKAN) PAŞA



FAHREDDİN PAŞA BİYOGRAFİSİ -1 :
(1868,Ruscuk  (Bulgaristan) - 22 Kasım 1948, Eskişehir yakınları )
1868 yılında Bulgaristan'ın Rusçuk şehrinde doğdu. (Ruscuk o dönemde ,Osmanlı Devletinin  Tuna vilayetine bağlı bir sancak idi). Asıl adı Ömer olan Fahreddin Paşanın babası Tuna Vilayeti Posta ve Telgraf Müdürü Mehmed Nahid Efendi, annesi Bali oğullarından (Akıncı ailesi, Malkoçoğullarından) Fatma Adile Hanım’dı. Soyadı kanunundan sonra “Türkkan” soyadını alan Fahreddin Paşa, babasının yanında görevli olan Fransız mühendislerinden Fransızca ve matematik dersi aldı.
1877-1878 (93 harbi) Osmanlı-Rus savaşlarından sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi. ( Rumeli vilayetleri işgal edildiğinden ) İstanbul’a geldiğinde henüz 9 yaşındadır. 17 yaşındayken başladığı Harbiye’ye başladı. Babasının aldığı fotoğraf makinesinin etkisiyle  Pera (Beyoğlu) da Febüs fotoğrafhanesinden dersler aldı.  1888’de İstanbul Harp Okulu’nu, 1891’de “Erkân-ı Harbiye’yi bitirdikten sonra 1891'de kurmay yüzbaşı olarak Osmanlı ordusuna katıldı. Fahreddin Paşa sırasıyla : Erzincan , İstanbul, Tekirdağ, Edirnede çeşitli askeri görevlerde bulundu. . Erzincan’da iken  4. Ordu Müşiri Zeki Paşa’nın yeğeni, Süvari Ferik Ahmet Paşa’nın kızı Ayşe Sıdıka Hanımefendiyle (1884-1959) 1900 yılında evlenmiştir.
1906 da Türk-Rus sınırı Tahdit komisyonunu Başkanlığı görevindeyken Yarbay’lığa(Kaymakam) terfi eder. 1908'de Meşrutiyet'in ilanından sonra, İstanbul Selimiye'deki 1. Nizamiye Tümeni Kurmay başkanlığına tayin oldu. 1910'da Kurmay Albay (Erkanı Harp Miralay)lığa terfi ederek Tekirdağ'daki 2. Kolordu kurmay başkanlığına getirilir. 1911 yılındaki Türk-İtalyan harbi (Trablusgarp) gibi çarpışmalarda bulunduysa da, adını duyurması Balkan Harbi sonrasında oluyor. Balkan harbinde, Çatalca savunmasındaki başarısıyla  dikkati çekti. 2.Balkan Harbinde de 22 Temmuz 1913’da Enver Paşa öncülüğünde Edirne'ye giren ilk askeri birliğe komutanlık etti.
Birinci Dünya Savaşı’na girildiği zaman Miralay(Albay)  rütbesiyle 4. Ordu’nun , 12. Kolordu kumandanı olarak Musul’da görev yapan Fahreddin Paşa, 1914’te Mirliva(tuğgeneral)liğe terfi etti. 1915 ‘te Dördüncü Ordu komutanı olarak vekaleten  tayin olunan  Paşa, Urfa, Zeytun, Haçin ve Musa dağı Ermeni isyanlarını bastırmakla  hem de tehcire tabi tutulan Ermeniler'i bölgeye  yerleştirme işiyle görevlendirildi. Sonrasında Musul ve Halep görevleriyle yine Mezopotamya bölgesinde bulunuyor.
Arabistan yarımadasındaki hareketlenmeler üzerine yeni görev yeri Hicaz olarak tayin edildi. 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa, 28 Mayıs 1916’da Fahreddin Paşa’yı Medine’ye gönderdi
 Hicaz bölgesinde isyan ederek İngilizlerle birlikte harekete geçen Şerif Hüseyin’le mücadele etmek için gönderilen Fahreddin paşa, Medine’ye ulaştıktan sonra Şerif Hüseyin ve dört oğlu, 3 Haziran 1916’da Medine çevresindeki demiryolunu ve telgraf hatlarını tahrip ederek  isyanı başlatmışlardı. Hicaz ve Medine hakkındaki raporunu Şam’da bulunan Cemal Paşa’ya ilettikten sonra Medine civarındaki Karakol ve tren hatlarına  yapılan  saldırılarına karşı hazırlıklara girişti. Artık Cihan harbimizin  “Plevne” si sayılan Fahreddin Paşa’nın  şanlı Medine müdafaası dönemi başlamıştır.
MEDİNE MÜDAFAASI YILLARI-2 :
Fahreddin Paşa 5 ve 6 Haziran gecesi Medine civarında/çevresinde  irtibat ve istasyon görevi gören  ileri karakollarımıza  saldıran Şerif Hüseyin’in güçlerini Fahreddin Paşa, geri püskürttü.
Durumun ciddiyetini anlayan Genel kurmay, Fahreddin Paşa’yı, yeni birliklerle  takviye edilmiş Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanlığı’na  getirdi. (15 Temmuz 1916)
Fahreddin Pasa, elinde bulunan son derece kısıtlı imkânlarla Medine'yi iki yıl yedi ay  müdafaa edeceği dönemde Medine’nin yerli halkıyla birlikte Arabistanlı Lawrence’ın da bulunduğu Şerif Hüseyin birliklerine karşı adeta destan yazacaktır. Önce Medine ve çevresinde bir güvenlik hattı oluşturmak için Asar Boğazı, Bi'r-i Derviş, Bi'r-i Abbas ve Bi'r-i Reha mevkilerini asilerden temizledi. 29 Ağustos 1916'da Medine çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet hattı meydana getirdi.
 Fahreddin Paşa Medine’de bulunduğu sürece adalet içinde  ve yerli halkı küstürmemeye özen göstermiş  , kurduğu özel bir  komitenin müsaadesi olmadan  herhangi bina askeri amaçla da   istimlâk edilmiyordu .Fahreddin Paşa, tarım alanlarına ve Medine hurmalıklarına hiç zarar verdirtmedi. tarlalara ve hurmalıklara büyük itina gösterdi, ayrıca 6 ton buğday ektirdi , su kuyuları açtırarak yöre halkı ile bütünleşti. Fahreddin Paşa Medine`de imar faaliyetlerinde de bulunmuştur. Peygamberimizin türbesi çevresinde, bitişik ve sık dükkan ve binaları yıktırarak demiryolu istasyonundan türbeye kadar uzanan geniş ve düz bir yol yaptırmıştır.
( Ömer Fahreddin Paşa, sadece Hicaz Seferî Kuvvetler Kumandanı değil aynı zamanda Medine-i Münevvere’nin vekâleten “Muhafızlığı”nı da yapmıştır.” Kâinatın Efendisi’nin mübarek Şehri’nin  müdafaa” sı  Kıyamete kadar unutulmayacak bir destan olacaktır .) 
İngilizlerin "Çöl Kaplanı"nı adını verdiği Fahreddin Paşa askerleriyle de çok ilgilenir morallerini yüksek tutmaya çabalardı :
-‹‹Bir kıtayı teftiş ederken, kıtanın en başındaki eri, herkesin gözü önünde kucaklar, öper ve bu kucaklama, kumandan tarafından bütün kıta erlerinin aynı şefkatle sarılma edildiğinin sembolik ifadesi olurdu. .››(ALINTI : 4. Ordu Kurmaybaşkanı Ali Fuad Erden)
Fahreddin Paşa, her sabah Harem-i Şerif`in hademeliğini yapar, kefene bürünerek ve başına beyaz sarık sararak Peygamberimizin türbesini kendi eliyle siler süpürürdü. O, Ravza-i Mutahhara`nın hizmetkârı ve muhafızıydı.
Yeni Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa, Fahreddin Paşa ve Medine Muhafızı Basri Paşa, Medine Telsiz Telgraf İstasyonu’nun temel atma törenine giderken

 Fahreddin Paşa diğer Hicaz şehirlerinin bir bir düşmesinden (Cidde –Mekke – Taif –Yenbu )  dolayı Medine’nin boşaltılmasına şiddetle karşı çıkarak ,savunmaya devam  etmiş ancak yağma ihtimaline karşı da Ravza’da bulunan “Kutsal Emanetleri” İstanbul’a göndermiştir.(14 Mayıs 1917)
Medine Müdafiilerinin Erzak ve mühimmatı iyice azalınca  Fahrettin Paşa meşhur ”çekirge “ talimatını yayınlayarak askerlerinin içerisinde bulunduğu şartlar her gün biraz daha zorlaşmasına rağmen  maiyetindeki subay ve erleriyle birlikte  sabah namazını Mescid-i Nebevi‘de edâ ettikten sonra Peygamberimizin kabrine gelir ve mübarek  huzurunda "Ya Rasulullah!. Son neferimize varıncaya dek şehid olmadıkça senin mübarek bedenini düşman eline teslim etmeyeceğiz..." yemin eder.
Hicaz bölgesinin düşman eline geçmesine rağmen düşman Medine-i Münevvere‘ye asla giremez. Fahreddin Paşa, maiyetindeki  Mehmetçikle emperyalist güçlere karşı destanlar yazıyordu.
Yiyecek ihtiyacını dengelemek için ve Medine halkından isteyenlerden kalabalık bir kafileyi de Şam’ a yolcu ederek tasarruflu bir şekilde uzun süreceği belli olan mücadelesine yine devam etmiştir.Ancak 1917 yılından itibaren Medine Hicaz da savunulan tek nokta haline gelecektir.
Hicaz Kuvve-i Seferiyesi kumandanı Fahreddin Paşa, kumandası altında yararlılık gösteren birliklerden 42. Alay sancağına, Mescid-i Nebevi'de merasimle "muharebe madalyası" takıyor
Fahreddin Paşa ve askerleri bir taraftan düşmanla, diğer taraftan açlık ve hastalıkla mücadele ederken, Kanal Harekâtı felaketle bitmiş, Filistin ,Şam ve Bağdat elden çıkmış ve en yakın Osmanlı kuvvetleri Medine’den 1300 km. uzakta kalmıştı. 
Bir süre sonra da Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı (30 Ekim 1918). Mütarekenin 16. maddesine göre  Fahrettin Paşa’nın Şerif Hüseyin’e ve İngiliz birliklerine teslim olması isteniyordu.Fahreddin Paşa zaman kazanmak için, kendisine bu emri getiren Osmanlı subayına padişah emri ve şeyhülislam fetvasının gerektiğini söyleyerek  red eder.Bir süre sonra hem padişah, hem şeyhülislam fetvası içeren ikinci bir “teslim olun” emri kendisine tebliğ edilir. lakin paşa bu emri de “padişahın İngiliz baskısı altında verdiği” mesnediyle yine  Medine’yi düşmana teslim etmez.Ancak Kurmay heyetinin de baskısını da  kabullenemeyen Fahreddin Paşa, “Ravza-i mutahhara” da  bir medreseye gitti ve buradan çıkmayacağını  söyleyerek silahlarını -düşmana vermektense- buraya bırakır.Yapılan anlaşmayla Medine,  Paşanın rızası dışında 13 Ocak günü teslim edilir. Medine ahalisi ve kahraman Türk askeri paşa’nın bütün bu direnişini gözyaşları içinde ve gurur duyarak seyreder.
Fahreddin Paşa her taraftan düşmanla çevrili olduğu halde Haziran 1916 başından Ocak/ 1918 ‘e kadar tam 2 yıl 7 ay 5 gün Peygamberimizin mezarını İngiliz ve Fransız topçuları ile takviye edilmiş asi Arap aşiretlerine  karşı savundu. ( Mondros Mütarekesinden sonraki kısmı 72 gündür)
FAHREDDİN PAŞA BİYOĞRAFİSİ-3 ;
Medine’yi teslim etmek zorunda kalan Paşa, 27 Ocak1919 ‘da savaş esiri olarak Yenbu`da bir İngiliz destroyerine bindirilerek Mısır’a götürüldü. 6 ay Kahire`de İngilizlerin Kasır-el-Nil kışlasında tutuklu kalmıştır. 5 Ağustos’da Malta’ya Savaş suçlusu olarak sürüldü. Malta’nın Fort Salvatore kışlasında 2 yıl 33 gün tutuklu kaldı.( 8 Nisan 1921’ e kadar).  Bu süre zarfında İngilizce öğrendi ve İngilizlerin zorlamasına rağmen sırtındaki üniformayı çıkarmadı “Ben bu elbiseyi Harbiye’den mezun olduğumdan beri çıkarmadım” diyerek sürgün boyunca üniformalı bulundu.
Sürgün sırasında İstanbul’da vazife yapan ve savaş suçlularını yargılamak için işgalci kuvvetlerin kurdurduğu Nemrud Mustafa Divân-ı Harbi diye isimlendirilen mahkeme tarafından –gıyaben-ölüme mahkum edildi.
Ankara hükümetinin çabaları ile  İstanbul`dan buraya getirilen diğer savaş suçlularıyla birlikte kurtarılmıştır .8 Nisan 1921’de Malta’dan kurtulan Fahreddin Paşa,  İtalya(Roma), üzerinden Almanya’ya (Berlin) gitti.. Berlin’de karşılaştığı Enver Paşa’nın daveti üzerine
Rusya ‘ya (Moskova) gitti ve İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı Kongresi’ne katıldı(=Rusya Müslümanları kongresi). Daha sonra Batum üzerinden gelip Sarp(Maradit)  sınır kapısından Türkiye’ye girdi(Doğu Cephe Komutanlığı sahası-Kars /Ardahan  ). 2 Ağustos 1921’de Kazım Karabekir Paşa, tarafından merasimle karşılanan Fahreddin Paşa, Kars`taki 12. Tümen`le Fahreddin Paşa, Sakarya Savaşı`na katılmak üzere 20 Ağustos 1921 de Erzurum`dan Ankara’ya – Batı Cephesine -hareket  etmiş ise de, Sakarya Savaşı 23 Ağustos 1921 de başlamıştı. Bu tümenle ortalama 1200 km lik karayolunu katederek Ankara’ya geldiklerinde  ise Sakarya`da savaşı kazanılmış bulunuyordu.( 24 Eylül 1921’de Ankara’ya geldi )   Batı Cephesi karargahında Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ile görüşerek  askeri bir görev talep etmiştir. ( Söz konusu Kafkas  tümeni 1922 de Büyük taarruz ve Başkumandan Meydan Muharebesine ancak katılabilecektir) Güney cephesindeki Fransızlara karşı savaşan Türk kuvvetlerini birleştirmekle görevlendirildikten sonra, Fransızlarla Ankara antlaşmasının imzalanmasından(20 Ekim 1921) sonra; TBMM Hükumeti tarafından  9 Kasım 1921’de Afganistan elçiliğine tayin edildi .
Fahreddin Paşa Afganistan Bayrağına, Afganistan Kralı Emanullah Han Türk Bayrağına sarınmış durumda.
Fahreddin Paşa  Kabil’deki Büyükelçilik görevindeyken, Türk – Afgan dostluğunu geliştirdi,Kızıl orduyla(Ruslarla)  çarpışan ,Başkırdıstan Cumhurbaşkanı Zeki Velidi Togan’ a çeşitli yardımlarda bulundu. 12 Mayıs 1926’da Türkiye’ye dönen Paşa, 31 Aralık 1929’da memuriyet hayatına başladı. Önce Askeri Yargıtay Divanı Üyeliğine, ardından Askeri Yargıtay Divanı İkinci Başkanlığına tayin edildi. 5 Şubat 1936’da Korgeneral'likten emekli oldu.
Fahreddin Paşa, soyadı Kanunuyla(1935)  “Türkkan” soyadını aldı. Hakkında bir çok kitap yazılmıştır. Gazi Mustafa Kemal  Atatürk, Fahrettin Paşa, için “Daha sağlığında adını tarihe altın harflerle yazdırmış kumandanımızdır” der. Tarihe “Çöl Kaplanı, Medine Kahramanı “ olarak geçen  Fahrettin Paşa’ya düşmanları bile saygı göstermiştir.
 22 Kasım 1948’de trenle; İstanbul’dan  Ankara’ya giderken, Eskişehir yakınlarında kalp krizinden vefat etti. Vasiyeti üzeri Rumelihisarı’ndaki Aşiyan Mezarlığında toprağa verilmiştirKabrinin kitabesinde : “1914-1918 Birinci Cihan Harbi’nde Medine’nin Kahraman Müdafii Ömer Fahreddin Paşa, burada yatıyor” yazmaktadır
Ömer Fahreddin Paşa(TÜRKKAN) ,askeri başarılarının yanı sıra 60 yıllık bir fotoğraf arşivine de sahipti. Çanakkale’den Kars’a, Medine’den Malta’ya ve Kabil’e kadar biriktirmiş olduğu 300 seçme cam negatif, çocukları tarafından İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'ne bağışlanmış ve teslim edilmiştir. Fahrettin Paşa’nın Üç oğlu, bir kızı vardı. Oğulları Em. General Mehmet Selim , Em. General Mehmet Orhan ve Y. Makine Mühendisi olan küçük oğlu Ayhan Türkkan Hava Yedek Subay iken şehit düşmüştür(1955). Kızı’nın adı Suphiye Türkkan’dı.
Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni(13.01.2017)

http://rifatgunday.blogspot.com/2017/01/fahreddin-pasanin-medine-mudafaasi-1.html

http://rifatgunday.blogspot.com/2017/01/tarihimiz-ve-olaylar-3-fahreddin.html

19 Aralık 2016 Pazartesi

Tarihimiz ve Olaylar -2 : İLK KURŞUN

İLK KURŞUN
İstiklal Savaşımızda, işgalcilere atılan “İlk Kurşun” anlamlıdır. Aslında her şeyin ilki önem taşır. Hele 30 Ekim 1918 den sonraki mütareke döneminde, halkın umutsuz olduğu bir zamanda, vatan ve millet aşkıyla atılan kurşun çok daha anlamlıdır.Tarihsel manada da her şeyin ilkleri, yeni bir dönemin, hareketin, oluşumların veya olayların başlangıcı anlamını taşımaktadır. Çünkü ilk darbeyi vuran, arkadakilere cesaret verir ve derhal kitlesel bir hareketin sebebi olur. Bir başka deyişle böyle dokunuşlar,  kaybedilmekte olan bir muharebeyi kazandırır, savunma ve taarruzları olumlu yönde etkilerler. Bu yüzden İstiklal savaşımızın “İlk Kurşun “ deyimleri hemen her bölgede kendine bir karşılık bulmaktadır. Peki her yerde “ilk kurşun “ olması mümkün olabilir mi ? Terimsel olarak doğru olmakla birlikte kavramsal (yer ve kronoloji ) yönden doğru olmayabilirler.

İstiklal Savaşımızdaki “İlk Kurşun”lar (Bireysel anlamda ) : Dörtyolda(Mehmet Çavuş), İzmir’de(Hasan Tahsin)  ve Kahramanmaraş’ta (Sütçü İmam) atılmıştır. “İlk Kurşun” savaşları (çoğul-cephesel anlamda) ise; Ödemiş (İlk Kurşun köyü), Ayvalık (İlk Kurşun tepesi) olarak bilinen yerlerde atılmıştır. Aslında bu tanımlamaların  hepsi doğrudur, fakat kronolojik ve yön olarak düzenlemesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durumu İstiklal Savaşımızın  evrelerin den yola çıkılarak düzenleyelim, açıklayalım.
MÜTAREKE DÖNEMİ
İstiklal Savaşımızın evreleri; 1) Mütareke evresi (30 Ekim 1918 - 19 Mayıs 1919) Bu evrede halk umutsuzca işgalleri izlemektedir. Ancak sınırlı ölçüde karşı koymalar ve direnişler vardır
2) Hazırlık evresi; (19 Mayıs 1919-23 Nisan 1920) En önemli husus bu evrede (Sivas Kongresi Kararlarıyla) batı cephesinin hayata geçirilmesidir.
3 )Mücadele dönemi (23 Nisan 1920 -11 Ekim 1922) Mücadele için Milli İrade oluşmuş ve onun tezahürü Milli Ordu düşmanla savaşmayı galibiyetle sonuçlandırmıştır.
Yukarıda açıklanmaya çalışılan “İlk Kurşun” olayları hep birinci evrede yani mütareke döneminde, silahların toplandığı, orduların lağvedildiği ve işgallerin uygulandığı dönemde olması hem o dönemi yaşayan halkımız hem de tarihimiz için önemlidir.
Genellikle İstiklal Savaşımızla ilgili yazılarda ilk kurşunun İzmir’de Yunanlılara Hasan Tahsin (asıl adı Osman Nevres) tarafından atıldığı söylenmektedir. Hasan Tahsin önemli bir kişidir ve kahramanca bir iş yaparak tarihe geçmiştir. Ancak Hasan Tahsin’in attığı  “ilk kurşun”  İstiklal Savaşımızın değil, Batı Cephesinin ilk kurşunudur (15 Mayıs 1919). Yani Tüm İstiklal Savaşını anlatan ” ilk kurşun”  değildir. Bunu anlatabilmek için tekrar mütareke döneminin başlangıcı olan 30 Ekim 1918 tarihine dönelim.
İtalyanlar, 6-7 Kasım 1918 tarihleri arasında Bodrum  Antalya, Konya, Marmaris, Fethiye ve Kuşadası'nı işgal ettiler. Fransızlar, 4-5 Kasım 1918 tarihleri arasında İskenderun, Hatay, Dörtyol, Payas, Mersin ve Adana istasyonlarını işgal ettiler. İngilizler, 9 Kasım 1918 de Musul’a ,sonraları  ise Maraş, Antep, Merzifon, Urfa, Afyon, Samsun, Çanakkale, Bilecik, Eskişehir, Kars ve Batum'a kuvvetlerini yerleştirmeye başlamıştır. Sonraları  İngilizler Urfa, Maraş, Antep'i  Fransızlara bırakmışlardır. (Bunun sebebi ,emperyalist paylaşım anlaşmalarıdır)
İtilaf Devletleri Türk Milletine gözdağı vermek için aslında “ölümü gösterir gibi” gösterişli ve çalımlı hareketler düzenlemişlerdi. Mesele Birleşik filo İstanbul ve İzmit çevresinde askeri teçhizat üreten tesisleri bombalamış, dev toplara sahip gösterişli denizaltıları halkın görebileceği Galata köprülerinin yanına demirlemiş, bazı vatanseverleri de tutuklamış,  bazılarını da kurşuna dizerek şehit etmişlerdir.
Galata Köprüsünde dev toplu İngiliz M-1  Denizaltısı
Güney Cephesinde Fransızların Güney Doğu Bölgesine yerleşmesiyle olaylar başlamıştır; Halkın önceleri sulh zannettiği mütarekeden nahoş olaylar çıkmıştır.
Ermeniler ise İngiliz ve Fransız teşvikiyle, Doğu Anadolu'da büyük bir Ermeni devleti kurmayı amaçlayarak ilk fırsatta istedikleri şehirleri işgal etmeye başlamışlardır. (Yaklaşık 1 yıl kadar sonra da Yunanlıların sahneye sürülmesiyle güya Yunanlılarla Ermeniler atlarını karşılıklı olarak Kızılırmak’ta sulamak için anlaşmaya varmışlardı ama daha ilk cephede-Doğu cephesinde Kazım Karabekir Paşa bu hayalin birinci tarafını silecektir). Ayrıca Fransızlarla da birlikte 8. Ordularında görev almak suretiyle bölgeye gelmişlerdi. (Fransız ordusunda Ermeni asıllı lejyon birlikleri kurulmuştu). Böylece güneyden kuzeye Rusya Ermenileriyle güya birleşecek büyük Ermenistan hayaline kapılmışlardı.(!)

İSTİKLAL SAVAŞIMIZIN HENÜZ GÜNEY CEPHESİ YOKTU
Güney cephesinde Fransızlar ve İngilizler nüfus taşıma işlerine de girmişlerdi. İngilizler Irak bölgesinden (İşgali altındaki şehirlerden) bazı etnik-azınlık toplulukları Bitlis-Siirt bölgesine, Fransızlar’da daha önce Osmanlı hükümetince Suriye ve Lübnan’a göç ettirilen Ermenileri başta Dörtyol olmak üzere yörenin diğer şehirlerine nakledip yerleştirdiler. Kısa sürede Dörtyol’a taşınan Ermeni nüfusu on beş bine ulaşmıştır. Bütün bunlara ilaveten Ermenilerin Fransızlar desteğinde, bölgeyi işgal edeceği söylentilerinin yayılması halkımızı tedirgin etmeye yetmişti. Gerçekten de Fransızlar İskenderun’a sürekli asker çıkararak Halep’e ve Adana’ya yollamaya başlamışlardı. 6 aralık ta Kilis işgal edildi. Pozantı işgalinden sonra 11 Aralık 1918’de, Dörtyol’u işgal ederken, bu işgalde dört yüz Ermeni’den oluşan bir Fransız taburu da yer alıyordu. Bu işgaller Mondros Ateşkes Antlaşması’na aykırıydı ama işgalciler sahip oldukları güçle pervasızca Anadolu’ya üşüşmüşlerdi.

Dörtyol’u işgal altına alan Fransız birlikleri (ki çoğunluğu Ermeni lejyonerlerinden oluşuyordu) Türkler’e ait on iki evi basarak eşya ve paralarını gasp etmiş, bir kadını boğazından yaralamış ve Osmanlı jandarmasını –anlaşma uyarınca- Dörtyol’dan sürmüşlerdi. Ermeni şiddet hareketlerinin daha önceleri Türkler arasında yol açtığı hoşnutsuzluk, Dörtyol, Adana ve havalisini işgal eden Fransızlar’ın, işgal esnasında birliklerinin içinde Ermeniler’e yer vermeleri ve bunların işgal ve istilalarında hakaret, gasp ve yaralama olaylarına girişmeleri, Türk ve Müslüman halkın, öncelikle Ermenilere ve dolaysıyla da esas muhatap Fransızlara da sert tepkiler hatta direnç göstermesine yol açmıştır.
İSTİKLAL SAVAŞIMIZIN İLK KURŞUNU
İşgalin Bölgede yayılmaya başladığı aralık ayının ortalarında, Fransızlar (aslında Ermeniler), Dörtyol’un Özerli Köyü’ne saldırdılar ve halka hakaret ettiler, bazı evleri yağmaladılar. Bu kötü tutum ve hakaretlerine tahammül edemeyerek karşı koyan Özerli Köyü İhtiyar Heyeti’nden Muhtar Şeyhmuszâde (Şeyh Musazâde) Mehmet Ağa ile üye Abdülkadir Ağazâde Yusuf Ağa’yı, elleri bağlı olarak, sevk ettikleri Fransız İşgal Komutanı’nın kapısı önünde, süngü ile şehit ettiler. Fransızların yine Türklere ait bazı malları da gasp edip zorla almaya kalkmaları üzerine, bu duruma daha fazla dayanamayan Mehmet Çavuş, saldırganlara müdahale ederek, kavgayla karışık darp ederek Karakese Köyüne kaçtı. Mehmet Çavuş mütarekeyle yeni terhis olmuştu ve asıl adı Koca Ömer Oğlu Mehmet Kara idi. Ermenilerin bu olayı Fransızlara bildirmesi üzerine, de takviye alan bir müfreze Fransız ve Ermenilerle birlikte Karakese Köyü´ne karşı taarruza geçti.













9 OCAK 1922 de Kurtulan Dörtyol'da  9 Ocak 1944 'de yapılan "İlk Kurşun Anıtı" ve Mehmet Çavuş
Karakese ve çevre köylerin halkı, Fransız ve Ermenilerin zulmüne uğramamak için, Dörtyol ve Özerli’ye giden yolları taşlardan öbekleyerek siperler hazırlayarak, kendilerini savunmayı kararlaştırırlar. Karakese köylüleri, Özerli köyünün durumuna düşmemek için hazırlıklı olarak Mehmet Çavuş’un etrafında toplanmışlar ve basit siperlerde mevzi almışlardı. Karşıdan Fransız müfrezesi görününce; İlk önce Mehmet Çavuş silahını doğrulttu, tetiğe dokundu ve ilk saldırganı devirdi. Artık ilk çatışma gerçekleşmiş, muharebeye giren bu ilk milislerimiz on –on beş kadar düşmanı vurarak öldürmüşlerdi.(19 Aralık 1918). İşte bu İstiklal savaşımızda düşmana karşı ilk mukavemeti yani ilk kurşunuydu. (Bkz. 29.01.1992 Tarihli ATASE belgesi ). İstiklal Savaşımızın bu “İlk Kurşunu”, mütarekeden 50 gün sonra, Hatay Dörtyol’un kahraman yiğidi Mehmet Çavuş (Kara) ve alelacele oluşturduğu küçük müfrezesi tarafından atılmıştır. Karakese köyünden, aniden böyle beklemedikleri bir mukavemet görüp şaşkına dönen Fransız müfrezesinin kalanları geri çekilerek, Dörtyol’daki karargahlarına geri dönmüşlerdi Bundan sonra teşkilatlanan Dörtyollular Kara Hasan adında Kuvayı Milliyecinin etrafında 400 civarında bir güçle çarpıştılar. İstiklal Savaşımızın başlamasıyla Gazi Mustafa Kemal Atatürk Başkanlığında toplanan Sivas Kongresi kararıyla Kuvayı Milliye Komutanlığına atanan Ali Fuat Paşa’ya bağlanıncaya kadar (25 Haziran 1920) bu durum böyle devam etmiştir. Türkiye’de, işgal güçlerine karşı, millî direnişi ilk başlatan da Dörtyol’daki teşkilât olmuştur.(Dörtyol ilçemiz düşman işgalinden 9 Ocak 1922'de kurtulmuştur.)
DİĞER “İLK KURŞUN”LAR:
1- İzmir’de İlk Kurşun
Yine o mütarekeye aykırı biçimde 15 Mayıs 1919 da, İngilizlerin istek ve desteğiyle Yunanlılar İzmir’i işgal ettiler. İşgalden bir gün önce Hukuk-u Beşer Gazetesinin Başyazarı Hasan Tahsin Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşayla birlikte halkı savunmaya davet ederek: “Ey bedbaht Türk! Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın? Artık kendini göster. Tekmil kardeşlerin Maşatlık Meydanındadır. Oraya yüz binlerle toplan…” Yunan işgaline destek amacıyla zaten İzmir Limanına Yunan gemilerinin dışında İtilaf donanması da gelmişti.
15 Mayıs 1919-İzmir’de sabahleyin önce Yunan gemilerinden Patris ve Atronitos isimli gemiler Pasaport iskelesine yanaştı ve bir grup Yunan Efzon Alayı karaya çıktı. Aynı anlarda Temiastokles gemisi Yunan Piyade Alayı'nı Punta iskelesine çıkardı. Bunların hedefi Kadifekale'ydi. Binlerce Rum (Osmanlı Vatandaşı) ellerindeki Yunan bayrakları ve çiçekler ile Kordonboyu'nu kaplamışlar, bir yandan bando çalıyor, bir yanda yerli Rumlar tezahürat yapıyorlardı. İzmir Metropoliti Hristostomos karaya çıkan Yunan Birliklerini takdis ediyordu. Takdis edilen İlk Yunan taburu hükümet konağına yaklaşınca : Hasan Tahsin kendine göre vaziyet alarak kalabalığın önüne çıktı. Gazeteci Hasan Tahsin yanında getirdiği tabancasının çekerek, ilerlemekte olan Yunan Birliğine tabancasını doğrultarak ilk ateşi bayraktar efzon askerine açarak vurdu. Sonrada yanındakini vurdu. H.Tahsin tabancasındaki tüm mermilerini düşman askerlerine karşı ateşlemişti. Yunan Alayı tarafından açılan karşı ateş ve ardından süngüleme sonucunda, Kordonboyu'nda kalabalığın önünde henüz 31 yaşındaki Hasan Tahsin'i şehit ettiler. Hasan Tahsin'in işgalci Yunan askerlerine sıktığı ilk kurşun, Türk Kurtuluş mücadelesinde diğer yerlere de örnek teşkil etti. Aydın ve Balıkesir'de işgale karşı direniş baş gösterdi. Çerkez Ethem Yunan işgaline karşı efeleri toparladığı gün Demirci Mehmet Efe de ayağa kalkarak; "Bir genç düşmana ilk kurşunu sıkmış, bundan sonrası bize düşer!" diyerek Direnişi yürütmüşlerdir.(Batı cephesi kuruluncaya kadar)


Ancak Hasan Tahsin’in (asıl adı Osman Nevres 1888, Selanik - 15 Mayıs 1919, İzmir) attığı bu kurşun tarihsel öneme sahip olmakla birlikte, İstiklal savaşının değil , Batı cephesinin “ilk Kurşun’u” daha doğrusu Yunanlılara atılan “ilk kurşun” olarak tarihe geçmiştir. (Sivas Kongresi kararlarıyla Kuvayı Milliye Komutanlığına atanan Ali Fuat Paşa ‘ya bağlanıncaya kadar(25 Haziran 1920) Yunan’a karşı direniş efeler , milisler ve gönüllü kuvvetlerle yürütülmeye çalışılmıştır.
2- Kahramanmaraş’ta İlk Kurşun
Mütarekeden sonra Güney illerimize yönelik Fransız işgali genişleyerek Urfa, Maraş ve Antep’i de kapsamına almıştı. 30 Ekim 1919 Perşembe günü sabahı De-Fontzine komutasındaki 2000 dolayındaki Ermeni-Cezayirli ve Fransızlardan oluşan birlik, yakınlarda bulunan bir diğer Fransız alayı ile de birleşerek Maraş’ı işgal ettiler. Fransız birlikleri marşlar söyleyerek, nümayiş yaparak Amerikan Koleji'ne yerleştiler. Memleketin en acı günlerinde işgalcilerin içinde Yerli Ermenilerinde bulunması Maraşlıları çok üzmüştü. (Halkı sırtından hançerleyen bu Ermeniler için Maraşlılar Ellik Gavuru ifadesini kullanıyorlardı) Maraşlıların “Ellik Gavuru “ dediği yerli Ermeniler, şehre giriş ve karargahlarına yerleşme sırasında aşırı taşkınlık ve tahriklerde bulunarak "yaşasın Fransızlar, yaşasın Ermeniler, kahrolsun Türkler" diye nümayişler yaptılar.
31 Ekim 1919 cuma günü Maraş Çarşısında Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir saldırgan asker ; "Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!" diyerek bağırıp kadınlara sataşarak peçelerini yırtarak açtı. Kadınların çığlığını duyan Çakmakçı Sait; "vay Gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!" diyerek Fransız -Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Ancak silahsız olduğundan, üzerine açılan ateşe karşılık veremeden ağır yaralanmıştır. Bu sırada mütecaviz olayları gören “Sütçü İmam “ ( adı imam olup sütçülük yapıyordu), yanında taşıdığı silahını çekerek ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, diğerini de yaralamıştır (ertesi gün ölecektir). Sütçü İmam Maraş’ı terk ederek ağabeyli köyüne kaçtı. Fransız-Ermenilerin saldırganlıklarını artırmaları üzerine yine bir başka imam olan Ulu Cami İmamı  Rıdvan Hoca'nın "Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede cuma namazı kılınmaz!" sözü, halkı Fransızlara karşı harekete geçirdi.7 Şubat 1973 tarihinde TBMM tarafından "Kahraman" unvanı verildi.Kahramanmaraş'ın Kurtuluş günü 12 Şubat'tır..
Kaleye saldıran Maraş halkı, içerideki Fransız askerlerini etkisiz hâle getirip yeniden Türk bayrağını dikti. Bunun üzerine Tarihteki meşhur Maraş Savunması başladı. Fransızlar 12 Şubat 1920 de Maraş’ı boşaltacaklardır.(Bu Şanlı direnişle Maraş İlimiz “ Kahraman” unvanı alacaktır.)

3-"Gazi" Şehrin İlk Kurşun'u : Antep Mondros'un ardından önce İngilizler tarafından (17 Aralık 1918), bundan sonra da Fransızlar tarafından (5 Kasım 1919) da işgal edilmiştir.Fransız ordusunda bulunan Ermenilerin taşkınlıklar yapması giderek Antep halkı tepki gösteriyordu.21 Ocak 1920 günü (2)Fransız Askerinin 10 Yaşındaki Mehmet Kamil'in annesini taciz etmeleri üzerine , genç yiğit taş atmış neticede süngülenerek şehit edilmişti."Şehit Kamil" olayı üzerine Antepdeki iş yerleri günlerce kapalı kaldı ve bölgede yoğun protesto ve tepkiler verildi. Antep savunmasını üstlenen "Şahin Bey" lakaplı Teğmen Mehmet Sait : ilk iş olarak Antep’teki Fransızlar, Kilis-Antep yolu ile ikmali sağlandığından Kilis-Antep yolunu Fransızlara kapattı.. Birçok silahlı yurtsever, Şahin Bey’in komutasnda Şahin Bey Kilis-Antep yolunu Fransızlara kapattı(Ocak 1921) Yaklaşık 200 kişilik fedaileriyle Tam donanımlı Fransız birliğini yok etti.(3 Şubat 1920).Bunu 18 Şubat'ta yine tam donanımlı bir Fransız birliğini yok etmesi izledi.Duruma öfkelenen Fransızlar Katma'daki üslerinden ; 8.000 Piyade ,400 araba,200 süvari,4 Tank , 1 Topçu Bataryası ,16 Ağır Makinalı büyük bir birliği yola çıkarmışlardı.İlk karşılaşma Kızılburun mevkiinde yapıldı ve Şahin Bey geri çekildi.(25 Mart 1920) Son çatışam Karayılan çetesinin de yardıma gelmesiyle Ulu Masera köprüsünde yaşandı.arkadaşlarını kaybeden Şahin Bey son kurşununu da düşmana attıkdan sonra şehid düştü.(28 Mart 1920).Şahin Beyin şehadetinden sonra da Antep'te savunma savaşları sürecek ve yaklaşık 10 ay süren ve 6 bin 317 vatan evladının şehit verildiği çatışmalar sürerken, yapılan bu fedakarlıklara karşılık TBMM, Antep'e 8 Şubat 1921'de "Gazi" unvanını verdi.GaziAntep'in kurtuluş günü 25 Aralık'tır.(Ankara Antlaşması)
4- URFA'nın İlk Kurşun'u : Urfa ' da önce İngilizler sonra da Fransızlar tarafından Ekim-1919'da işgal edildi.Fransızlar burada da Antep ve Maraş ta yaptıkları taşkınlıkları yapmaya ve ilave olarak Haçlıların kurmuş olduğu Urfa Kontluğunu diriltmeye yönelik işleri gündeme getirdiler.Urfa Kuvay-ı Milliye Komutanlığına tayin olan Jandarma Komutanı Yüzbaşı Ali Saip Bey(Ursavaş) 3 bin kişilik bir kuvvet meydana getirdi.Kuvay-ı Milliye Birliklerinin ; 9 Şubat , 28Şubat , 4 Mart ,10/11 Nisan çatışmalarında Fransızlara büyük darbeler vuruldu.En son şebeke boğazındaki muharebelerde Franszı ordusu Urfa'dan çekildi.11 Nisan Urfa'nı Kurtuluş Günüdür 12 Haziran 1984'te kabul edilen kanunla Urfa ilinin adının Şanlıurfa olarak değiştirildi.
5-Karadeniz'in İlk Kurşun'u 5.a) Teğmen Hamdi Bey'in mücadelesi : Mondros ateşkesine rağmen :Samsun bölgesinde Türklerin silahlandırıldığını iddia eden İngilizler 200 Kişilik bir askeri birliği Samsun'a ve 50 kişilik bir müfrezeyide Mezifon'a göndermişlerdi.Aslında asıl tehdit Kurtuluş Savaşı öncesi, çoğu Rum olmak üzere, elli kadar çete, Samsun sancağı içinde çetecilik yaparak Türk köylerini baskı altına almalarıydı.Hem asayişi bozan Rum Çetelerine , hem de samsunu bir nevi işgale gelen İngilizlere kızan 15.Tümen Makinalı tüfek takım komutanı Teğmen Hamdi Bey 17-18 Mart 1919 gecesi, Samsun’daki takımını alarak dağa çıkarak tepki göstermiştir.Sivrihisarlı Mülazım (Teğmen) Ahmet Hamdi(AKYER) birliğinin bütün erlerini, silah ve cephanesini yanına alarak Mahmur Dağı'na doğru Rum çetelerinin üzerine yürüdü. Bu durumdan kuşkulanan Rum Pontus çetelerinin liderleri İngilizlerden, büyük bir yaygara ile güvenliklerinin sağlanması için yardım istediler. 19 Mart günü Samsun açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisinden şehre 100 asker daha çıkarıldı.Bu olay Kurtuluş savaşının Karadeniz Bölgesindeki ilk kıvılcımı ve ilk direnişi göstermesi bakımından çok önemli bir olaydır. Bu olaydan sonra İngilizler dikkatle izlemeye başlamışlardı.Bu olay Mustafa Kemal Paşa'nın 9.Ordu bölgesine müfettiş olarak gönderilmesine sebep olacaktır.
5.b)Topal Osman Ağa'nın Mücadelesi : Topal Osman Ağa Milis yarbayı rütbesiyle terhis olup , Giresun'a dönmüştür.Topal Osman, Giresun Belediye Başkanı Dizdarzâde Eşref Bey'in sağlık gerekçesiyle görevi iâde etmesi üzerine (Aslında Pontus'çuların baskısıyla) geceleyin Belediye'ye arkadaşlarıyla yerleşir ve kendini belediye başkanı ilan ederek Fransız destekli Pontus'çuların planının bozar.Pontus'çular Fransız gemilerinin desteğinde 8 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Kızılhaç heyetini taşıyan bir Yunan gemisi Giresun´a gelir. Heyet 11 Mayıs 1919 tarihinde Taşkışla´ya beyaz renkli Yunan Kızılhaç Bayrağını asar, 5 Haziran 1919 Tarihinde ise Pontus bayrağını asarlar. 29 Mayısta Mustafa Kemal paşa ile görüşen Topal Osman Ağa artık hareketlerinde serbest olarakBu olaylar üzerine Osman Ağa , Harekete geçerek arkadaşları ile birlikte işgalcilerin bayraklarını indirip, yerlerine Türk bayrağını asarlar. 8 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Kızılhaç heyetini taşıyan bir Yunan gemisi Giresun´a gelir. Heyet 11Mayıs 1919 tarihinde Taşkışla´ya beyaz renkli Yunan Kızılhaç Bayrağını asar, 5 Haziran 1919 Tarihinde ise Pontus bayrağını asarlar. Bu olaylar üzerine Osman Ağa , Harekete geçerek arkadaşları ile birlikte işgalcilerin bayraklarını indirip, yerlerine Türk bayrağını asarlar ve Suçluları cezalandırırlar..Önce Giresun Taburu'nu kurar ve Pontus'çu çetelerle mücadelesine başlar.
6- Ayvalık ‘ta İlk Kurşun Savaşı

İtilaf Devletleri, İzmir’in işgalinden sonra (15 Mayıs 1919) , 19 Mayıs 1919'da Yunan işgalinin hududunu İzmir  sancağı ve  Ayvalık kazası olarak genişlettiler. Yunan Hükümeti 21 Mayıs 1919'da Rum  göçmenleri İzmir  Sancağı ile Ayvalık  Kazasına yerleştirmeye başladı. Ayvalık işgali için 26 Mayıs  1919 günü saat bir sıralarında bir İngiliz  torpidosu Ayvalık  Limanı'na geldi. Bunu müteakip bir Yunan  torpidosu ile bir Yunan  nakliye gemisi Dalyan Boğazı  dışına, diğeri de Gömeç karşısına geldi. Ayvalık  sahillerinde karaya çıkarak Küçük köy, Altınova, Kozak, Gömeç ‘ele geçirmeyi hedefleyerek ilerleyen Yunan  kuvvetlerine Yarbay Ali(Çetinkaya) komutasındaki 500 mevcutlu 172. Alay birlikleri silahla karşı koydu. (İlk Kurşun tepesinde) Fakat 172. Alay birlikleri üstün Yunan  kuvvetleri karşısında tutunmayarak Kazak istikametine çekilmek zorunda kaldı. Edremit kaymakamlığından ayrılan Köprülülü Hamdi Bey’in komutasındaki millî kuvvetler de Yunan çatışmalarına katılmasıyla Ayvalık cephesinde ordu ile halkın işbirliğini oluşturdu. Ayvalık’ın işgalinden sonra bölgedeki millî kuvvetler yavaş yavaş toparlanmaya başladılar. Bu şekilde süren çatışmalar sonucunda maalesef ,22 Haziran 1919 da Ayvalık cephesi düşmüştür.
7- Ödemiş’te İlk Kurşun Savaşı
İzmir’in işgaliyle Yunan İşgali Ege’ye yayılmaya başlamıştı. Ödemiş’te kurulan Kuvayı Milliye Birliği, yedek subay üsteğmen Ali Orhan (İlkkurşun) Bey komutasında 30 Mayıs 1919’da 15 yedek subay ve 15 jandarma eri Ödemiş’in batısındaki Hacı İlyas Köyü tepelerine ilk gelerek düşmana karşı mevzi tuttular. Sonra Ödemiş’ten Kayıkçıoğlu Molla Hüseyin ile birlikte 60 kadar milis, Başçavuş Sezai ile Kayaköy’den direnişe gelenler ve ertesi günü Yüzbaşı Tahir Bey 50 gönüllü ile beraber gelerek Kuvayı Milliyecilere katıldı. Doktor Mustafa Bey de Hacı İlyas Köyü’nün doğusunda bir sahra hastanesi kurarak, cephe gerisindeki hizmeti sağlamıştı. Tire - Ödemiş arasındaki Zincirlikuyu’da, Tire’den gelebilecek Yunan saldırısına karşı, 100 Ödemişli milisle önlem alan yedek subay teğmen Ahmet Şükrü Bey komutasındaki direnişçiler de eklenince direnişçilerin toplam sayısı 250’yi geçmişti. Bu arada Öğretmen Şeref Bey, Ödemiş-Bayındır tren yolunu tahrip etmek için bomba kullanmış ama başarılı olamamıştı. Sabah saatlerinde Yunan Taburu’nun saldırısıyla başlayan çarpışmalar, geç saatlere kadar Yunan taburunun ağır silahlarla yoğun olarak saldırısı ile sürdü Ancak, Ödemişli direnişçiler asla bulundukları mevzileri terk etmediler. Asıl Savaş 1 Haziran 1919 Pazar günü sabah başladı. İlk kurşun Cephesi Komutanlık Karargâhı, Taşlıtepe’deydi. Taşlıtepe, yörenin en yüksek kısmıydı. Sağ taraftaki Kayaköy dağları ve Kayaköy gediği, Kayaköy Jandarma Komutanı Başçavuş Sezai Bey tarafından tutuluyordu. Bayındır yönünden Hacı İlyas sırtlarına doğru avcı kolu düzeninden gelmekte olan Yunan askerlerini karşısına Molla Hüseyin ve adamları dikilmiş, çıkan çatışma sonucunda Yunan askerleri planlandığı gibi Derebaşı çukuruna doğru sürülmüştü Ancak, düşman Kayaköy’e hâkim tepelere yönelerek Koşu Durağı ile Meşeliler Tepesi arasında tekrar saldırıya geçti. Savaş direnişçilerimizin tüfek ateşiyle başladı, düşman tüfek, hafif ve ağır makineli tüfeklerle karşılık veriyordu. Savaş, üstün Yunan saldırıları ile akşama kadar devam etti. Tam mermileri tükenmek üzereyken zayiat verilmeden Çolak Ahmet Efe’nin tuttuğu Kayaköy tepelerine doğru geri çekilmeye başladılar ve Böylece “İlk Kurşun “Müdafileri Kayaköy’e çekilerek imha olmaktan kurtulmuşlardı.
Ödemiş halkının Hacı İlyas Cephesi’nde ilk kurşun savaşını başlatması ve Kuvayı Milliye’nin ilk vuruşmasını burada yapmış olması tüm Ege havalisine örnek olmuştur.

(Hacı İlyas köyüne İlk kurşun Anıtı’nın dikilmesi için, 1924 yılında karar verildi. Türk Ocağı tarafından anıt, şimdiki adı Anıttepe olan yere dikilmiş ve 1925 yılında İzmir Valisi İhsan Paşa tarafından açılmıştır. Kitabesi şöyledir ;
“BÜYÜK BİR HATIRA, MUKADDES BİR DERS, ULVİ BİR İŞARET. YUNAN İSTİLASINA KARŞI TÜRK’ÜN KALBİNDE PARLAYAN GÜNEŞİN ATEŞİ İLK DEFA BURADA ÖDEMİŞLİ KAHRAMANLARIN TÜFEKLERİNDEN ÇIKTI, DÜŞMANIN BAĞRINI YAKTI- 1335 ÖDEMİŞ”)                                            
25 Haziran 1920’de Batı Cephesine bağlanan Bölge ancak Büyük Taarruzdan sonra işgalden kurtulacaktır.(9 Eylül 1922)
Anadolu’nun işgaline karşı ilk kurşun Hatay’ın Dörtyol ilçesinin Karakese köyünde, Fransız askerlerinin tacizlerine dayanamayan Mehmet Çavuş tarafından Fransızlara karşı atılmış ve İstiklal Savaşımızın ilk kurşunu olarak tarihe geçmiştir. İzmir’in işgalinde de Hasan Tahsin Yunan bayrağını taşıyan askeri vurmuştur. Ayvalık’ta da Ali Çetinkaya Ayvalığın bir sürelik işgal edilmesine izin vermemiştir. Ancak, Ödemiş’in Hacı İlyas köyü sırtlarında Yunan ordusuna karşı Ali Orhan (İlk kurşun) komutasında gönüllü köylü, efe ve birkaç yedek subaydan oluşan ilk kuvayi milliye grubunun başlattığı “ilk kurşun savaşı” Milli Mücadelenin ilk kitlesel direnişidir. Bu açıdan önemlidir. Bunun için Hacı İlyas köyünün adı “İlk Kurşun Köyü ” olarak değiştirilmiştir. Yukarıda açıklanmaya çalışılan “İlk Kurşun”lar İstiklal ateşinin yakılmasını, bağımsız ve hür yaşamak isteğimizi perçinlemiş, nihai zafere ulaşmamızı kolaylaştırmışlardır.
Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1-Alim Öztürk (2007). "T.C İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük 1". MEB Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü.
2-Türk İstiklal Harbi , Genelkurmay Basımevi
3-İstiklal Harbi ,TTK Yayınları
4-İl Yıllıkları; Hatay ,K.Maraş , İzmir
-Ek-İlk Kurşun Belgesi
                                                        T.C.
                           GENELKURMAY BAŞKANLIĞI-ANKARA
ATASE: 3214-4-92 Arşiv 29 OCAK 1992
KONU: Kadir ASLAN 'ın dilekçesi

                                                HATAY VALİLİĞİNE

İLGİ : Hatay Valiliği'nin 18 ARALIK 1991 gün ve sayı: Ya.
İş : 16 (işl. 12) 2325 / 4407 sayılı yazısı

1.Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığına gönderilen ilgi yazıyla, İşgalci güçlere karşı ilk kurşun'un 19 Aralık 1918'de Dörtyol ilçesinde Mehmet Kara tarafından atıldığından bahisle, ilgi yazı ekindeki belgelerinde incelenerek konuya açıklık getirici bilgiler istenilmektedir.
2.Konuyla ilgili olarak, arşiv uzmanınca ATASE Başkanlığı arşivinde gerekli incelemeler yapılmış olup; inceleme neticesi hazırlanan uzman raporu ekte gönderilmiştir.
3.Uzman raporu ve konuyla ilgili Başkanlık yayınlarının tetkiki neticesinde, Birinci Dünya Savaşından sonra galip devletlerin yurdumuzda ilk işgal ettiği yerlerin İskenderun ve Dörtyol olduğu bu düşmana karşı ilk direniş hareketlerinin yine bu bölgede başladığı buna bağlı olarak da ilk silahlı direniş hareketinin de 19 Aralık 1918'de Dörtyol ilçesi Karakese köyünde gerçekleştirildiği tespit edilmiştir. Bilgilerinize arz ederim.
                                                                                  GENELKURMAY BAŞKANI NAMINA
                                                                                                        Erdoğan ÖZNAL
                                                                                                        Hv. Plt. Korgeneral
                                                                                                         As. T. ve Str. E. Bşk









1 Aralık 2016 Perşembe

Biyografi-1 : TARİHÇİLERİN KUTBU YADA ŞEYH’ÜL MÜVERRİHİN * : HALİL İNALCIK

TARİHÇİLERİN KUTBU YADA ŞEYH’ÜL MÜVERRİHİN * : HALİL İNALCIK
Yakın zamanda kaybettiğimiz Asırlık Çınar  Halil İnalcık (26 Mayıs 1916-İstanbul / 25 Temmuz 2016-Ankara) kendi anlatımına göre en verimli çağını 80 yaşından sonra yaşamıştır. Türk Tarihçiliğinde Osmanlı Tarihinin bir ekolu ve duayeni olan hoca aynı zamanda siyaset tarihçiliğini ve nedeniyet medeniyet tarihçiliğini de bizlere kazandırmıştır. İnalcık Hoca tarihçilik anlayışında; meslektaşlarından daha bir evrensel bakış geliştirmiş, siyasi tarihçiliğin Devletler için önemli olduğundan hareketle, ele alınan dönemde insanların geçmişte nasıl  yaşadığını, sosyal hayatını, ekonomisini, gündelik yaşantısını da gözler önüne sererek medeniyet ve kültür tarihçiliğinin gelişimine destek olmuştur. Halil İnalcık, Türk tarihçiliğini modern tarihçilik düzeyine çıkardığı, çalışmalarında  çeşitli milletlerin (özellikle Balkan Milletlerinin ; Bulgarlar,Arnavutlar .v.b) tarihi geçmişlerine katkıda bulunduğu için uluslararası alanda önemli bir tarihçi ve bilim adamı olarak kabul görmüştür.
                                           
TÜRK TARİHİNİN EN BÜYÜK DÜŞÜNCE USTASI:
İnalcık Hoca, Türk Tarihinin stratejik düşüncelere kaynak olabilmesi için tarihin öneminin, gençlere yani özellikle okullarımızda yeterince anlatılmadığından bahisle; tarih kitaplarının cazip olmadığını, ders kalıpları içinde tarihin ezberletilmeye çalışılmasının hoşa gitmediğini bu yüzden de çocukların düşünce geliştirebilecekleri bir sistem değişikliğine gidilmesini MEB Talim terbiye Kuruluna açıkladığını biliyoruz. Bu konudaki görüşlerini aşağıda belirtmiştir.
“Ben orada tematik bir tarih öğretimi olsun dedim. Mesela şehir temasını ele alalım. Şehir tarihte nasıl ortaya çıktı? İlk şehirler nasıldı? Anadolu’da şehir tipleri nasıldır? Böylece çocuklar, gençler tarihe ilgi duyabilirler. Tarihi sevebilirler. Aslında tarihin yorumlanması, tarih bilgisi belli sosyal gelişmelerin ve anlayışların etkisi altındadır. Her devirde tarih başka türlü yorumlanır.”
Büyük usta engin düşüncelerini geliştirirken Türk tarihinin  konularını nasıl irdelediğini yine açıklamalarından anlıyoruz;
“Tımar meselesi bütün 14. ve 15. asırda bir mesele olmuştur. Bir adam 30-40 sene savaşıyor. Tımarı büyüyor. 15 bin akçalık büyük bir tımar oluyor. Fakat öldüğü zaman devlet tarafından bu tımar parçalanır. Tabii babasının tımarını kaybeden insan için bu büyük bir kayıptır. Osman Gazi’ye atfedilen kanun, bundan sonra babasının tımarı aynen oğluna geçsin diyor. Tabii bu babasının tımarını kaybetmek istemeyenlerin muhitinden geliyor. Tarihçi bunu keşfedecek….” Görüldüğü gibi Tımar meselesinin klasik dönemden önce hangi merhalelerden geçtiğinin analizine ulaşmadan bir neticeye yani senteze varılamayacağını bizlere işaret ediyor.
İnalcık, Türk Tarihinden günümüze yol gösterecek düşünceler için, günümüz dünyasında Türkiye ekonomisini de, araştırmacı tarihçi ve bilim adamı özellikleriyle değerlendirebilmekte ve bundan stratejik düşünce üretebilmektedir. Bugünün  Türkiye’sinde en büyük meselenin ekonomi olduğunu işaret etmekte, bir istikrarsızlık havasıyla  ekonomiyi sarsmanın dış stratejinin işi olduğunu tespit edebilmektedir.” Allah korusun,  Ecevit zamanındaki gibi bir kriz gelirse işsizlik olacak, diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerimiz kötüleşecek. Bakın, o krizde, Orta Asya’daki nüfuzumuz sıfıra indi. Demek istiyorum ki temel meselemiz ekonomiktir ve hükümet bunu iyi anlamış durumdadır. Mesela işsizliği ortadan kaldırmak için bu konut meselesi ortaya atılmıştır. Osmanlı’nın şanlı günlerinde değiliz. Fakat bugünkü durumumuz da sadece bugünle alakalı değildir. Güçlü Batı devletleri, aynen XIX. yüzyılda olduğu gibi azınlıkları tahrik etmekte, sahip çıkmakta, desteklemektedir. Balkanlarda Osmanlı Devleti'ni çözülmeye, dağılmaya götüren süreç bugün Türkiye'ye tatbik edilmeye çalışılmaktadır."

İnalcık Hoca; devletlerin istikbalinin ekonomiden geçtiğini işaret ederek,  kuvvetli ve büyük bir devlet olmanın yolunun da yüksek teknolojiye ulaşmayı gerektiğini bizlere göstererek ; “Bu da üniversitelere, eğitime yaptığımız yatırımla doğrudan alakalı. Maalesef üniversitelerimiz çok zayıf. Doğru dürüst kütüphaneleri yok. Kitap bile alamıyorlar. Amerika’yı Amerika yapan, kütüphaneleri ve üniversiteleridir. Devamlı olarak dışarıdan beyin çekiyorlar. Her büyük devlet diğer devletleri etkisi altına almaya çalışır.” İnalcık Ekonomik gücün dünyada nasıl etkili olduğunu ABD’nin stratejik hedeflerinin sürekli artmasının nedeni olarak açıklar. Ancak ABD bölgesel stratejilerinde Türkiye’yi yok sayamayacağını, misal olarak da Türkiye’nin, ABD’nin Irak /Suriye politikasına direnecek kadar güçlü olduğunu ve bundan sonra da Bölgedeki tarihi bağlarından dolayı direnmeye devam edeceğini öngörmüştür. İnalcık düşüncelerini tarihi olaylarla bağdaştırarak açıklama yöntemi kuşkusuz geleceğimize yön verecek Türk stratejistlerine rehber olacaktır.
                                                      


OSMANLI ÇALIŞMALARI
Osmanlı Çalışmalarını evrensel düzeyde yürüten İnalcık hoca; Osmanlıdan 90 sene sonra yani Osmanlı Medeniyetinin kaybolduğunun düşünüldüğü bir zamanda çok açıkça Osmanlı araştırmalarının gelişmesine katkı sağladı. Bu süreci pekiştiren İnalcık’ın eserleri artık birer kaynak halini almıştır. Hoca bu aşamaya gelebilmek için Türkiye’de ve yurt dışında Osmanlı belgelerine epey bir zaman ve emek harcayarak ulaşabilmiş ve belgeleri ustalıkla kullanmayı başarmıştır. Prof. Dr. Halil İnalcık Osmanlı tarihi hakkında tartışma yaratan ve bazı tarihi gerçekleri değiştiren araştırmalarını, Asırlık hayatını, bilgi birikimini, tarihe bakışını, Dünyanın en önemli tarihçisi olarak “BATILILARIN OSMANLI TARİHİNE BAKIŞINI KÖKDEN DEĞİŞTİRDİM” diyerek özetlemiştir.
İnalcık Osmanlı araştırmalarını; Osmanlı Devleti'ni sadece hanedanlık tarihi olarak değil aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin toplumsal yapısını, Osmanlı kültür ve medeniyet tarihiyle ele aldığını anlatarak “şimdiye kadar, Osmanlı hakkındaki hüküm, batılı dostlarımızın görüşleri ile biliniyordu. Yaptığım çalışmalarla, uluslararası sahnede Osmanlı Devleti ile ilgili görüşleri temelinden değiştirdim. Şimdi Batılılar, Osmanlı’yı anlamak için beni okuyorlar”
İNALCIK HOCANIN TARİH METODOLOJİSİ
İnalcık Hoca, objektif tarihçiliğin, objektif tarih olamayacağını savunmuştur.” Olamazda! Çünkü tarihçi büyük ölçüde değerlendirmelerini kendi toplumuna göre yapmaktadır. İnalcık Hoca da  “Her dönemin yorumlaması başka türlü olur. Tarihçilik anlayışları; İktisadi, siyasi, kültürel doğrultulara göre değişir. 2. Dünya Harbi’nden beri tarih, sosyal tarih, iktisadi tarih, kültür tarihi önem kazanmıştır” der. Halil İnalcık’a göre tarihi araştırmalar yapılırken;  Bilimsel araştırmacılığa önem verilmelidir, tarihi gerçekler belgelere dayandırılarak, çarpıtmadan ve abartılara kaçmadan yani tarafsız olarak yazıya geçirilmelidir. Araştırma yapılacak dönemin diline (Örneğin Osmanlı  tarihi için Osmanlıcaya) ve bununla birlikte 5 yabancı dile hâkim olunmalıdır, geçmişte yayınlanan eserler incelenmelidir, Batı tarihçiliği yakından izlenmelidir. Gibi temel esasları açıklamıştır.
Ancak İnalcık hocanın yukarıda açıklanan temel esaslar, arşiv ve belgelerin yanı sıra yüzey araştırmalarına da çok önem vermiş yani alan araştırmalarına bizzat katılarak tarihi coğrafyasında, tarihi olayların yerini tespit etmekle aslında gerçeği de ortaya çıkarmıştır. ( Mesela bugün Anadolu da yeri tam olarak tespit edilemeyen yerler vardır : Sultan Höyüğü -1.Kılıçarslan’ın Otağının kurulduğu tepe-, Miryokefalon Vadisi, Sultan Çayırı -Fatihin öldüğü yer…)
İNALCIK HOCANIN ESKİŞEHİR ÇALIŞMALARI
Ünlü Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, Eskişehir'deki Osmanlı İmparatorluğu'na ait Karacahisar Kalesi'nde yüzey araştırmaları /alan incelemelerinde bulunmuştur. (1998)
O döneme kadar Karacahisar Kalesi'ne üniversitelerden ilgilenenin olmadığını ifade eden Prof. Dr. İnalcık, şöyle konuştu: ''Bu kalenin Osmanlı tarihi için önemini anlattım. 1999'da Anadolu Üniversitesi'nden Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebru Parman tarafından kalede kazı çalışmaları başladı. Şu anda A.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erol Altınsapan kazılara devam ediyor. İlk önce tarihçi Ahmet Refik siyasi rakipleri tarafından Eskişehir'e sürgün geliyor. Kale hakkında ilk kez İkdam Gazetesi'nde bir makale yazıyor. Bazı yabancı seyyahlar da bu kalenin önemi belirtiyorlar. Osman Bey dönemiyle birlikte kalede bir şehir kuruldu. Burası sarp ve su yok. Fatih döneminde Fatih'in emriyle şehir ahalisi Karacaşehir köyüne nakledildi. Ondan sonra Karaca hisar’da nüfus kalmıyor. Kanuni döneminde Defterdar Hüsam Bey, kaleye ilgi duymuştur'' dedi.
Karacahisar’da bulunan kale ile ilgili arkeolojik kazıların başlamasında etkili olmuştur.(Osmanlının kuruluşunun 700. Yılı kutlamaları çerçevesinde) .Bu kazılarda kale içindeki  caminin ve diğer eserlerin ortaya çıkarılmasına katkı sağlamıştır.Prof. Dr. Halil İnalcık; “Osman Bey siyasi kariyerine Eskişehir’de başlamıştır. Eskişehir’deki Karacaşehir(Karacahisar) Osmanlı’nın ilk payitahtıdır. Uludere Köyü ’nün de tarihi rolü büyüktür. En eski kaynak olan Aşık Paşazade’deki verilerin tesbitinin yapılması gerekir” şeklinde değerlendirmiştir.
İnalcık yüzey araştırmaları sonucunda Karacaşehir köyünde bulunan camiin “Devletin ilan edilme  hutbesi okunan cami “ olarak işaretlenmesine katılmadığını belirterek ; kroniklerde bu camiin kalenin içinde olduğu çok açıkça anlaşılmaktadır.Açıklamalarıyla Kazılarda hutbe okunan camiinin de bu gün kale içinde  tespiti yapılmıştır.
İnalcık Hoca; 19.yüzyılda Odunpazarındaki  “ATLIHAN” ın metruk bir halden yeniden inşa yoluyla hayata geçirilmesine katkı sağlamıştır.( Odunpazarı Belediyesi tarafından Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında 2006 yılında, orijinal mimarisi göz önünde bulundurularak 768 metrekarelik bir alanda Atlıhan adıyla yeniden inşa edilir ve günümüzde el sanatları çarşısı –Kafe’ler olarak turistik bir mekan olarak kullanılmaktadır)
Tarihçiliğe kazandırdığı ivme ile,Türk tarihçiliğine dünya ölçeğinde  bir yer edindiren İnalcık Hoca; 20.yüzyıl Türkçülüğünü esas almakla birlikte , toplumsal tarihçiliği , toplum hayatını ön plana çıkaran ve bunları yaparken de saha üzerinde çalışıp bilimsel süzgecinden geçirdikten sonra düşüncelerini kitap haline getirmiş ve bu kitaplar da dünya ölçeğinde kaynak kitaplar olmuştur. Osmanlı Medeniyetini de açıklarken tarihi coğrafyadaki kültürlerin karşılıklı etkileşimini açıklayabilmektedir.
                                                        
HALİL İNALCIK BİYOGRAFİSİ
9 Mayıs 1916 tarihinde İstanbul’da doğdu. İnalcık’ın soyadı, ileride bir tarihçi olacağını işaret edercesine tarihten alınmıştır. (Harzemşahlar’ın Maveraünnehir’deki valisinin ismidir) Ankara Gazi İlkokulunu bitirdikten sonra, Sivas Öğretmen okulundan nakil olduğu , Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1935) Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi Bölümü’nde yükseköğrenimine başladı. 1942 yılında "Tanzimat ve Bulgar Meselesi" adlı doktora tezini verdi. Uzun yıllar aynı fakültede Osmanlı ve Avrupa tarihi üzerine dersler verdi. 1943’te Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı başlıklı teziyle doçentliğe atandı . 1951'in yazında Bursa Şer'iyye Sicilleri üzerine çalışmaya başladı. Girişimleri sonucu Siciller , Topkapı Sarayı'ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa’ya gönderildi. İnalcık, Haziran 1952'te Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük ünvanı aldı.
Sonra 1972 yılında Chicago Üniversitesi Tarih Bölümü'nde Osmanlı Tarihi Kürsüsünü kurdu ve "Osmanlı Tarihi Üniversite Profesörü" olarak ders verdi. 1973 yılında meşhur kitabı The Ottoman Empire The Classical Age 1300-1600 yayınlandı. Yurtiçi ve dışında çeşitli üniversitelerden fahri doktora payeleri aldı. 1993 yılında Bilkent Üniversitesi'ne davet edildi ve burada Tarih Bölümü’nü kurdu. “Center for Ottoman Studies” Bilkent Üniversitesi Osmanlı Tarihi Bölümü'nde yüksek lisans ve doktora öğrencilerine seminer dersleri verdi. 20. yüzyıl sona ererken Cambridge'de bulunan Uluslararası Biyoğrafi Merkezi  tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterilmiştir . Ardında 66 kitap ve 500'e yakın makalesiyle tarihçiliğinde en üst mertebeye ulaşmıştır.25 Temmuz 2016 tarihinde Ankara'da vefat etti. İstanbul'a Osmanlı İmparatorluğu döneminde protokol mezarlığı olan Fatih Camii  haziresine defnedilmiştir.

  
ESERLERİ (Bir bölümü) :
•The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London, 1973
•Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985
•The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993
•Süleyman the second and his time, Istanbul, 1993
•An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994
•From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, Istanbul, 1995
•Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995
•History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999
•Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003
•Essays in Ottoman History , Eren Yayıncılık
•Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005
•Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954
•Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000
•Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1/1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001
•Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004
•Osmanlı İmparatorluğu - Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık
•Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003
•Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık
•ABD Tarihi, Allan Nevins/ Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005
•Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003
•Balkanlar, (Prof. Dr. Erol Manisalı ile)
•Atatürk ve Demokratik Türkiye , Kırmızı Yayınınları ( 1.Baskı: Temmuz 2007 - 2.Baskı: Aralık 2007 )
•Devlet-i Aliyye (1.Baskı: 2009)
•Kuruluş - Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
•OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
Has-Bağçede 'Ayş u Tarab - Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları (2016)
Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı
Osmanlılar (2016)
Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı (2016)
Rönesans Avrupası & Türkiye'nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları (2016)
Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları (2016)

Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni

*Tarihçilerin Şeyhi

KAYNAKLAR :
1- İlber Ortaylı
2- Tubitak Yayınları
3- İsenbike Togan
4- Emine Çaykara
5- Bekir Yusuf Açıkgöz