15 Ocak 2025 Çarşamba

NAZIM'IN MOSKOVA YILLARI

  Nazım Hikmet'in Moskova Yılları 

                                                           *Rifat Günday 

NAZIM’IN MOSKOVA YILLARI  

Nâzım Hikmet RAN (Selanik, 15 Ocak 1902 – Moskova, 3 Haziran 1963) Bahriyeli subay olarak Hamidiye Kruvazörü’nde göreve başladı (1919) ,ancak kısa bir süre sonra   sağlık kurulu kararıyla askerlikten çıkartıldı.  1921-Ocak ayında Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçtiyse de cephe görevi verilmedi. Bolu’da öğretmenlik yaptıktan sonra 1921- Eylül’ünde   Batum üzerinden Moskova’ya gitti (1. Moskova hayatı). Moskova işçi üniversitesinde okudu . Rus Devriminin ilk yıllarına tanık oldu ve 1924’ de Türkiye’ye döndü, bir yıl sonra yeniden Moskova’ya gitti (2.Moskova hayatı), 1928’e kadar kaldı. 1928’de döndüğünde şiirleri yüzünden tutuklandı ve birçok davadan  beraat eden Nâzım Hikmet, 1933’den itibaren , 1938’e kadar “gizli örgüt kurmak”  ve 1938 ‘de “orduyu ve donanmayı isyana teşvik” suçlarından tutuklandı. Bu konuda   Atatürk’e meşhur dilekçesini yazdı.Toplamda  on yedi yılı hapishanelerde geçer.   Genel Af Yasası’ndan yararlanarak, 15 Temmuz 1950 ‘de tahliye edildi. Hakkında yasal olarak yükümlülüğü olmamasına rağmen   askerliğine karar alınmasını, hayatına karşı bir tehdit gördüğünden 17 Haziran 1951’de İstanbul Poyrazköy açıklarında kendisini bekleyen  Romanya bandıralı Plehanov  şilebiyle  Türkiye’den ayrıldı. Romanya üzerinden uçakla Moskova’ya gitti(3.Moskova hayatı)2 9 Haziran 1951’de Moskova  Vnukovski  havalanında  büyük bir törenle karşılandı.(Soğuk savaş yıllarında moda ; Sovyet Rusya kontrolündeki ülkelerden yakayı kurtarıp batılı ülkelere sığınmaktı.Oysa ki Nazım  serbest seçimlerin yapılabildiği kendi ülkesinden , hiç seçim yapılmayan ve daimi olarak Köminist Partisi tarafından yönetilen kapalı bir ülkeye iltica ediyordu)Nazım , 25 Temmuz 1951 tarihinde, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkartıldı. 1952 yılında Çin ziyaretinde kalp krizi geçirdi. Ölümüne kadar pek çok ülkeye seyahatler yaptı, konferanslar verdi, şiirlerini okudu. Vatansız kalan Nazım vatandaşlık başvurusu yaptığı   Polonya hükumeti tarafından 5 Ekim 1955’te “Borzecki” soyadıyla birlikte vatandaşlık verildi. 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde ikinci kalp kriziyle vefat etti.  Moskova’da Novodeviçi Mezarlığı’nda gömüldü. Nazım’a   Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla ancak 58 yıl sonra Türk vatandaşlığı geri verilmiştir.

Nazım Hikmet Sovyetler Birliği'nde (Hayatının 3. Moskova dönemi) yazlık olarak kendisine tahsis edilen Moskova’nın batısında kırsal bölgedeki Setun nehri kıyısında Peredelkino yazarlar kasabasında , kışlık olarak da Sokol bölgesinde Pesçenaya mahallesinde (Moskova doğusunda)2.Pesçenaya sokağındaki “kibrit kutuları gibi üst üste yapılmış denilen” Sovyet dönemi apartman dairesinde yaşıyormuş.Nazım’a ayrıca bir araba da tahsis edilmiş.Masrafları Sovyetler  yazarlar birliğince karşılanıyor olmasıyla birlikte ,yani kısaca proleter dünyanın merkezinde lüks denilebilecek bir hayatı varmış.Nazım daha sonraları da yeni eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile hayatını Moskova'da sürdürdü. Türkiye dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan,Macaristan , Fransa ,Çekoslovakya , Küba , Azerbaycan ve Mısır gibi dünya ülkelerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşabilmiştir.

Bu arada Moskova halkı için "Daça"ların hayati önem taşıdığına bende tanık oldum. Hafta sonları herkes daça’lara akın ediyordu.Peredelkino’da o (Rusça : Переделкино) yazlık evi(Daça- bir tür ahşap ev) ki burada ünlü yazarlar ve şairler için bir kasaba kurulmuştu.(Gorki’nin önerisiyle Stalin döneminde kurulmuş)Daça modası Stalin döneminde köylerin boşaltılıp devlet çiftliklerine dönüştürülmesiyle topraksız kalan köylülerin geçmişlerine duyulan bir özlem olarak özellikle “Glasnost” döneminden sonra tüm doğu bloku ülkelerinde yaygınlaşmıştır.

Nazım’ın kendi adıyla bir kütüphanesi olduğunu duyunca görmek için planlama yaptım. Nazım Kütüphanesi kışlık evine çok yakın bir noktada bulunan 1.Pesçenaya sokağındaki (Ulitsa Novopesçayana) 59 numaralı kütüphaneye son zamanlarında uğrarmış.Bu kütüphaneye Rinma Kazakova gibi ünlü Sovyet şair ve yazarlarda uğrarmış. Dönemin Moskovalı Nazımseverlerin girişimleriyle Nazımın ölümünden çok sonraları 1981 yılında “Nazım Hikmet Kütüphanesi” ismi verilmiş.Benim Moskova'yı ziyaret günlerimde Moskova’da Nazım izlerini sürmeye çalıştığımda yaşadığı ev duruyormuş ancak oturanlar olduğundan ziyaretçi kabul etmiyorlarmış.Nazım Hikmet Kütüphanesi de yeni nesiller Nazım'ı pek tanımadıklarından ve daha tam düzenleme yapılmadığından orası da ziyarete kapalıymış.


Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığı şiirler aklıma geldi.Acaba bu şiirleri nerelerde yazmış olabilirdi.Kızılmeydan’dan geçerken burasının görkeminden “Lenin” şiirini burada yazmıştır diyebiliyordum. Sonra aklıma “..Karlı Kayın Ormanında Yürüyorken …” şiiri geldi.Moskova’da kaldığımız mekan Kremlin’le nerdeyse burun burunaydı. arada sadece Moskova nehri ile birkaç tarihi bina vardı ama evin penceresinden Kremlin’in meşhur Kızılyıldızlı kulesi görünüyordu.Hemen nehrin karşısında da 1.Petro’nun gemi güverteli heykeli yer alıyordu.İşte bu mevkiye en yakın park Gorki park’tı.(Maksim Gorky) Moskova halkının en çok vakit geçirdiği,spor ve yürüyüş yaptıkları yaklaşık 150 hektarlık devasa parktı.(9 Mayıs Zafer Günü bayramlarının 3.kısmı bu parkta yapılırken izlemiştim.İlk töreni Park Papedi’deki sönmeyen ateşte , 2.sini ve asıl kutlamayı Kızıl Meydanda yapıyorlardı) Gorki parkta da çoğunluğu kayın türleri olmak üzere çok sayıda yapraklı ağaçlar vardı.Acaba bu şiiri burada yazmış olabilir miydi? Bu konuda tam bir bilgi edinemedim ancak dikkatimi çeken olay Gorki park ile Perendiko’ki daça mahallesi aynı istikamette yani batıda olduğudur.Fakat Gorki park metro halkalarının içinde (Moskova iç içe 4 halka şeklinde planlanmış olup halka tabiri metro’nun da yer altında daire şeklinde ve Moskova’yı sarması ve yer üstünde de geniş karayolu şeklinde olmasıydı)Peredriko ise halkaların çok dışındaydı.Ancak Gorki parkı görüp , Peredriko’yu göremediğimden ben bu şiirin yazılış yerini bu parka yakıştırmıştım.

Moskova’da çok yoğun bir Türk nüfusu var.Bunların bir kısmı Türkiye’den gelenler ki çoğunluğu Türk inşaat ve otomotiv beyaz eşya gibi firmalarda çalışıyor.Ancak esas çoğunluk eski Türk Cumhuriyetlerinden gelenler.Hatta Tacikler ve Pakistanlılar bile neredeyse hepsi Türkçe konuşabiliyor. Burada pazarlarda hakim gruplar genellikle Türk toplulukları .Ancak hemen belirtmeliyim Moskova’da ; Moğol, Hintli ,Afgan ve Pakistanlılar ise sevilmeyen gruplar. Yeri gelmişken belirteyim çok sayıda Uluslararası hiper-marketler var Moskova halkının en çok çalışmak istediği işler bu marketlerde çalışmakmış.En sevmedikleri işler ise inşaat ve dökümhane işleriymiş.

Moskova’da yine yine şair ve yazarların takıldığı bir Kafe varmış , adı “Kafe Margarita” diye bir yer. Çok küçük bir yer olduğundan rezervasyonla gittik Ünlü Rus yazar Mihail Bulgakov’un “Master and Margarita “kitabı anısına açılmış olan küçük bir müzikli restoran. Bulgakov’un eserlerini hatırlatıcı düzenlemeler ve tasarımlar yapılmış, duvarlar çeşitli kitaplarla kaplanmış bir mekan.Margarita Kafe’nin iç köşesinde bir kemancı ve bir piyanist “Kalinka ” çalıyorlardı . Orada mihmandarlarımızın arkadaşları Türklerden en eskisi hemen “Glasnost”başlayınca ilk gelenlerden olduğundan Moskova’yı çok iyi biliyor.Dedi ki burası çok meşhur bir yer , bir çok ünlü yazar ve şairin uğrak yeri.Şimdi Avrupalı turistler buraya gelen sevdikleri yazarları anmak için geliyorlarmış.Nazım’da buraya gelmiş olabilir dedi.Konuyu biraz da diplomatik kaynaklardan araştırınca böyle bir kayıtları olmadığını söylediler. Acaba Nazım da gitmiş miydi? Ama Nazım’a dair bir şey burada duymadık. Anladığım kadarıyla Yeni Moskovalılar Nazım’ı pek tanımıyorlar. Zaten Moskova’ya giden Türkler’de en çok Nazım’ın mezarını ziyarete gidiyorlarmış. Bunca aramadan sonra Nazım’ın mezarını ziyaretten başka seçeneğim kalmamıştı.
Nazım’ın bu 3. Moskova dönemi günleri doğal olarak ilginçliklerle dolu geçmiş .Bir kere önceki ziyaretlerinden farklı olarak her şey Stalin oligarşisine endeksliymiş. Oysa Nazım ne hayallerle gitmişti. Yani Nazım Moskova’da Kominizm’in teorideki durumuyla fiilen uygulandığı Moskova’daki farkını bizzat gözleriyle görmüş , üstelik “İvan İvanoviç varmıydı ? yok muydu?" Oyunu da yasaklanmıştı.Batılıların deyimiyle seçimle iktidarın değişebildiği özgür bir ülkeden (Türkiye’den) hiç seçim yapılmayan “demir yumrukla “ yönetilen bir ülkeye(S.S.C.B). gelmiş ama ilginç durum : Nâzım Hikmet’in Stalin yönetiminin Rusya'ya getirdiği kaotik oligarşik yapıyı Sovyetler Yazarlar Birliği tarafından onuruna verilen bir yemekte ancak anlayabileceğiydi. Nazım yemekte, “On günde on piyes gördüm. Daha doğrusu on gün boyunca değişik sahnelerde değişik adlarla oynanan oyunları izledim. Hepsinin sonlarında aynı basmakalıp sözlerle "Yoldaş Stalin övülüyor” diyerek Nazım eleştirince Konstantin Simonov, “Biz Yoldaş Stalin’e dalkavukluk etmiyor, kendisini yürekten seviyoruz. Sizin de böyle konuşmanıza izin veremeyiz.” Diyerek sertçe karşılık vermiştir. Daha ilginci ise ,eleştirmek istediği rejimin totaliter ve dünyanın en kanlı lideri Stalin’e övgü dolu bir  şiir yazmak zorunda kalırken,Nazımla irtibat kurmak için 1952'de maça- Moskova'ya giden Fenerbahçe takımının kaptanı Fikret Kırcan'la haber gönderen Başbakan Adnan Menderes "Nazım'a söyleyin vatanına dönsün" diyen T.C Başbakanı Menderes’i ve ülkesini kötüleyen şiir yazmasıydı.

Tabii bir miktarda Batı ülkelerini ve Türkiye’yi kötüleyen Sovyet propaganda filmlerinde Sovyet sistemini övmüştür. Ancak hakkını verelim Nazım Stalin’in yaratmış olduğu durumdan memnun olmadığı için Sovyet propagandasının her dediğini yapmamış olduğunu söyleyebiliriz.Ancak bütün bunlar Nazım’ın Moskova’da ve gittiği her ülkede adım adım takip eden Sovyet Gizli servisi Beria ‘nın(KGB ‘nin öncüsü) verdiği korku onun psikolojisini çok etkilemiştir. Nazım'ın Moskova günlerini tam anlayabilmemiz tabi ki çok zor. Ancak o dönemin dünya koşullarını da göz önüne almalıyız.Nazım Moskova'ya geldiğinde "Soğuk Savaş" yeni başlamıştı.Türkiye 2.dünya savaşına girmedi ama 1945’lerden itibaren Sovyet tehdidini hissetmesiyle NATO’yu bir kurtuluş olarak görmüştü. Türkiye de NATO’yla birlikte Sovyet yayılmacılığının önüne geçmeye hevesliydi ve bu amaçla Kore’ye asker göndermiştik. Nazım’da aynı dönemde Prag gezisindeyken yanı başında Sovyet tankları Macaristan'ı işgal ediyor ve binlerce Macar yurtsever öldürülürken .Meselâ bu işgalle  ilgili Nazım’ın hiç şiirinin olmaması da Nazım’ın durumunu sanıyorum ortaya koyuyor.

 3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürüdüğü sırada, tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Sovyet yazarlar birliği salonunda yapılan törene yerli ve yabancı yüzlerce sanatçı katıldı ve törenin görüntüleri siyah beyaz olarak kaydedildi. Ünlü Novadiviçi Mezarlığı 'nda (Rusça: Новодевичье кладбище) gömüldü.

Ve Nazım’ın 3 dönem Moskova hayatının  son durağı yani mezarının ziyareti.Novadeviçi Moskova’nın güney batısında yine Moskova nehrinin bir başka çığırında 3.ve 4.halkanın ortasında oldukça gitmesi zor bir yer olduğundan önceden planlama yaptık. Ziyaret günü Novadeviçi mezarlığına yaklaştığımızda çok şiddetli bir yağmura yakalandık. Ancak geri dönmeyi ve bir başka güne ertelemeyi istemedim.Araçta bulabildiğim bir şemsiyeyle girişe geldik.Ancak görevliler Rusçadan başka bir dil bilmediklerinden Nazım’ı bilemediler yada ne demek istediğimizi anlamadılar.Yağmurun şiddetinden giriş kapısındaki Nazım yazısını da göremediğimden işaret edip soramadm.Şöyle etrafa bakınca burasının bayağı önemli bir yer olduğu anlaşılıyordu ki UNESCO’nun dünya kültür koruma mirası listesinde yer almıştı. Bir tür Sovyetlerin devlet  kültürünün mezarlığıydı.Giriş kısmında kendilerinin yakılmasını talep edenlerin küllerinin konduğu kapalı  raflar vardı.Neyse ki çok geçmeden Türkçe konuşan elinde çiçekle birkaç kişi geldi.Belli ki Moskova'yı bilen bir Türk , Türkiye’den gelenleri buraya getirmişti.Tabi onlarla birlikte yürüyerek ve bayan şemsiyesi  ile  yola koyulduk .Bizim gidiş istikametimizden önce karısı Vera Turyakova’nın granit taş tasviri sonra Nazım’ın tasvirini gördük.  Meşhur şiirlerinden biri olan Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam figürü siyah granitten yapılan mezar taşı üzerine tasvir edilmişti.


Nazım Hikmet 2020 yılında Moskova’da geniş katılımlı olarak anıldı.Aralarında Zülfü Livaneli ve Rutkay Aziz’in de yer aldığı kurucular tarafından Nazım Hikmet Vakfı kuruldu.Vakfın amacı Moskova’da Nazım Hikmet müzesi kurarak eserlerini ve hayatını sergilemek.Bu arada hemen belirteyim Moskova’da ben 100 cıvarında Rus Yazar ve şair adına düzenlenmiş ev/müzelere rastladım ve bir kısmını ziyaret ettim ki bunların çoğu Moskova’da yaşamış değillerdi.(Orijinal yazar evi olarak görebildiğim ve günümüze  gelebilen Tolstoy’un eviydi)

Nâzım Hikmet'in   hapis hayatının  sonunda Türkiye’den ayrılarak Sovyetler   Birliği'ne yerleşmişti. 1952’den yaşamını yitirdiği 1963’e kadar 11 yıl boyunca Sovyetler Birliğinde çalkantılı bir hayat yaşadı. 11 yıllık Moskova   hayatında memleket ve evlat özlemi içinde Sovyet dönemine tanık oldu ve bir kısmını şiirlerine yansıttı. Sonuç olarak  Türk şiirinin ustası olarak Nazım Hikmet  Moskova’da hatıralarıyla kaldı.                                                                               *Rifat Günday,Baş Öğrt.(Tarih(E)

  Kaynaklar :  

1- Rifat Günday Moskova notları :
   https://rifatgunday.blogspot.com/2017/06/moskovada-muzecilik-ve-turk-eserleri.html     
2- https://t24.com.tr/haber/moskova-da-nazim-hikmet-kultur-ve-sanat-vakfi-kuruldu-buyuk-sair-yarin-online-programla-anilacak,881799
3- https://www.oggusto.com/sanat/sanatcinazim-hikmet-hayati-eserleri-ve/-bilinmeyenleri



İlk Yayın : Nazım'ın Moskova Yılları Çınaraltı dergisinin 10.yıl özel sayısında yayınlanan yazımın güncel halidir.

                                     






12 Ocak 2025 Pazar

DİVRİĞİ


Gezi yazısı -6 : DİVRİĞİ ULU CAMİ, ŞİFAHANE ve  TÜRBESİ

*Rifat GÜNDAY

Seyahatimiz  Divriği Ulu Camiyi görmek için  Divriği’ne doğru   trenle yola çıktık. Divriği Ulu Cami ve şifahanesiyle türbeleri barındıran Divriği külliyesi 1985 yılında Anadolu’nun UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen ve yaklaşık 8 yıl süren (2015-2024) bakım tasarım ve tadilat projeleri tamamlanmıştı.  Anadolu’nu bu en  güzel ve ihtişamlı eserinin   bulunduğu  Divriği ,Sivas’ın 180 km. güney doğusunda ve demiryolu güzergâhındaydı.Külliye 1250 rakımlı dağ yamacında bulunmaktadır. Kesme taştan geleneksel taş işçiliği örneklerinin en ince işçiliğinin uygulandığı en iyi bir yapıt olan bu yapı aynı zamanda farklı süslemeleri bakımından da oldukça eşsiz bir eser sayılmaktadır.

Külliye’ye aşağıdan yukarıya doğru tırmanırken şehrin doğusundaki tepede kuzey-güney doğrultulu yapıların birbirine eklemlenmiş tek kütle halindeki görünümüyle muhteşem külliyeyi görüyoruz. Külliyenin sol yanındaki yani kuzeyindeki tepede büyük Divriği kalesi görülüyor. Külliye’nin şehre bakan ön tarafı (Batısı) yeşillendirilerek fidan dikilmiş (Baca dumanlarından uzaklaştırmak ve önünün açılmasını sağlamak amacıyla) İlk görüşüm bu kadar büyük bir külliyenin burada ne işi var?  Oldu.İkinci görüşüm ise bu yeşil alandaki ağaçlar büyüdüğünde külliyenin görüntüsünü kapatır olduğuydu. Mesela bu yeni yeşil sahanın alt tarafına normal ağaçlar dikilirken üst tarafın ise tamamına bodur ağaç fidanları dikilmeliydi. Ama biz galiba hep aynı hataları tekrarlayıp sanat eserlerimizi görünmez kılıp gizliyoruz. Üçüncü görüşümü ise külliye sahasına çıktığımızda yaşadık. Külliye’nin şehre bakan ön tarafı ile kaleye bakan sol tarafına mini amfitiyatro düzeni basamaklama yapılmış. Doğrusu buna mimari bir çözüm bulunabilirdi, çünkü uzaktan bakınca bir miktar yine külliye görüntüsünü kapatmış oluyordu.

Divriği Külliyesini daha önceden biliyordum ama ilk defa yakından inceleyip gözlemlerimle birlikte aktaracaktım. Diğer Selçuklu beyliklerinde olduğu gibi her beylik büyük devlet olabilme iddiasını sürdürebilmek adına beylik merkezlerine görkemli Ulu Camiler ve medreseler inşa etmişlerdi (Beyşehir, Birgi, Karaman Ulu camileri gibi) Ancak bu yapı beylikler dönemi yapılarının hepsinin üstünde olduğu gibi Türkiye Selçuklu yapılarının da, erken dönem Osmanlı yapılarının üstündeydi. Üstelik alışagelmişin dışında külliyede medrese yerine şifahane  ve türbe yapılmıştır.(Külliyelerde türbe bulunmakla birlikte ana yapıya eklemli olmayıp aynı avlu içinde bulunabiliyordu) Külliye bu haliyle geleneksel külliyelerden farklı tasarlanmıştır. Külliyelerde genel olarak; Cami, Medrese, Hamam. aşevi v.s. bulunurken Divriği külliyesinde; Ulu Cami, şifahane ve türbe bulunmakta, hamamı ise bilerek külliyenin 100 metre aşağısında yapılmıştır. Burada anlaşılan *Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah çağının üstünde evrensel bir abidevi yapıt öngörmüştür.

Genel mimari özellikler

Türkiye Selçukluları Devletine tabî (Vassal) *Mengücekoğulları Beyliğinin şaheser yapıtı Divriği Külliyesi yani birbirine eklemli yapılar topluluğu dikdörtgen planlı olup kaleye bakan kısa kenarı +32 metre, şehre bakan uzun kenarı ise +63 metre uzunluğuyla alanı 2122 metrekareye ulaşmaktadır. Külliyenin ihtişamlı 4 taç kapısı ve bir minaresi (minareyi  1565 de Kanuni yeniletmiştir) Ulu Cami giriş taç  kapısı kuzey, şifahane taç kapısı ise batıya bakmaktadır.Yapının en yüksek noktası cami mihrabı üstünde bulunan onikigen kubbe olup yüksekliği 25 metredir.Minare 23,75 m. Cami yüksekliği 9.85 m. Şifahane yüksekliği 12,5 metredir. Külliye içindeki türbeye şifahaneden geçiş olduğu gibi, camiden de şifahanedeki havuzda akan  su sesi duyulacak bir tasarım yapılmıştır.

Tarihçe

Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah cami yapımından önce kaleyi tamir ettirmiş, kentin imar ve iskânına önem vermiş, şehre su getirtmiştir. Külliyenin inşasına 1228 yılında başlanmış olup 1243 yılında tamamlanmıştır. Ulu Cami, *Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah tarafından cami ile bitişik olarak inşa edilen şifahane ise eşi Melike Turan Melek Hatun tarafından inşa ettirilmiştir. Cami inşasına başlanıldığında Türkiye Selçuklu Sultanı Alâattin Keykûbat tahttaydı ve *Mengücekoğullarının Erzincan/Kemah koluna son vermiş, Divriği koluna ise dokunmamıştı. Buradan bu beyliğe verilen önemi anlayabiliyoruz. Ayrıca Melike Turan Melek Hatun,  Anadolu’da ün yapmış Gevher Nesibe, Nihavend ve Mama hatunlar gibi önemli ve güçlü bir şahsiyet olduğunu ayrıca Erzincan Meliki Fahreddin Behram Şah’ın kızı olması da bu durumu kuvvetlendirmektedir. Yapının baş mimarı ve tasarımcısı Ahlatlı Hürrem Şahtır   Ahlatlı Nakkaş   Ahmet, Tiflisli İbrahim oğlu Ahmet, Hattat Mehmed ve Mehmet oğlu Ahmet diğer ustalardır.Külliyenin tamamlanmasını Ahmet Şah’ın  oğlu Prens Hasan gerçekleştirmiştir.

1-Divriği Ulu Cami

Cennet kapı’dan başlıyoruz. Kapının asıl tanım adı ;  kıble/giriş kapısı olmasına rağmen Taç kapı bezemelerinde Cennet tasvirinden dolayı Cennet kapı , giriş/kıble kapısı ve kale yönünde olduğu içinde kale kapısı gibi adlandırmalar yapılmıştır. Ulu Cami Taç kapısı diğer Selçuklu yapı portallarından (Yapıların görkemli giriş kapı süslemeleri) daha fazla bezemeli olup 14,5 m yükseklikte ve 11,5 m eninde, 4,5 m derinliğindedir; yapı kenar çizgisinden /duvarından 1,5m. dışarıya doğru çıkıntılık verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’deki Cennet ile ilgili ayetlerden yola çıkılarak sonsuz Cennet nimetlerinin kapı üzerindeki motiflerle tasvir edilmesiyle bu tanım adını  almıştır. Yapıtın dört kapısından  her biri   ayrı bir güzelliğe sahip olsa da kapılar içerisinde en ihtişamlı olan Cennet kapıdır.  Kapı üzerinde, hayat ağacı motifleri ile sonsuzluğu ifade eden semboller de  mevcuttur. Hayat ağacı motifi ile ebediyet, Ahîret hayatı ve Cennet anlatılmak istenmiştir. Selçuklularda   Cenneti tasvir eden 8 köşeli yıldız , yapıtın diğer bölümlerinde olduğu gibi cennet kapıda da kullanılmıştır.

Cennet kapının sol tarafında Âyet-i Kerime olarak, “”Allah’u lâ ilahe illa hüvel hayyul kayyum”” yazmaktadır. Taç kapının Tepesinde Selçuklu hükümdarı Alâattin Keykubat için, “”Sultanın Muazzama halifenin yardımcısı adaletin keskin kılıcı Alâeddin Keykubad”” yazıyorken;

Taç kapı kitabesinde ki 5 bölümde bitki motifleri çerçevesi içinde “”Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul 626 hicri aylarının birinde bu caminin yapılmasını emretti”” yazmaktadır.


İç mekân

Divriği Ulu camii ‘ye taç kapıdan girildiğinde  doğruca   mihraba ulaşılır.Ancak camiden çıkarken taç kapı kullanılmaz  , aynı kapıdan çıkılırsa mihraba  saygısızlık olmasın  düşüncesiyle , insanlar camiden çıkarken sırtını mihraba (Kıble yönüne) dönmesinler diye çıkış kapısı caminin batı yönüne konmuştur.  Ulu Cami kuzey-güney yönünde uzanan dikdörtgen şeklinde bir yapıdır. Ulu cami özgün  plan tipi ve süsleme olarak benzeri olmayan bir cami’dir. Dikdörtgen planlı harim (İç mekan ibadet alanı) mihraba dik beş sahından(Harim’in içinde  sütün sıraları ile ayrılan alan)  oluşur. Orta sahın en geniş olanıdır. Ulu caminin yapı tavanı sekizgen planlı 16  sütunla taşınan , 2 kubbe ve 23 tane farklı tonoz örtüsü vardır. Kubbelerin en büyük ve yüksek olanı ki külliyenin de en yükseği (25 m.) olup oniki gen planlıdır. Bu kubbe iç ve dış görünümü ve geometrisiyle dıştan kümbete benzeyen pramit şekilli bir örtüsüyle  tek örnektir.  Orta sahında Kıble ile  Batı(Çıkış)  kapısının kesişme aksında/koordinat noktasında tavanda bir ışıklık ve zeminde kar kuyusu yer alır. Ulu camii içinde iki  emanet sandığı ile birde geleneksel sadaka taşı bulunmaktadır.

Camide sahınların hepsi birbirinden farklı yıldız tonozlarla (2 yüksek kubbelisi hariç) örtülmüştür. Bu camide hem Türkistan’dan itibaren süregelen Selçukluların avlulu plan tipi, hem de Endülüs plan tipini bir arada görmekle beraber Dünyada bu anlamda tek örnektir. Külliyenin birbirine eklemli  yapılarında  hiçbir zaman tekrarlanmayan bitkisel, geometrik ,figürsel  motifler ve  yazılı süslemelerle adeta dantel gibi süslenip bezenmiştir.Figürsel bezemelerde bitki  ve diğer camilerde  görülmeyen hayvan figürleri de  yapılmıştır.

Minber

Minber en dayanıklı ağaç olan abanoz ağacından oniki yılda Tiflisli İbrahim oğlu Ahmet tarafından yapılmıştır. Minber 7 metre yükseklik 4 m. derinlik ve 1 m. genişliktedir.Minber kündekâri olarak (ahşap geçme sistemleri) ile yapılmıştır Minberin her iki yan  yüzeylerinde de 57’şer tane beş köşeli  yıldız işlenmiş ki toplamı  114 rakamına ulaşılır ki   bu rakam  Kuran-ı Kerim’in toplam sûre sayısı olan  114 sûre sayısını  simgelemektedir. Minberde 3 kitabe 18 ayet-i kerime ve hadisi şerif olmak üzere toplam 21 kabartma yazıları Selçuklu Sülüs’ü denilen  hat yazılarıyla  uygulanmıştır.

Mihrap

Ulu caminin ana kubbesinin (Onikigen  pramit şeklinde  en yüksek kubbedir) altında yer alan mihrap, (Mihrap ; kıble yönünü gösterir)  büyük taşlarla sivri kemerli bir niş şeklinde inşa edilen adeta bir saray kapısı gibi taç kapıyı andırmakla birlikte diğerlerinde olduğu gibi yine tek örnektir.Mihrap kubbesinde 4 küçük pencere konmuştur. Mihrap  8.6m. yüksekliğinde, 9.2m eninde olup  bezemelerle süslüdür. Mihrap üstü kubbe dört büyük kemere oturtulmuştur. Mihrap kubbesinde dört küçük pencereler  yıldız şeklinde uygulanmıştır. Mihrap nişinin (Duvarın oyulmuş kısmı) üstünde süslemelerin bitiminde(Üstünde)  iki adet “”Elif”” harfi, ortada bir “”Lale”” motifi ve Lalenin altına da “”Hilâl”” konularak   ““Bütün ibadetler ancak Allah’a yapılır “”  lâfzı anlatılmıştır.

Şah kapı ve Şah mahfili (Hünkâr Mescidi)

Şah kapısı; külliyenin 4. kapısı olup yapıların doğu tarafında yer alır ve şah mahfiline açılmaktadır. Hünkâr kapısı da denilen kapı   Selçuklu mimarî tarzında yapılmıştır. (Hünkâr mescidi; suikastlara karşı bir önlem olarak camilerde genellikle zeminden yükseğe inşa edilen ibadet mekanlarıdır) Kapının insan boyundan kısa yapılmasının amacı: Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah’ın camiye eğilerek girmesi ile   “”Beyler sadece  Allah’ın huzurunda eğilir” “ anlamını belirtmek  içindir.Kitabesinde: “”Mülk Kahhar ve tek olan Allaha aittir” “yazmaktadır. Caminin sol köşesinde yani yapının Güneydoğudaki şah mahfili bileşik tonoz örtüsü şeklinde örtülmüş olup bu bölümün bazı kısımları günümüzde eksiktir(?) Mahfil duvarında açıkça kiriş izleri  görülebiliyordu. Ahşaptan yapılmış Divriği Ulu Cami Hünkâr mahfili Anadolu’daki en erken örneklerden biridir.

Batı Kapı

Batı kapı caminin sağ tarafında yani külliyenin  batısında, şehir tarafında yer alır. Asıl tanım adı çarşı/çıkış kapısı olmasına rağmen Batı kapı ince taş işlemeciliğinin zirvesindeki kapı bezemelerinde adeta dantelli bir şekilde örülmüş seccade/kilim   tasvirinden dolayı  ve  çıkış yönünde yani şehre baktığından tekstil/ çarşı kapısı  gibi tanım adları  verilmektedir. Taç kapı üst kemerinin tam tepeden dışarı çıkıntılı olan taş, kilit taşıdır ki bütün taşları tutmakta olan ana noktadır. Ucunda demir kanca bulunan taş aydınlatma fenerlerinin kullanılması amacıyla yapılmıştır Alt kısmında laleler işlenmiştir. Batı kapının üç satırlık kitabesinde; “”Şahinşah oğlu Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul adaletli melik bu caminin yapılışını 1228 yılında emretti. Allah mülkünü daim etsin”” demektedir. Kapının her iki tarafında denge sütunları vardır. Sağ tarafında “”ALLAH”” sol tarafında yatık “”ALLAH” “yazısı yazılmıştır Kapının sol tarafında bulunan çift başlı kartal; Selçukluların sembolü, boynu bükük olan doğan figürü; Mengüceklerin sembolüdür. (Mengüceklerin Türkiye Selçuklularına tabî olduğunu simgelemektedir)Mengüceklerin Türkiye Selçuklularına bağlılığını ifade etmektedir. Batı kapıda ikindi namazında görülen namaz kılan ve Kur’an okuyan gölgeleri biz göremedik. Çünkü gölgeler Mayıs-Eylül ayları arasında mevsimsel görülebiliyormuş


Minare

Ulu caminin tek minaresi caminin kuzeybatı köşesinde yer alır ve silindirik bir kaide üzerine silindirik gövdeli tek şerefeli kesme taş yapıdadır. Minarenin aslı yıkıldığından yenilenmiştir. Kanuni doğu seferlerindeyken bu camide namaz kılmış, minarenin harabiyetini görünce Mimar Sinan’dan yeniden yapılmasını istemiştir. Minare 1565 yılında Mimar Sinan tarafından yenilenmiştir. (Caminin hasar gören batı duvarı da ayni tarihte Mimar Sinan tarafından yenilenmiştir) Minare yüksekliği 23.75 metredir.

2-ŞİFAHANE

Külliye’de Ulu Caminin güney tarafına ve bitişik    olarak, doğu-batı yönüne uzatılan dikdörtgen planlı inşa edilmiştir. Şifahane 770 metrekare büyüklükte  asma katlı avlulu ve eyvanlı “avlulu medreseler “ grubunda bir yapıdır. Şifahanenin  banisi Erzincan meliki Fahrettin Behram Şah’ın kızı olan ve  Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah eşi Melike Turan Melek Hatun’dur. Şifahane mimarı da yine camide olduğu gibi Ahlâtlı Hürrem Şah’tır. Divriği Şifahanesi Anadolu’da yapılan 3. Şifahane olup günümüze ulaşan en iyi korunmuş şifahanedir. (1206 Kayseri ve 1217 Sivas Darüşşifalarından sonra yapılan 3.şifahanedir) 18.yy. da medrese haline getirildiği için “Şifahiye Medresesi” de denilmektedir. Şifahane orta bölümü sekizgen ışıklık kubbesi ile örtülmüş, zeminde ise havuz vardır. Giriş ile birlikte dört eyvandan oluşur. (Eyvanın biri kapalıdır) Taç kapıdan girişte sağ ve sol tarafta birer oda bulunmaktadır. Şifahane avlusu etrafında küçük odalar yerleştirilmiştir. Şifahane sütunları daire ve sekizgen formdadır.                 

Caminin kuzey tarafında ki hamamdan camiye boru döşenmiş, bu borulardan gelen hamamın sıcak su buharı ile cami ve şifahane ısıtılması sağlanmış.

Şifahane Taç Kapısı

Şifahane’nin Taç Kapısı/Şifahane giriş kapısı süregelen Türkistan-Selçuklu geleneğine göre inşa edilmiştir. Doğu-Batı yönünde ve dikdörtgen planlı ve kesme taşlarla yapılmıştır.  14 m. yükseklikte ve 10,5 m. derinlikte olan taç kapının kemeri, işlemeleri ile bir kadın başı/ tacını andırmakta ve benzemektedir. Şifahane taç kapısında yer alan kitabesinde   “”El Melik Es Seyit Fahrudden Bahram Şah’ın kızı Allah’ın affına muhtaç adaletli Kraliçe turan Melek Allah rızası için bunun mübarek şifa yurdunun inşasını emretti. “”  yazmaktadır.

Şifahane taç kapısının üst alınlığındaki 22 tane beşgen yıldız abide eseri yaptıran Ahmet Şah ailesinin 22. kuşaktan Peygamberimizin(S.A.V) torunu olmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bilindiği üzere beşgen ve sekizgen yıldızlar Selçukluyu temsil etmektedir. Yapılara konulan/uygulanan denge sütunları üç adettir. Bunlardan ikisi cami kısmına, bir tanesi ise şifahane kısmına yapılmıştır. Kapıdaki pencereyi ortadan ikiye bölen sekizgen silindirik sütun, denge sütunudur.  (Bu sütun 1939 Erzincan depreminden sonra dönmemektedir) Pencerenin sağ ve solundaki Süleyman mührünü çevreleyen Hilâl; İslamiyet’in simgesi, ortasındaki motiflerle Haç; Hristiyanlık simgesi işlenmiş böylelikle şifahanenin her din mensubuna açık olduğu ifade edilmiştir. Pencerenin alt kısmında kitabesi yazılmışken, sağ tarafta kadın başı, sol tarafta erkek başı bulunmaktadır. Başlardan biri Güneşi, diğeri de Ay’ı temsil etmektedir. Bu tasvir aynı zamanda şifahaneden erkek-kadın ayrımı olmadan herkesin yararlanabileceğini anlatmaktadır.

Türbe

Camiin kıble duvarına bitişik yanı şifahanenin kuzeydoğu köşesinde üstleri tonoz örtülü dikdörtgen planlı ve kubbeli(Selçuklu kümbet tipinde), Ahmet Şah eşi Turan Melek Hatun ve Mengücekoğulları ailesinin kabirlerinin bulunduğu türbe yer almaktadır.

Havuz

Şifahane’nin merkezindeki havuzdan taşan su, havuzun etrafındaki kare planlı kanaldan etrafını dolaşıp, daire çizerek yapıdan tahliye edilir. Havuzun dolup-taşması ve kanaldan akan suyun çıkardığı sese, ney sesi üflenerek  eklenmiş böylelikle  ruh ve sinir hastalarının tedavisi sağlanmıştır.

Divriği Ulu camii ve şifahanesinin tasarımı; mimari ve süsleme olarak hem beylikler döneminin hem de Selçuklu döneminin hatta erken Osmanlı döneminin en büyük şaheser yapıtıdır. Divriği külliyesinin yapımında bölgenin mimari seviyesi ve koşullarıyla açıklamak mümkün değildir. Burada esas unsur elbette külliyenin sahibi Ahmet Şah ve ailesinin çağını aşan üstün bir estetik duygularının etkisiyle baş mimar Hürrem Şahla birlikte 6 mimarın   sanatçılıklarının yoğun işbirliği ve koordinedeki öngörüleri sayesinde ortaya çıkmıştır.

Divriği’ne gelen Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde Divriği   Külliyesi’ni “”Mermer ustası bu camiye öyle emek sarf edip duvar yüzlerini öyle bukalemun nakşı etmiştir ki ne Ayasulug'da Sultan Yakub Camii, ne Bursa'da Yıldırım Han'ın Ulu Camii, ne Sinop şehrindeki minber nakşı, ne Rum ülkesinde Atina'da Ebülfeth (Fatih) Camii ve ne Budin serhaddinde Estergon Kalesi Camii bu Divriği Camii'nin işçiliğindeki ustalığa denk olamazlar.”” Kısacası övgüsünü yapmakta ““Methinde Diller Kısır Kalır, Kalem Kırıktır “”şeklinde anlatmaktadır. Divriğindeki bu muhteşem abide Arslan Yanardağ’ın  “Takiyettin Mengüşoğlu’yla konuşma” adlı eserinde Sivas doğumlu Takiyettin ‘in Almanya’da felsefe eğitiminden sonra Divriği’ne gelerek Divriği’nin taş eserlerini bir başka gözle incelemiş ve sonuçta burada o taş ustalarına seslenerek ;  “”Yüzyıllar sonra bu şaheseri görenlerin ne düşüneceğini ve bunu yaparken ustaların nasıl  düşündüğünü meydana getirdiğini .“”açıklamaya çalışmıştır. Divriği Külliyesinde  İslâm    inancının özelliklerini, sembollerini ,  çağın ilerisinde sayılabilecek modern bilimsel metodları da adeta göstererek karmaşık motifleri   sanatsal olarak   mükemmel bir şekilde taşlara işlenmiş/uygulanmıştır.    İslâm sanat tarihinde de eşi olmayan bazıları 3 boyutlu olmak üzere bu taş yontuların yazıtların ve süslemelerin meydana getirilmesindeki çaba ve emeğe karşılık, bu kadar şaheser yapıtın tanıtımı ve üzerinde çalışılması yeterince yapılmadığı şeklinde bir kanaatim oluşmuştur.

Sonuç olarak   Ahmet Şah ile eşi Melike Turan Melek  Hatun ‘un Divriği Ulu Cami ve Külliyesini yaptırmalarındaki amaçları olan Allah aşkı ve Allah Resulune duyulan sevgilerini  ustaların titiz çalışmalarıyla   çeşitli motif ve sembollerle bir-kaç kez ifade edilmesi  olarak yorumlanmaktadır.      Divriği Ulu Camiine bir benzetme yapmam gerekirse; Bence Anadolu’nun Kurtuba’sı söyleyebilirim (Kurtuba camii 15.y.y. sonuna kadar yani Kiliseye çevrildiği tarihe kadar Dünyanın en büyük ve en güzel camisiydi)


*MENGÜCEKOĞULLARI BEYLİĞİ (1080-1228-1255)

Divriğinde muhteşem eserler inşa ettiren Mengücekoğulları/Mengücükler /Mengüçlüler  ‘in Divriği kolu ilginç bir şekilde Selçukluların en güçlü döneminde varlığını sürdürebilmiştir. Mengüçoğulları Bölgesini korumaya çalışan, sanatı, mimariyi, ilmi, edebiyatı himaye etme amacı güden bir beylik olması mimari anıtları ve sikkeleri sayesinde bilgilenmemize rağmen tarihi kaynaklar çok bahsetmez.Bu konuda Necdet Sakaoğlu’nun araştırmaları dışında detaylı çalışma yoktur.Divriği Külliyesi gibi çağını aşan bir mimari yapıtın banilerini elbette ki biraz anlatılması gerekmektedir.

Türkler, Abbasi ordularında (Bilhassa Samarra ordugâhı Anadoluya yakındı) askerleri olarak, Doğu Anadolu’yu 9. yüzyıldan itibaren tanımışlardı.Dolaysıyla 1015 ‘ten itibaren Selçuklu seferlerine klavuzluk yapmışlardı. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın D.Roma ordusunu bozguna uğratmasından(1071-Malazgirt) ve  İmparator ile yapmış olduğu anlaşmanın uygulanmamasından dolayı(Çünkü mağlup imparator öldürülerek tahttan indirilmişti) verdiği emir üzerine Anadolu’nun fethi başlamıştır.  Mengücekoğulları beyliğinin kurucusu Malazgirt savaşına katılan Alparslan’ın Artuk, Saltuk, Danişmend, Çavlı ve Çavuldur gibi emirlerinden biri olan Mengücek Gazidir. Malazgirt Savaşının Selçuklular lehine neticelenmesiyle Emir Mengücek Gazi Mengücekoğulları Beyliğini, Anadolu’da Erzincan merkez olmak üzere, Kemah, Divriği, Şebinkarahisar, Tunceli, Elazığ yöresinde kurmuş bir Türkmen emiridir.

Anadolu’nun fethi sonrası Anadolu’ya göç eden Türkler, bu topraklara yerleşerek, bu coğrafyayı kendilerine vatan kılmışlar az zamanda ülkenin adı Türkiye olarak anılacaktır. Yeni kurulmaya başlanılan bir ülkenin hâkimiyetinin kalıcı olabilmesi için askeri gücün yanısıra idarî teşkilatlar ile kalıcı kültür eserleri meydana getirerek yönetimi sürekli halde tutmalarının farkındaydılar. Bu amaçla fetih de bulunarak kurulan hem beylikler hem de Türkiye Selçuklu Sultanlığı kültür ve sanat ortamı oluşturmak, adalet ve hoş görüyle dolu şehirlerde imar faaliyetlerine girişmişlerdir.

Beyliğin kurucusu olan Mengücek Gazi’nin hem Anadolu’nun fethinde önemli bir isim olması hem de aynı zamanda Danişmendli Gümüştekin’in kızını aldığı, akrabalık bağı kurarak beyliğinin gücünü sağlamlaştırdığı  bilinmektedir. Mengücek Gazi, Anadolu gazalarından birindeki  çarpışmalarda şehit düştü Mengücek Gazi’den sonra başa Emir İshak geçmiş, buna müteakip Beylik Türk adetleri gereğince 1118’den önce öldüğü düşünülen Mengücek Gazi Oğullarından Davut’a Erzincan kentini ve Kemah Kalesi’ni, Süleyman’a ise Divriği’yi bırakmıştır. Kemah kolu Behram Şah’ın ölümüyle tekrar ikiye ayrılmış ve 1227-1228 yıllarında Şebinkarahisar ve Kemah kolu, Alaattin Keykubat tarafından tamamen ortadan kaldırılmıştır

Divriği kolunun, ilk emiri Süleyman’ın oğlu Şahinşah’tır. Divriği Kalesi’nde 1180 tarihli ilk caminin kitabesinde Şahinşah’ın adı yazılıdır. Divriği’deki en önemli yapılardan biri olan Sitte Melik Türbesi’nin kurucusu da Emir Şahinşah’tır. Şahinşah’ın iki oğlundan biri olan Süleyman, Divriği Ulu Camisi’ni yaptıran Ahmed Şah’ın babasıdır. Ahmet Şah’ın vefatı üzerine Külliyeyi, Ahmet Şah oğlu Hasan tamamlamıştır.

Mengücekoğullarının Divriği kolu da 1252 yılında Türkiye Selçuklu Devleti’nin yönetimi altına alınarak beyliğin devri sona erdirilmiştir. Bu beylik Türkiye Selçuklu Devleti’ne bağlanan son Türk beyliği olmuştur.

                                                                                                                     Rifat Günday

                                                                                                                  Başöğrt.Tarih(E)

             Makale Linki :   https://www.kirmizilar.com/divrigi-ulu-cami-sifahane-ve-turbesi/        

Kısa video Linki :   https://studio.youtube.com/video/6UQtAMR7WBI/translations                                          

Kaynaklar:

1)     1-Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü

2)     2-Sivas Valiliği

3)     3-Divriği Ulu Camii -Sanatın Yolculuğu

4)     4-Divriği Ulu Camii Matematik Modellemesi (Blog :  https://www.besoglu.com/sivas-divrigi-ulu-camii-ve-darussifasi-matematik-modellemesi-ve-sonuclarin-degerlendirilmesi/ )




29 Kasım 2024 Cuma

TÜRKİYE'DE BATILILAŞMA

 TÜRKİYE'DE BATILILAŞMANIN NERESİNDEYİZ ? 

                                                                                    *Rifat Günday


TÜRKİYE’DE BATILILAŞMANIN NERESİNDEYİZ ?

Türkiye’de batılılaşma gündeme gelince aklımıza  ilk olarak Tanzimat Fermanıyla ilan edilen  Tanzimat dönemi(1839-1908) yenilikleri  geliyor. Devlet-i Aliyye’nin  böyle radikal bir değişim/yenileşme ihtiyacının gerekçesi o dönem batı dünyasındaki sanayileşme ve teknolojide ilerlemeler oluşturmaktadır. Oysa ki aynı dönemde Şark dünyasının büyük bir bölümü sömürgedir ,Osmanlı’da ise nüfus artışı durmuş ekonomik zorluklar ve yokluklar ön plandadır. Bu yüzden Batıdaki bu ilerlemenin kaynağının. batıda meydana gelen değişim ve yenileşmenin Osmanlıda da bu gelişmelere yenileşme yoluyla ulaşabileceği düşüncesiydi. Bu şartlar altında Tanzimat ilan ediliyor(3 Kasım 1839-Gülhane Parkı) ve Tanzimatla  çok büyük değişiklikler geliyor ; Müsadere (Devletin mala el koyması)sistemine son verilmesi ,örfi Hukuka son verilmesi(yargısız infaz),Eğitimde ve idari sitemde   nizamnamelerin başlatılması sayılabilir.  Devrin edebiyatçı ve aydınları  da bu kapsamda Avrupa’yı ve o dönem dünyada neler  olduğunu halka anlatmaya çalışmışlardır.

Bizim hemen aklımıza gelen batılılaşmadaki  Tanzimat vurgusundan önce elbette ki Türkiye’de  yenileşme ihtiyacı ortaya çıkmıştı.Osmanlı Devleti Girit kuşatmasında(1645-1669) Avrupa’yı hayran bıraktıracak şekilde çok yüksek askeri teknolojiler kullanarak Girit’in meşhur yıldız kalelerini fethedebilmeyi başarmışken ; 2.Viyana bozgunu sonrası devam eden Kutsal Roma – Lehistan -Venedik - Rus savaşlarında  (1683-1699) çok ağır kayıplar vermiş ve ilk defa toprak kaybetmiştir.Öyle ki bu süreçle başlayan gerileme   ancak Lozan antlaşmasıyla (24.7.1923) son verilebilmiştir.Kutsal ittifak savaşlarında bilhassa Avusturya ordusunun  yeni muharebe düzeninde  çakmaklı ve seri atışlı tüfekleri kullanması Osmanlı ordusunun mağlubiyetinde etkili olmuştu.İşte Viyana bozgunu sonrası  yaşanan mağlubiyetlerden  sonra Devletimizin ileri gelenleri batıdaki askeri gelişmelere ayak uydurmak zorunluluğuyla askeri alanda yenilik ve değişimler başlatmıştır.Yani bizde ilk yenileşme askeri amaçlarla ve teknik anlamda  hayata geçirilmiştir.(Subay okulu -Sürat Topçuları  -Yeni piyade sınıfları ..) Ancak askeri alanda ve sadece teknik amaçlı yapılan bu yeniliklere Yeniçeri ve Ulema tarafından karşı çıkıldığından (Bilhassa  3.Selim’in Nizam-ı Cedit ordusu) ayaklanma neticesinde Sultan 3.Selim tahttan indirilmiş  ve Nizam-ı Cedit Ocağı da kapatılmak zorunda kalınmıştır.(1807) 

Yerine gelen Sultan 2.Mahmut(1808-1839) ise çareyi Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmakla buldu.Tekrar tanzimat sonrasına dönersek ; yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi batılılaşmanın/yenileşmenin/islahatların ana amacı batıdaki bilim ve teknolojiyi Türkiye’ye getirmek olarak belirlense de bir müddet sonra  bilimle birlikte batı kültürü içimize girmeye başladı.Özellikle Tanzimat dönemi denince de Fransız ekolü mürebbiyeler bir döneme damga vurmuştur.Şimdi amacımız Medeniyet idi ama bu sefer batı kültürüyle karşılaşmış olduk.Batı kültürüyle birlikte bu sefer de Tanzimat karşıtı akımlar ortaya çıkacaktı:Yeni Osmanlıcılık, Pan İslamizm ve Panturkizm gibi.Bu dönemde bir de halk arasında geleneksel kültür araçlarına ;Ala-Turka , Avrupai kültür araçlarına da Ala-Franga tabir edilen ayrımlar görülmeye başlandı ki halen bu terimler zaman zaman kullanılmaktadır.





Batılılaşmayla birlikte toplumumuza Medeniyet ve Kültür kavramları da girmiş ve tartışmaları da bereberinde getirmiştir. O halde Medeniyet ve kültür ilişkisini açıklamaya çalışalım. Kültür, dilimize iki kaynaktan gelmiştir: Fransızca'dan ve İngilizce’den(Amerikan ). Fransızca kültürün Türkçe karşılığı İrfân, İngilizce  kültürün karşılığı, Medeniyettir .Eğitimci/sosyolog Nurettin Topçu’ya göre, “”kültürle medeniyeti birbirine karıştırdığımız için Batı taklitçiliğine başladık. Medeniyet, insanlığın çalışarak ortaya koyduğu teknik eserlerin bütününden ibârettir. Kültür ise, bir toplumu kendi tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümlerinin bütünüdür.””Şu halde batı kültürü ile bizim kültürümüzü de karşılaştırırsak : Avrupa Medeniyeti Roma  . Latin  ve Endülüs medeniyetinin karışımıdır. Bu karma medeniyet  kültürü  ile Hıristiyanlık felsefesi işlenerek, Reform ve Rönesans gibi büyük uyanışlardan geçerek Aydınlanma çağını yaratarak  bu günkü Batı uygarlığı doğmuştur Batı medeniyetinin esas unsurları; Bilim, onun hayata uygulanmasından ibaret olan teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyettir

Türk milletinin tarihini  derinden etkileyen olaylar :Yıkımlar ve  Büyük Göçler  ile Medeniyet değişiklikleridir. Türkler iki defa medeniyet değiştirmişlerdir. 9./10. Yüzyıllarda  kendi istekleriyle Müslüman olmuşlar ve İslâm medeniyetine damgasını vurarak zamanın en ileri ve yerleşik devletlerini kurmuşlardır. 18. Yüzyıldan  itibaren  de  yine kendi istekleriyle Batı Medeniyetine katılma çabası göstermişlerdir

“”Osman Turan'a göre Türklerin İslam medeniyetine girişleri ile Avrupa medeniyetine giriş teşebbüsleri arasında farklılıklar vardır. İslâm medeniyetine girerken din değiştirmişler fakat Batı medeniyetine girerken din değiştirmemişlerdir. Her ikisinde de ortak nokta millî kültürden kismen de olsa uzaklaşmamızdır. İslâm medeniyetine Arap ve Farslar da girdiği halde, onlar milli kültürlerini korumuşlar, fakat biz terketmişiz. Batı medeniyetine girerken yine Japonlar ve Ruslar milli kültürlerini korurken biz bırakmışız.””Burada hemen belirtelim Türkistan’ın batısı ile Türkiye’nin doğusunu birleştirmeyi başaran Büyük Selçuklunun resmi dilinin Farsça olması sadece dilimizi değil İslamî terimlerin de Arapça yerine Farsça tanımlanmasına yol açmıştır.(Söz gelimi Namaz . Oruç ,Peygamber  kelimeleri Farsçadır).Ancak ilk Müslüman Türk Devleti Karahanlıların resmi dilinin Türkçe olması ,Türkçenin ilerlemesine yani Milli Kültürümüze çok katkısı olmuştur.(Dîvȃnu Lugȃti't-Türk, Kutadgu Bilig ve Atebetü'l-Hakȃyık adlı Türkçe eserler) Türkiye’de Türkçeye dönüş ise Türkiye Selçuklularının yıkılması ile yerine kurulan beylikler döneminde Türk kültürü ve Türkçe daha çok gelişmiştir.(Söz gelimi Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe fermanı) Toparlarsam  İslamiyet’in kabulünden önceki Türk toplumlarının siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapılarının şekillenmesinde de din ve inanışın önemli bir rolü olmakla birlikte  ana etken Türk Töresiydi.  Türkler,İslamiyet’i kabul ettikten sonra İslam uygarlığının etkisi altına girmiş ve zaman içerisinde onun gelişmesinde önemli roller üstlenmişlerdir.Fakat İslamiyetle birlikte İslam’a ait addedilen  bazı Bedevi adetleri de Türkiyede yerleşmiştir.Hemen belirtelim o sıralar Türk halkının çoğunluğu obalar halinde yaşadığından islâm’la birlikte Töre ve İslamiyet birlikte yürümüş , boylar vasıtasıyla günümüze kadar gelmiştir ,ancak yerleşik düzen şehirlerde böyle olmamış , töre kısmen terkedilmiştir.

Sosyolojinin babası diye hitap edilen Tunuslu İbni Haldun ünlü eseri Mukaddime’de toplumları; “”Bedevî (göçebe) ve hadarî (yerleşik) olmak üzere ikiye ayırmakta ve bedevî toplumların zamanla çeşitli ekonomik faaliyetler sonucu hadarîliğe(yerleşikliğe) geçiş yaptığını ve medenileşmeye başladığını söylemektedir.””Ancak tersi durumlarda tarih boyunca gerçekleşmiş : söz gelimi Sümer medeniyetini göçebe Akad’lar  bitirmiş ,Avrupadaki Roma medeniyetini de Barbar kavimlerin göçle yaptığı baskı sona erdirerek Avrupayı  karanlık Orta çağa itmiştir.Bizim kültürümüzde kullanılan Hürriyet kavramı da batıdan farklı anlamdadır.İslam Medeniyet tarihinde Türk  filozofu Fârâbî’ye göre”” kişinin, iyi olanı seçip yapabilmek için hem sağlıklı düşünme yeteneğine hem de irade gücüne sahip olması gerekir. Fârâbî’ye göre buna sahip insanlar “hür”dür. Aksi takdirde insan, köle tabiatlılardan olur.””Farabi'nin tanımda belirttiği üzere “hür” olmayan kimseler bazı ibadetlerinden muaf sayılmaları bundandır.

18.yüzyılda Türkiye’de kendi isteğimizle başlatılan batılılaşma çabaları çeşitli evreler halinde günümüze kadar uzanan ve her evresinde farklılık göstermekle birlikte Modernleşme; Batılı toplumsal yapılar doğrultusunda, birbirine bağlı olan pek çok alanda, çeşitli ve çok yönlü değişim ve yenilik hareketlerinden oluşmuştur.

Türkiye'de gündemde olan bir çok kavrama  yaklaşım gösteren Alev Alatlı, fikirleriyle, kavrayışıyla bu toprakların  ve Türk toplumunun  hassasiyetlerini kalemiyle  anlatmaya çalışan  entelektüellerinden biriydi. Alatlı tarih ve toplumlarda  hukukun yalnızca kağıt üzerindeki kurallar bütünü olmadığını, insanın ruhunu ve toplumu şekillendiren daha derin bir ahlak anlayışının gerekli olduğunu savunurdu. 
Alatlı :  Tarihi iyi bilmeden bugünü anlayamayacağımızı, taklit eden değil üreten bir millet olmamız gerektiğini, fikri hür bireyler yetiştirmenin bu ülkenin en büyük ihtiyacı olduğunu sık sık hatırlatıyordu.Son olarak Medeniyet tanımında artık Batı medeniyetinin   yönünü kaybetmiş gibi durduğu bir zamanda Türkiye'nin dünyanın iyiliği için yaşaması ve yaşatılması gerektiğini savunması Millî bir kültür algısı olarak kabul görmüştür.

Modernleşme kavramı tarihsel süreçte : medenileşme, asrileşme,muasırlaşma, Batılılaşma, Batıcılaşma, çağdaşlaşma gibi farklı isimler almış olmasına karşın tüm kavramların  hedefi aynı yönü, yani batıyı işaret etmiştir. Bu değişiklikler hem devlet hem de toplum yapımızı derinden etkilemiştir.Fakat Türk Tarihindeki bu ikinci medeniyet değişikliğinde , birincisinden farklı olarak din değişikliği olmamakla birlikte hakim batı kültürünün mayasında var olan hristyanlık öğretileri dolaylı yoldan bilhassa yabancı okullarda okuyan Türk çocuklarını olumsuz etkilemiş , adeta topluma yabancı bir kuşak ortaya çıkmıştır.Söz gelimi 1876 yılı baz alındığında Türkiye’deki orta/lise/Yüksek  düzey  yabancı ve azınlık okul sayısı 600 yakın iken , aynı dönemde ; Harbiye ,Mülkiye  gibi kurum idadileri  hariç sivil lise sayısı sadece 5 'tir.Bu yüzden batılılaşmanın 2.evresi sayılan 2.Abdülhamid döneminde idadi sayısı 109’ a çıkarılacaktır.Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Yasası ile yabancı ve azınlık okulların sayısı 23’e düşmüştür.Cumhuriyetle birlikte Batılılaşma hedefinde değişikliğe gidilmekle birlikte ana amaç Batı Medeniyeti olarak belirlenmiştir. Cumhuriyetimizn kurucusu Gazi Mustafa Kemal  Atatürk  “”Türkiye’yi  muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma hedefi “” belirlerken şu şarta bağlamıştır ki : “Türkiye Cumhuriyetinin Temeli Kültürdür”” Burada kastedilen Millî Kültürdür. Millî Kültürümüz : Türk toplumunun eski kültürünü yeni değerlerle kuvvetlendirmiş ve yeni bir hamle ile Türk tarihinden gelen  milli özellikler, İslamiyet‟in getirdiği dünya görüşü ve töre düzeniyle  birleşerek Karahanlı(Devlet-i Türkistan)  ,  Büyük Selçuklu , Türkiye  Selçuklu , Osmanlı  ve Türkiye Cumhuriyeti Devletlerini kurarak milli kültür ve medeniyetimizi   oluşturmuştur. Bir devletin sosyal yapısının temelinde o milletin ruhu vardır. Altı yüz yıllık Osmanlı  üç kıtada hükmeden en büyük Türk Devletinin  , topraklarının ve vergi gelirlerinin  yaklaşık  %90 ‘nı  .nüfusunun 3/2 sini . kaybetmesine rağmen yeniden diriliş göstererek hem bağımsızlığını kazanmış hem de Cumhuriyet atılımlarını gerçekleştirmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin  çağdaşlaşma olarak ifade edilen Modernleşme çabaları   Türkiye’de de sosyal, siyasal ve ekonomik yapının aynı amaçlar çerçevesinde biçimlendirilmesinin adı olmuştur. Modernleşme ile birlikte ortak bir dil(Türkçe) , tarih, kültür(Milli), değerler(Manevi)  oluşturulmaya çalışılmıştır. Tüm vatandaşların  millet ve vatandaşlık bağları ile bir araya getirilmesi planlanmıştır. Bu bağlamda halk, toplumsal sorunlarda ulusal bilinç çerçevesinde haberdar olacak, sorumluluk yüklenecek batı toplumlarında olduğu gibi Devlete vatandaşlık bağıyla bağlanacaktır.Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk bunu “”Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar "Tam Bağımsızlık" ve "Kayıtsız Şartsız Milli Egemenlikten ibarettir. Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu Milli Egemenliktir. Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliğidir..”” Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir..."


Geldiğimiz bu noktada Medeniyet evrensellik olarak kabul edilirken Kültür millî olarak kabul görmektedir.Din sosyolijisi bağlamında çalışan ve eserler veren Alev Alatlı’da dünyada yeni bir aydınlanma çağının(2.Aydınlanma) gelmekte olduğunu görmüş toplumsal ve bölgesel sorunların ancak Türkiye merkezli çözülebileceğinden hareketle , Türkiye’nin Modernleşmesini ancak kendi kültürümüzle gerçekleşebileceğini “ savunmuştur.

                                                                                                        *Rifat Günday
                                                                                                         Baş öğrt.Tarih(E) 


Kaynaklar : 
1- Mehmet Beşirli- Osmanlı'da Modernleşme ve Aydınlar
2-Hasan Önder-Türkiye'de Batılılaşma ve Değerlerin araçlaşması
3-Aydın Sayılı -Atatürk ve Millî Kültürürmüz