29 Haziran 2018 Cuma

KALYONLARIMIZ

Tarihimiz ve Medeniyetimiz-3 : Bir Dönemin  Yıldızı : KALYONLARIMIZ         

                                                                                                                                 Rıfat GÜNDAY*

“…Şevket-i âli Osmân’a
Revnak verendir tersâne
Dağ gibi kalyonlarımız
Dâğ-ı derundur düşmana….” (Kalyon mani’lerinden- Ramazan-nâme  )

Türkiye’de  denizcilik ilk Türk Amirali  Çaka  Bey’le  başlamış, Gazi Umur Bey’le (Aydınoğulları) pekişerek  Selçuklu Devleti’nde Sinop –Alanya üsleriyle  donanmanın temeli oluşturmuştur. Osmanlı da Selçuklu temeli üzerine Karesi Beyliğinin desteğiyle Marmara’da Tersane  kurulmuştur. Daha sonra Venedik-Ceneviz gemileriyle yapılan savaşlar ve bu savaşlarda yaşanan deneyimlerden hareketle, gemicilik teknolojisi geliştirilerek –İspanyol modelleri de incelenerek- gemicilikte özgün Osmanlı tarzı oluşmuştur. Osmanlı’da donanma gemileri ; Kuruluş ve Yükselme Dönemi’nde kürekli gemiler dönemi (Çektiri- Kadırga), 17.yüzyıldan itibaren Kalyonculuk Dönemi, 19.yüzyılda ise Buharlı Gemiler Dönemi’dir. İstanbul’un fethine kadar gemiler  merkez olarak Gelibolu  Tersanelerinde  inşa edilirken, İstanbul’un fethinden sonra ise Tersane-i amire bünyesinde, İstanbul merkezli  olmak üzere diğer tersanelerle koordinasyonla  imalatlar yürütülecektir. Osmanlı Donanması İlk büyük deniz savaşını Çelebi Mehmet Dönemi’nde (Çalı Bey komutasında)  Venedik’le yapacak ve mağlup olacaktır.(1416) Osmanlı’nın ilk kalyonu Göke (Kuka) idi ve Sapienza Savaşı’nda (1499) kullanıldı. Bu savaş aynı zamanda top kullanılan tarihteki ilk büyük deniz savaşı  kabul edilir. Sapienza Savaşı’nı  Osmanlı  kazanmakla birlikte Burak Reis’in şahadetinden dolayı  sonra tekrar kürekli gemilere (kadırgaya) ya  manevra kolaylığından  dolayı dönüş yapılmıştır. 17.yüzyılda Osmanlının kalyona geçişe Girit kuşatması sebep olmuştur. Venedik’in Boğaz girişindeki ablukasını kıramayan donanmamız için Kalyon inşası başlatılmıştı. Kuşatmanın çok uzun sürmesi(1645-1669) ve çok miktarda malzeme taşınma ihtiyacı, çok sağlam ve dayanıklı kale burçlarını yıkmak için yüksek ateş gücü ihtiyacından dolayı da Kadırga’dan Kalyon’a işte bu dönemde geçilmiştir.
Kalyonlar kadırgalara göre daha yüksek, uzun ve çok sayıda direk ve serene sahip olduğundan, modeline göre çok çeşitli keresteye ihtiyaç duyduğundan Kadırga’dan en az 3 kat daha fazla maliyetliydi. Kalyonların baş kısmında güverte katlarının kesiştiği nokta ile kıç tarafındaki güverte katlarının kesiştiği noktalara geniş gövdeli meşe ağacı kökleriyle monte edilerek rampa ve çarpmalara karşı mukavemet kazandırılmıştır. Birden fazla ambarı olduğundan çok sayıda top (60-130) dolayısıyla cephane de taşımaktaydı. Tabii buna paralel olarak personel sayısı da üç katı oluyordu. Ancak Kadırga’ya göre daha hantal yapılıydı ve sadece yelkenle hareket edebilirdi. Muhabere Kalyonlarının en büyüğü 3 ambarlı türüydü. 3 ambarlı’nın güvertesi 3 katlı olup sırasıyla; açık güverte, palavra, orta kat, top ambarı, tavlon ve kontra tavlon güverte adları verilmişti. En altta sintine bulunur ve bir kalyon en az 60-130 topa sahip olurdu. 3 ambarlı kalyonlar yaklaşık 45 metre uzunluktaydı. Kalyonlar taşıdıkları topların ağırlığına göre sınıflandırıldığında “Kantarlı “ olarak adlandırılır, Topların en büyüğü 169 kg’lık gülle atabildiğinden 3 kantarlı top denildiğinden gemi isminin yanında “3 kantarlı “ifadesi de kullanılırdı. Kıç, baş ve kuşak “ isimlerine göre de adlandırma yapılmaktaydı. Örnek kıç pupalarına göre: mavi kıçlı, isper kıçlı, yaldız kıçlı, ay kıçlı, nar kıçlı, yaldızlı hurma (kıçlı)Başlarına göre: Ejder başlı, kır at başlı kalyonlar ile gövde kuşak renklerine göre de sarı , yaldız kuşaklı kalyonlar olarak isimlendirilirdi. Kalyon tersaneleri Kalyonların inşası yine İstanbul’daki Tersane-i amire bünyesinde gerçekleşiyor ancak ihtiyaç duyulduğunda bunun yanı sıra Sinop, Samsun, İzmit ,Ereğli ,Varna ,Silivri , Midilli ve Rodos’ta da kalyon inşa edilmekteydi.Kalyonlar 1792 den sonra bakır levhalarla dıştan kaplanarak dayanıklılığı artırılmıştır. Kalyonlarda vazifeli askerler yani deniz askerleri, kalyoncu diye tabir edilirdi. Kalyoncuların özel bir kıyafeti de vardı. Bir metre uzunluğunda yatağan bıçaklar ve özel tabancalar kullanırlar, başlarına, bellerine şal takarlar, omuzlarına mevsime göre yapılmış bornoz atarlardı. Bazen başlarına sarıklar sararlar, sırma ve düz kaytandan işlemeli şalvar giyerlerdi. Ayakkabıları küt burunlu, üzerinden ayak parmakları görülecek biçimdeydi.

Kalyonlardan planları arşivlerde bulunanlar yada hikayesi çok bilinen türleri.
Göke/Kuka ; Bilinen ilk kalyondur.(Sapienza savaşında kullanılmıştır.)

Baştarde ; Hünkâr ve Paşa’nın kullandığı amiral gemileridir.Kalyon’a benzemektedir.İri gövdeli kürekle hareket etmekle birlikte ayrıca iki çift yelkeni de vardı.(Yüksek manevra gücüne sahiptiler)


Şehbaz-ı Bahrî(1733 – 1734) ; Tersane-i Âmire’de inşa edilmiştir.Şehbaz-ı Bahrî 44 toplu karavele kalyon sınıfına dahil bir kalyondu.

Peleng-i Bahrî ; 1787-1792 yılları arasında yapılan savaşta mürettabatıyla birlikte Ruslar’a esir düşen Peleng-i Bahri adlı kalyonun izleri/planları St. Petersburg'daki bir müzede bulunmuştur.

Mahmudiye kalyonu Navarin’de(1827) 58 gemimiz battıktan iki sene sonra Sultan II. Mahmud’un emriyle ; 1829 yılında İstanbul Tersanesi’nde inşa edilmiştir.


Mahmudiye Kalyonu . 1829 yılında İstanbul Tersanesi’nde(Tersane-i Âmire) , dönemin en büyük gemisi olarak Mühendis Mehmet Efendi ve Mehmet Kalfa tarafından inşa edilmiş Üç ambarlı, 76 m. uzunluğunda, 21 m. Genişliğinde olup 128 topu ve 1280 personeli vardı.

1854 Kırım Harbine katılmış ve hakkında epey efsaneler söylenmiştir. Bunlardan en çok anlatılanı Kırım Harbinde döne -döne toplarıyla kaleyi dövmesidir. Oysa ki kalyon’un arka toplarının bulunduğu borda’sunu döndürebilmek için 1 saat zamana ihtiyacı vardı.Peki bu efsane yalanmıydı ?
Elbette yalan değildi ? Gerçek ise Kırım savaşında (1854) Teşrifiye ve Şevket-i Peyk kalyonlarımızla bombardımana katılan Mahmudiye ilk/ön borda toplarını ateşledikten sonra hemen manevra yapıp  dönerek arka bordo toplarını ateşlemesini “sürat “ isimli buharlı teknenin yani römorkörün kalyonu çekerek /döndürme   manevrasıyla yapabilmişti .Bu da dilden-dile söylenerek efsane haline gelmesi ve müttefik donanma bayraklarının, Rus gülleleri ile lime lime olmasına karşılık, Kalyonda çekili bulunan Barbaros bayrağının dipdiri hiçbir şey olmadan dalgalanması Mahmudiye kalyonunun efsunlu hikayelerini dilden dile artırmıştır.
İnce işlemeli ve sağlam gövdeli mimarisiyle kalyonlar dönemine damgasını vuran kalyonlar ve kalyoncular medeniyetimizin seçkin mazisinde yerini almıştır.

Rifat GÜNDAY*
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmen





30 Nisan 2018 Pazartesi

ATATÜRK LİSESİ

Makaleler - 1 : Mekteb-i İdadiden Atatürk Lisesine Eskişehir’in İlk Lisesinin Kuruluş Tarihçesi

                                                                                          Rifat GÜNDAY*                                               
GİRİŞ
Eskişehir kuruluşu paleolitik döneme kadar ulaşan çok eski bir yerleşim yeri olup tarihsel süreç içinde, şehir merkezi üç kez yer değiştirmiştir. Selçuklu Türkleri 1074’te Eskişehir’e geldikleri zaman Bizans, şehrin merkezini Karacahisar’a taşımış bulunuyordu. Yani ilk merkez olan Dorileum terk edilmişti. Bu arada Eskişehir “Sultan Eyüğü” adını aldı ve üçüncü bir merkez de Odunpazarı’nda kuruldu. Haçlı Seferlerinin etkisinden ve Bizans hududundan dolayı Sultanönü Uç beyliği olarak, Selçuklunun bölgeye tam bir hâkimiyetinde kaldı. 13.yüzyılda bölgeye gelip yerleşen Kayılar, Ertuğrul Bey oğlu Osman Bey tarafından Karacahisar’ı 1288’de fethetti. Osman Bey yine aynı kalede Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını ilan ederek adına 1299 yılında hutbe okuttu ve Eskişehir “Sultanönü” adıyla Osmanlı Devletinin ilk sancağı olarak idari yapılandırması yapıldı (Doğru, 2005:60-65). I.Bayezid döneminde Anadolu Beylerbeyliği kuruldu ve Sultanönü Sancağı Anadolu Eyalet merkezi Ankara’ya 1393’te bağlandı. Fatih döneminde Eyalet merkezi 1451 tarihinde Kütahya’ya bağlandı. Karacahisar’da terkedilerek, Sultanönü Sancak Merkezi Odunpazarı’na taşındı.Vak’a-ı Hayriye’den sonra Anadolu Eyaleti yeniden taksimatlandırılarak Sultanönü Sancağı Hüdavendigar Müşirliğine(Bursa Eyaleti) 1841’de bağlanmıştır (Koylu, 2008).1867 yılında Eskişehir kaza statüsünde, Hüdavendigar Vilayeti: Kütahya Sancağına bağlı görülmektedir 1871 İdare‐i Umumiye‐i Vilâyet Nizâmnâmesi ile idari sistemimiz; Vilayet, Liva, Kaza, Nahiye ve köy olarak düzenlenmiş(Torun, 2016:83)ancak Eskişehir yine kaza olarak kalmıştır (Koylu, 2008). Eskişehir’e 1892’de demiryolunun gelmesiyle mektebi kavramı ilk kez burada görülmüştür(Somer, 2015:20).Nizamnamenin öngördüğü ilkokulların, rüştiye, idadi ve sultanilerin taşra sathındaki yaygınlaştırma maddesine göre; tüm köy ve mahallelerde ilkokullar, kurulacak, en az 500 hane nüfusu olan tüm kasabalarda rüşdiyeler inşa edilecek, asgari 1000haneli kaza ve livalarda idadiler ve vilayet merkezlerinde ise sultani mektepleri açılacaktı. Ancak 1913 yılına kadar yürürlükte kalan nizamnamedeki bu hedeflere ulaşmak mümkün olamıyacaktı.1876 yılı verilerini ele aldığımızda İstanbul’da; 5 idadi varken, Taşrada sadece bir idadi açılabilmişti o da Yanya Yenişehir İdâdîsidir (Öztürk, 2010:464-466). II.Abdülhamit Han döneminde nizamnamede değişiklikler yapılarak idadiler Taşrada yaygınlaştırılmış buna göre idadi açılan livalardaki rüşdiyeler idadilerin bünyesine katıldı ve süresi 5 yada 7 yıl olarak belirlendi (Sancak Maarif İdarelerinin gelir durumuna göre iki farklı süreli idadi bulunmaktadır) (Öztürk, 2010:464-466). Yukarıda Sultanönü Sancağının Eskişehir Kazasına dönüşüm sürecindeki idari yapılanmalar ile 19.Yüzyıldaki Maarif nizamnamesine bağlı olarak İdadilerin gelişimini anlatmaya çalıştık. Eskişehir 19.Yüzyılın son Vilayet nizamnamesi olan -1871 deki düzenlemeye göre de hala kaza statüsündedir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz üzere 1892 yılında Eskişehir’e demiryolunun gelmesi ile kent hayatını hareketlendirecektir (Koylu, 2008).Anadolu ve Hicaz/Bağdat Demiryolu’nun lojistik ve bakım merkezi haline gelen Eskişehir’de Fransız, İtalyan ve İsviçreli (Daha sonra Almanlar ve Avusturyalılar gelecektir) mühendis ve işçilerin bulunması, yabancılar için adeta bir koloni semti bu günkü İstasyon civarında oluşmuş ve bu durum yabancı okulların açılmasına neden olacaktır. Yukarıda açıklanan Maarif Nizamnamesinin gereği olarak Eskişehir Rüşdiyesi 1872 yılında faaliyete başlamış olduğu anlaşılmaktadır (Erdoğan, 1995:258).Aynı şekilde Kütahya sancağı Maarif salnamelerinde (1898-1904),Eskişehir Mekteb-i Rüşdiyesinde 112 öğrenci kayıtlı gözükmesi belirtilen tarihlerde Eskişehir’de henüz idadi açılmadığını göstermektedir(Bozkurt, 2010:6)Sultan Abdülhamit II döneminde yapılan idadiler listesi incelendiğinde, idadiler yaygınlaştırılarak açılan 109 idadi içinde, Eskişehir idadisi olmadığı yine görülecektir.
 Eskişehir İdadisi 
Eskişehir İdadisi ile ilgili bilgiler (Konukcu, Özkan, Öztürk, 2013), Eskişehir’in mutasarrıflık yani bağımsız liva-sancak seviyesine geçme hazırlıklarının yapılmaya başlandığı tarihlerde Eskişehir gazetesinde bulunmaktadır. Gazetede ilk haber “İdadi Müdüriyetinden” (Eskişehir gazetesi, 23 Eylül 1910) başlıklı ilanda yer almaktadır. İlanda bir idadi açılacağı ve talebe kaydının alınacağı “Şerâit-i içtimâiyyesi Eskişehir’de tesisi takarrür eden mekteb-i idadiye talebe kayd ve kabulüne mübaşeret edildiğinden mektebe duhul arzusunda bulunan şakirdânın tezkire-i Osmaniye ve aşı tezkirelerini mekteb-i rüştiye veya iptidai şahadetnamelerini hamilen hükümet civarındaki kâin mekteb-i rüştiye her gün saat altıdan ona kadar müracaat eylemeleri ilan olunur.” (Eskişehir gazetesi, 23 Eylül 1910) şeklinde açıklanır. 30 Eylül 1910 tarihli Eskişehir gazetesinin 24. sayısında “İdadimize Dair…” başlıklı haberde “Eski rüştiye mektebinin yerine daha güzel daha büyük bir idadi mektebi açıldı. Bu mektebin beş sınıfı var. Birinci sınıfına ibtidaiye mekteplerinden şahadetname alanların bedava girecek, şahadetnamesi olmayanları da imtihan edilerek münasip bir sınıfa geçecekler. Bu yeni mektebin birinci, ikinci, üçüncü sınıflarına devam edenlerden para alınmayacak eski rüştiye mektebinin çocukları kendi sınıflarına muadil karşılık sınıflara devam edecekler. Rüştiyeden şahadetname alanlar üç ayda bir kere yarımşar liradan bir sene içinde topu topu bir buçuk lira verecekler de dördüncü sınıfında okuyacaklar. Bu bir buçuk lira bir şey değildir.” (Eskişehir gazetesi, 30 Eylül 1910) denilmektedir. 28 Ekim 1910 tarihli Eskişehir gazetesinin birinci sayfasında ‘Eskişehir İdadisi Müdürü Muhammed Mücteba Bey’ adıyla yayımlanan “İdadi Talebesi İçin” başlıklı ilanda Eskişehir İdadisinin açılış tarihi belirtilmektedir. “Teşrini evvelin 16. Cuma ertesi günü mektebi idadi küşad edileceğinden şakirdânın elbise-i resmiyelerini lâbis oldukları hâlde sabahleyin saat dörtten evvel mektepte isbat-ı vücud eylemeleri lüzumu ilan olunur.” (Eskişehir gazetesi, 28 Ekim 1910) ifadesi idadinin açılış tarihini 16 Ekim 1910 olarak duyurmaktadır. 2 Kasım 1910 tarihli Eskişehir gazetesi, “İdadi Mektebi Açıldı” başlıklı haberiyle idadinin açılışıyla ilgili detayları vermektedir: “Teşrinievvelin on altıncı gününde açılan âli mektebin açıldığı zaman mebusumuz Abdullah Azmi Efendi, Kaimmakam Bey, ulema ve ruesâ-yı ruhaniye–i İslam, Hristiyan memleketin ileri gelenleri hazır bulunmuşlardır.” (Eskişehir gazetesi, 2 Kasım 1910). Bir diğer belge ise Eskişehir Ticaret Odası arşivinde bulunan 1911 tarihli Hüdavendigar Vilayetine yazılan istidadır. Bu belgede Eskişehir İdadisi Müdürü, Maarif Nezaretinden(İstanbul) kütüphane için kitap istediğini bildirmektedir. Eskişehir İdadisinin yeri; Hüsnü SOYER (Atatürk Lisesi Müdür Başyardımcısı ve Beden Eğitimi Öğretmeni)’nin anlattığına göre; Sıcak Sular mevkii olarak bilinen yerdeki şimdiki Yasin Çakır Un Fabrikasının bulunduğu yerde ahşap ağırlıklı yapılan büyük bir binada öğretime başlamıştı.(1.binası)Ancak bu bina yıkılma tehlikesi geçirince idadi binası, Hoşnudiye mahallesinde şimdiki Orduevi’nin arkasında bulunan yine ahşap ağırlıklı büyük bir binaya taşınmıştır.(2. bina) (Günday, 2009)Yunan Ordusu’nun Eskişehir’i işgal ettiği tarihe kadar öğretimini sürdürmüştür (Nalçakan, 1995:85).Elbette işgal yıllarında bütün okullarımız kapalıydı. 3.Türk Kolordusuna bağlı Porsuk müfrezesi Seyitgazi’yi kurtararak(1 Eylül) Seyitgazi istikametinden şehre girerek Yunan işgaline son vermiştir.(2 Eylül 1922)Eskişehir’in işgalden kurtuluşuyla İşgalde bütün maiyetiyle Sivrihisar’da bulunan Mutasarrıflık şehre gelerek vazifeye başlamıştır. İşgalden kaçarken şehrin büyük bir bölümü yanmasına rağmen idadi binası yanmamış olduğundan derlenip-toparlanıp zor şartlarda yani 2. binasında muhtemelen adı idadi yerine “Eskişehir Sultanisi” olarak 1922-1923 eğitim yılına başlamış olduğunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün (Eskişehir’e yedinci gelişleri) 15.Ocak 1923 günü Özel İdare Binasında yapılan toplantıda kendisine verilen brifinge mutasarrıf, maarif, orman müdürü ve diğer idarecilerle yaptığı görüşmelerde mutasarrıflığın (Eskişehir) nüfusunun 22 000, olduğu belirtilince. Gazi Mustafa Kemal Paşa: Erkek ve kız talebe miktarı ne kadardır? Diye sormuşlar. Maarif Müdürü Şerif Bey: Dört yüz talebe Sungur mektebinde, üç yüz elli Turan mektebinde, iki yüz Sultani’de, iki yüz kız mektebinin birinde, diğerinde yüz elli, toplam talebe miktarı iki binden fazladır (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2004).Açıklamadan Eskişehir Sultanisinde (İdadisinde) 200 talebenin eğitim gördüğünü anlıyoruz. 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin İlanından sonra “Mutasarrıflık” “Vilayet” adını aldı ayrıca “Sultani” ve “İdadi” kavramları da kaldırarak yerine Lise kavramı kullanılmaya başlandığından İdadi’ni adı “Eskişehir Lisesi” olarak değiştirilmiştir.(Günday: 2009). Ancak 2.binada fazla dayanamayınca (yıprandığından) Eskişehir Lisesi 1929-1930 öğretim yılında Odunpazarı’nda bulunan Numune Turan İlkokulu(Bu günkü Cumhuriyet Tarihi Müzesi) binasına taşınmıştır (3.Bina). Fakat bu bina Eskişehir Vilayeti lise binası için çok küçük geliyordu. Eskişehir’in lise binası ihtiyacı şehrin ileri gelenlerince, bizzat Atatürk’e iletilmişti. 16 Ocak.1933 yılında Atatürk Eskişehir’e geldi.(Ondördüncü gelişleri).Trenden inerek yanındaki zevat ile Eskişehir Lisesi’ni (Numune Turan mektebi Binasında) ziyaret etti. Okul Müdürü Sami Kuman ve öğretmen Hüsnü Soyer ile Nurettin Bey okul girişinde Ata’yı büyük bir heyecanla karşıladılar. Atatürk bu ziyaretinde öğrencilerle ve ders programlarıyla ilgilenmiştir. Mevcut binanın lise için yetersizlik dileklerini kabul edip isteğin yerine getirilmesi için Eski kaymakamlık Binasının yerine yapılmakta olan Vilayet Binasının liseye verilmesi yönünde ilgililere emir vermiştir. Burada bahsedilen Odunpazarı’nda bulunan eski kaymakamlık binası, Eskişehir Mutasarrıflık yani bağımsız Liva-Sancak yapılanmasında yıktırılarak büyük bir bina yapılacaktı. Ancak 1.Dünya savaşı, ardından İstiklal Savaşı Bina’nın inşaatını yarım bırakmıştı. Bina mimarisi 1.Ulusal Mimarlık Dönemi örneklerine göre projelendirilmiş, Bodrum+3 katlı, “U” planlı Selçuklu ve Osmanlı Dönemi yapı öğelerini öne çıkaran, giriş cephesine (Portal) önem verilerek özgün bir vilayet binası olarak inşası devam ediyordu (Nalçakan, 1995:85).İşte Atatürk’ün Eskişehir’e 14.gelişlerinde mevcut lise binasını (Turan İlkokulu) ile inşası devam eden vilayet binasını inceleyerek, Vilayet Binasının liseye verilmesi talimatını hayata geçirmek üzere; MEB 26/2/1933 tarih ve 17889 sayılı tezkeresini Bakanlar Kurulu 04/03/1933 tarihinde toplanarak 13949 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla hükümet konağı olarak yapılmakta olan bina; Eskişehir Lisesine, lisenin eğitim gördüğü bina(Turan İlkokulu binası) da hükümet konağı olarak mübadelesine karar verilmiştir.(Ek-3) Böylece inşaası tamamlanan yeni lise binasına taşınarak 1934-1935 ders yılında yeni binada eğitime başlamıştır.(4.Bina) Bina, okulun mezunlarından devrin Maliye Bakanı rahmetli-demokrasi şehidimiz Hasan POLATKAN tarafından esaslı bir onarım ve tadilattan geçirilerek kaloriferli ısıtma sistemine kavuşturulmuştur.(Günday, 2009) 1910 yılında açılan Eskişehir İdadisinin adı Eskişehir Lisesi, daha sonra1961 yılında Atatürk Lisesi olarak değiştirilmiştir. Atatürk Lisesi Binası 29.4.1988 Tarih ve 168 sayılı Konya Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunca anıtsal yapı olarak tescillenmiştir. Bu tescille birlikte Bina ana rengi yeşil olarak belirlenmiştir. Atatürk Lisesi 209-2010 öğretim yılından itibaren Anadolu Lisesi statüsünde (tarihi adı olduğundan, değiştirilmeden) eğitim-öğretimini sürdürmektedir.
SONUÇ 
Eskişehir’de ilk lise olması nedeniyle yapılan bu araştırma sonucunda ilk lisenin 1910 yılının, Ekim ayının 16.gününde küşad (açılış veya başlama töreni) edilmiş olduğu ve bu tarihten önce de Lise binasının bulunmadığı belirlenmiştir. Eskişehir’in bağlı bulunduğu Kütahya Maarif Salnamelerinden(1898-1904) lise değil rüşdiye kaydı bulunmuş, II. Abdülhamid zamanında idadilerin yaygınlaştırılması amacıyla açılması kararlaştırılan 109 idadi arasında da Eskişehir bulunmadığı anlaşılmaktadır. Eskişehir İdadisisin varlığıyla ilgili ilk belge 1910 tarihli Eskişehir gazetesindeki haberler, ikinci belge ise 1911 tarihli Eskişehir Ticaret Odası Arşivinde bulunan Eskişehir‘den Hüdavendigar Vilayetine yazılan istida yazısı, üçüncü belge ise Sultani adıyla anılan bilgidir (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2004). Eskişehir’in Kazadan Mutasarrıflığa yükseltilmesi çalışmaları çerçevesinde bu 5 sınıflı Mekteb-i İdadi 1910 yılında açılmış bulunmaktadır. Yukarıdaki safahattan Atatürk Lisesinin 1930 yılında değil, 1910 yılında açılmış olduğu anlaşılmaktadır. Dört defa bina değiştiren lise; Eskişehir Mekteb-i İdadisi olarak 1910 yılında açılmış, adı Eskişehir Lisesi daha sonra Atatürk Lisesi olmuştur.
  Rifat GÜNDAY*
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
MAKALE'NİN  ORİJİNAL YAYIN  LİNKİ : ESOGÜ  Türk Dünyası Uygulama ve araştırma Merkezi   Gençlik Dergisi  Cilt :1 , Sayı : 1 

http://estudamdergi.ogu.edu.tr/index.php/genclik/issue/viewFile/9/110


4.Bina(Şİmdiki)
3.Bina (Eski Turan İlkokulu)



28 Şubat 2018 Çarşamba

KATMA 'DAN AFRİN'E 100 YILLIK BİTMEYEN HESAP


KATMA MUHAREBESİNDEN AFRİN 'E 100 YILLIK BİTMEYEN HESAP
Tarihimiz ve Olaylar -7 : KATMA MUHAREBESİNDEN AFRİN'E 100 YILLIK BİTMEYEN HESAP
*Rifat GÜNDAY
ZEYTİNDALI ‘yla gündeme gelen “Afrin -Azez–Racu-Katma –Müslimiye-”  hedefleri/yerleri   meşru savunma amaçlı stratejik harekat yürüten  Mehmetçik için yabancı yerler/isimler değildir. Bazı benzerlikleri göz önüne alarak bakıldığında sanki yüz sene önceye dönmüşüz gibi değerlendirilebilir. Aslında gündeme gelen ilk yer adı;   “Azez”,  Fırat Kalkanı harekâtında DEAŞ’tan temizlenmişti. Genel olarak Halep’in 45 km. kadar kuzeyinde, dağlık Platoların yükseldiği alanda yer alan Katma/Katme; Azez’in batısında yani Azez ile Afrin arasında yer almaktadır.
Yüz yıl önce son savunma hattımızı oluşturmaya çalıştığımız bu bölgeler ve bu savunma hattını yöneten ordu karargahı (7.Ordu)  Racu ve Katma merkez olmak üzere Antakya’dan  Halep’ in kuzeyinden geçen bir savunma hattı oluşturmuştu. Burada dirençli bir savunma yapan birliklerimiz Heylan köyü vadisinde de aniden taarruza kalkarak İsyancı Şerif Hüseyin’in Çöl Kolordusu  + İngiliz Taaruzunu püskürtmüşlerdir. (26 Ekim 1918).
Daha önceden "Fırat Kalkanı" adıyla yürütülen El-Bab harekatı ve bugün de "Zeytindalı" adıyla yürütülen Afrin harekatlarının  , 100 yıl önce yapılan Katma savunmasıyla benzer amaçlar taşımakta yani Türkiye'nin Beka'sını sağlamaya yönelik meşru savunmalarımızdır.
UZAK CEPHELER İMPARATORLUĞUN SONUNU GETİRİYOR
İngilizler, Nablus’tan itibaren Halep hattına kadar 500 km.lik bir mesafeyi hızlı bir şekilde ilerleyerek ulaştılar. Birinci dünya savaşı sonlarına doğru Hicaz, Yemen ve Sina –Filistin cephelerindeki birliklerimizin tüm kahramanlıklarına rağmen sürekli hırpalanan, moralsiz –mecalsiz ve aç-susuz kalan Osmanlı Ordu birlikleri, Anadolu’ya doğru geri çekiliş yolunda binlerce şehit bırakmıştı. İşte asıl mesele, ordumuz bu noktaya nasıl çekilmişti ?
 
Ordularımızı (Yıldırım) Bu günkü Suriye sınırına çeken olaylar; 1.Dünya Savaşının Çanakkale cephesinde büyük bir mağlubiyet alan müttefikler savaşı güneye daha geniş bir coğrafyaya yaydılar. Güneyimizde; Basra, Sina ,Filistin ,Hicaz ve Yemen cephelerinde bulunan birliklerimizin bağlantısı isyancı Şerif Hüseyin birliklerince gayr-ı nizamı harple kesildi.Önce Mekke düştü, ardından Kızıldeniz üsleri düşürüldü ve Yemen- Hicaz cephesi yarıldı. Kanal harekatlarının başarısızlığıyla, 3.Gazze muharebesini 31 Ekim 1917 ‘de kaybettik ve cephemiz yarıldı (1.Gazze - Birüssebi ve 2.Gazze muharebelerinde İngilizleri püskürtmüştük.) Sina Cephesinin yarılmasıyla İngiliz ordusu (110.000 asker) ; Birüssebi , Gazze , Yafa ve en sonunda Kudüs’ ü ele geçirdiler. Sadece Irak-Basra cephesinde Kut ül Ammare savaşını (29 Nisan 1916) zaferle kazanmıştık. Ancak daha sonra Irak cephesinde 11 Mart 1917 ‘de Bağdat düştü. Sonuçta buradaki ordularımızın genel kumandanı Falkenhayn’ın Kudüs’ ü savaşmadan teslim ettirmesiyle de (9 aralık 1917) Mekke Emiri Şerif Hüseyin oğulları ve İngiliz Casusu Lawrance ‘ın koordineli olarak yürüttüğü Arap isyanlarıyla yıpranan birliklerimizin durumu İngiliz Genel hücumuna zemin hazırlanmıştır. Neticede Sina’nın kaybedilmiş, Kudüs’ün tesliminden sonra da 1918 yılı başında Filistin de düşmüştür.
Mustafa Kemal 7.ordu Komutanlığına atandığında 28 Ağustos 1918 de Halep üzerinden Nablus’a gelerek göreve başladı ; Osmanlı Devleti, yaklaşık 4 yıldır süren bir mücadelede MEKKE –KUDÜS , FİLİSTİN DAHİL ”Medine- Yemen hariç, bütün yarımadayı kaybetmiş ve 300 bin şehit vermişti. Fahreddin Paşa Medine`yi etrafı kuşatılmış olduğu halde savunmaya devam ediyordu, Yemen de kuzeyle bağlantısı kesilmiş halde akıbetini beklemekteydi.
Yıldırım orduları grubu kumandanı Alman General Limon Von Sanders olup ; Grup Komutanlığına bağlı ordular; 7.ordu Mustafa Kemal , 8.ordu Cevat Paşa , 4.ordu ise Mersinli Cemal Paşa komutasındadır.İklim şartları ve Asi baskınlarından iyice yıpranan orduların teçhizat , malzeme ,erzak ve cephane sıkıntıları da had safhada ve her gün gerçekleşen gayrinizami baskınlar sonucunda da morali çok bozuk idi.
İngiliz Genel saldırısı 19 Eylül de Lut gölü civarında, Kudüs’ün 90 km. kuzeyinde Nablus’un güneyinde 100 km lik bir cephede gerçekleşti. Nablus (Mecidiye-Meggido ) Meydan Muharebesi olarak bilinen çarpışmalarda; Mareşal Liman Von Sanders’in Yıldırım Ordular Grubu bozguna uğramış,4. ve 8.ordular daha savaşın başında dağılmış Genel kumandan L.Sanders ise çadırını pijamayla terk ederek kaçabilmiş ve bir süre karargahını kontrol edememiştir. Bu dağınık halde ve çekiliş yolunda sürekli baskınlarla hırpalanan ordularımız Şam’a doğru çekildiler. Birliklerimiz İngiliz Genel Saldırı kuvvetleri ve Şerif Hüseyin’in Çöl Kolordusunun takibindeyken geçiş güzergahlarında pusular kurulmuş, Yahudilerin , Dürzilerin ,Ermeni grupların ve yağmacı Bedevilerin de türlü baskınlarına uğramış ve zayiat vermişlerdir. Şam’ı savunan 4.ordu komutanı Mersinli Cemal Paşa elindeki son kuvvetlerini ve karargâhını da kaybederek Şam’ı terk etmiştir.(1 Ekim 1918).Çekilişteki düzensizliğe bir örnek Şam ve Beyrut aynı gün düşmüştür. Mustafa Kemal 7. Orduyu çarpışarak Halep’e çekmeyi başarmış, ancak 25 Ekimde Halep ‘te sokak çarpışmalarına 20.000 kişilik Şerif’in ordusunun yanı sıra yağmacı diğer gruplar da katılınca kayıp vermemek için Halep kuzeyindeki stratejik tepelere çekildi ve Halep’i de uzaktan kontrol edebilecek savunma hattı oluşturdu. İşte İngilizler yukarda anlatmaya çalıştığımız Afrin –Katma –Azez-Müslimiye (Halep kuzeyi - Kilis güneyi, Doğu-Batı yönünde bir hat) hattına saldırmışlardı.Bu arada 7.ordunun karargahı Racu beldesinde idi. Bu Cephedeki sürekli çekilme , başarısızlık ve kayıpların neticesinde Yıldırım Orduları grubu (Nablus-Halep hattında) ; 70.000 esir , 360 top, 300 makineli tüfek, 200 kamyon, 40 otomobil, 85 lokomotif, 460 yük ve yolcu vagonu kaybetmiştir.
Muharebelerin gidişatının nedenlerini özetlersek ;
-Yıldırım Orduları Grup Komutanı Falkenhayn’ın karargahtaki Alman komutanlarını kayırması, hatta Osmanlılar aleyhine bazı ihanetlerde bulunmaları. Alman Subayların bölgeye ve bize yabancı hareket ve talimatları orduyu yıpratmış ve hatalara sevk etmiştir. Almanlar Petrol elde etmeyi amaçlayarak, Bölgedeki aşiretlerle-Osmanlı aleyhine olabilecek- Almanya lehine ilişkiler geliştirmiştir.
-Mekke ve Akabe’nin tedbirsizce kaybedilişinin Asilere ve İngilizlere verdiği cesaretle saldırılarını artırmalarıyla Hicaz-Yemen cephelerinin daha sonra da Sina cephelerimizin yarılmasına neden olmuştur.
-I.kanal harekatında İngiliz İstihkamlarının ve savunma kudretinin görülmesine ve açıkça kayıp verilmesi bilinmesine rağmen, II. Kanal harekatını Alman Albay Kressenstein’in tekrar denemesi ve ağır zayiat verilmesinin ardından, Bölgeye İngilizlerin doğrudan girmesi gerçekleşmiştir
-Kudüs’ün hazırlıksız ve aniden (savaşılmadan) teslim edilmiştir.
-Alman Kumandanların çöl şartlarına uyamamaları ve yetersiz silah ,askeri teçhizat, iaşe , cephane ve lojistik eksiklikler baş göstermiştir.
-İstasyonları baskınlardan korumak için orduların küçük birliklere ayrılmasıyla koordinenin zayıflamasına, daha büyük çaplı saldırılara küçük birliklerimizin kolaylıkla imha edilmesine vesile olmuştur.
-Bölgedeki şehirlerin yönetimlerinde fiilen yerelliğin ön plana çıkıp , hükümetin kudretinin azalması , Alman subayların yüzünden Bölge halkının bize karşı saygısının ve itaatinin azalmasına yol açmıştır.
KATMA MUHAREBESİNDE 7.ORDU’nun TERTİBATI
20.Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ,1 ve 11.Tümenlerle , Kefr Yasin-Hefan hattını tutacak
3.Kolordu Komutan Albay Selahattin (Adil) 24 ve 43.Tümenlerle (önceki Komutan İsmet hastalandığından yerine Selahattin atanmıştır) Batı kısmını tutacaktı.
4.ve 8 (ordular karargah dahil olmak üzere imha olduğundan Cevat ve Mersinli Cemal paşalar görevsiz kaldılar.)
Mustafa Kemal savunmayı kuvvetlendirmek için, düşmanla temas halinde bulunan artçı birliklerimizle oyalama muharebeleri yaparak, zaman kazanmaya çalışıyor ,ancak etkili hava hücumlarıyla Halep ve çevresinde mevzilenmeye çalışan birliklerimiz bombalanıyordu.
Burada Türk ordusunun –Son 500 km.lik Nablus- Halep hattında görüldüğü gibi - savunma yapamayacağını sanan saldırganlar önce Bedevi öncü kollarınca Sebil’de bulunan Mürettep Süvari Alayına hücum etmişler fakat püskürtülmüşlerdir.(26 Ekim 1918) Öğlene doğru ise İngiliz kuvvetleri, Bedevi öncü kollarınca Hava desteğinde Halep-Katma yolunun iki tarafından taarruza devam etmişlerse de 7.Ordu Komutanlığınca, durdurulmuşlardır. Bu sefer Düşman, bir süvari alayı kadar birliğiyle 26 Ekim 1918 günü öğlen Heylân Köyü’nün iki tarafından ilerlerken, üç süvari alayıyla Halep-Katma yolunun iki yanında mevzii almış bulunan 109 ve 111.Piyade Alaylarımıza ara hattı(Cephemizi yarmak için) üzerinden tekrar taarruza başlamıştır. İngilizler, Filistin Cephesi’nde cereyan eden muharebelerde, Yıldırım Ordular Grubunun, cephesini her defasında birliklerin ara hatları üzerinden, –istihbarat desteğiyle – yarmayı başarmışlardı. Bu sefer de belirledikleri birliklerin aralarına girmeyi hedeflerine almışlardı.
Mustafa Kemal, Allenby’in ilerleyişine / taarruzlarına karşı Anadolu’nun son direniş noktasının son direnişini hazırlamış ve Halep’in kuzeyinde bulunan Katma hattında sonuna kadar kuvvetleriyle direnecekti.
Mustafa Kemal, ele geçen esirlerden saldıran İngiliz Birliğinin 200 kadar hafif zırhlı -yarı paletli ve silahlı araç olmak üzere- 4 Alay’dan oluşan 15. süvari tümeni olduğunu tesbit etmiş ve buna göre önlem geliştirmekteydi. Gerçekten de 7.ordu Birliklerimizin, bu güne kadar cereyan eden muharebelerde büyük zayiat vermiş ve muharebe gücü çok zayıflamış olmasına rağmen ve bir kısmı da diğer ordularımızın kalanlarından toplanmasına rağmen , Halep Cephesi’ndeki son muharebede gösterdiği direnç, Anadolu’yu savunmak için, mücadeleye devam edeceğinin en önemli göstergesi olarak değerlendirilecektir.Katma hattını savunan birliklerimiz ,İngilizlerin hava destekli hücumlarının her seferinde püskürttüler.
7.ordu birlikleri beklenmedik bir şekilde Bleyramun cıvarındaki Heylan köyü vadisinde birliklerimiz karşı taaruza kalkarak İngiliz süvari ordusu ve İsyancı Arap çetelerini dağıttı. 1. Dünya Savaşının son savaşı Katma Savaşı böyle kazanılmıştı. Dönemin tanıklıklarına göre bu tarihe geçen “Halep direnişi” ydi.
Katma merkezli yürütülen savunma savaşı nda şiddetli çatışmalarda, İngilizlere ve Bedevi gruplara ağır kayıplar verdirilmiş, ancak Bleyramun civarında ,Heylan vadisni de kapsayan karşı muharebede ordumuz binin üzerinde şehid vermişti. Mustafa Kemal, muharebede şehit olan askerlerimizin naaşlarını Müslümiye üzerinden Katma’ya getirterek buraya defnedilmesini sağlatmıştı.(Katma Şehitliği)
General Allenby, Halep kuzeyinde bulunan Katma’da İngiliz ve Arap Ordularını durduran ve geri atan 7.Ordunun mevcudunu, 4 ve 8.Orduların kalan personeli dâhil 2.500 piyade, 150 süvari ve 8 top olarak değerlendirmiştir.(Gerçekte ise buradaki kuvvetlerimiz beşbinden fazlaydı)
7. Ordu Komutanlığı, 28 Ekim’de son emrini vermiş: Bu emre göre; “ Türk süngüleri bu bölgedeki milli hududu çizmişti.” 7. Ordu İskenderun ve kıyılarıyla birlikte Reyhanlı, Kırıkhan, Belen, Der el Cemal, Tel el Rifat ve doğuya uzanarak genel hattını koruyordu. Antakya ve çevresini de hatta dahil ederek, İngiliz ve Şerif Hüseyin’e bağlı birliklerin Toros geçitlerine ulaşarak oradan Anadolu içlerine sızması önlenecekti. Muharebeyi yürüten komutanımız 7.Ordu Komutanı Mustafa kemal bu hattı oluşturmasını .:” Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisine geçmeyecek” diye anlatmıştır.
Bu hatla Türk cephesi Halep’in 5 km. kuzeyinde şimdilik istikrar sağlamıştı. Bundan sonra da M. Kemal Paşa’nın 7. Ordusu birçok taarruza uğramışsa da, bunların hepsini geri püskürtmeyi başarmıştı.
Mustafa Kemal’in burada tespit ettiği İskenderun-Carablus hattı daha sonra Misak-ı Milli kararlarına göre güney sınırımız oldu.(Son Osmanlı Mebusan Meclisinin 20.Ocak 1920 tarihli kararı)
Zaten "30 Ekim Mondros"’la fiili durum sona ermiştir. Bir süredir Fiilen Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevini yürüten Mustafa Kemal’in görevi de onaylanmıştı. Bundan sonraki çabalar Genel olarak Anadolu’nun savunmasına yönelik olacak İstiklal ateşinin yakılması olacaktır.
Katma zaferi o kadar etki yapmıştır ki uzun süre İngiliz birlikleri taarruz a kalkamadılar. daha sonra skyes-picos gereği bölgeyi Fransızlar gelip karargahlarını Katma’ya kurdular.Güney illerimize yönelen Fransız saldırıları da buradan yönetildi.Ünlü Antep kahramanı şahin Bey de savunma planını şöyle özetlemiştir. “ Katma- Kilis yolu Fransızlar hariç herkese açık ..” diyerek bu yolda Fransız konvoylarına saldırlar yaparak Antep savunması için şehit olacaktır.
Katma Muharebesinden Zeytindalı’na Tarihi ilginç Tekerrür :
Zeytindalı harekâtının stratejik ilk ayağı olan Afrin temizliği sadece stratejik değil aynı zamanda Tarihi önemi vardır. Bu gün Anadolu’ya terör zarar vermesin diye Mehmetçik kanını akıtırken, 100 sene önce de düşman Anadolu’ya giremesin diye Mehmetçik Katma savunmasını yapmıştı. Zeytindalı harekatını yürüten Mehmetçiklerimiz de bunun farkındalığını belirtircesine Racu beldesine girdiklerinde duvarlara 100 sene önceki direnişe atıfta bulunan yazılar yazmışlardır. Katma nasıl Anadolu’ya son siper olmuşsa, bugün de Zeytindalı yine Türkiye’ye siper olmaktadır. O gün Katma olmasaydı ,İstiklal savaşına başlama cesaretimiz olmaz ve çizdikleri Sevr’i gerçekleştirirlerdi.Bu gün de Zeytindalı olmazsa Sevr benzeri durumları kabule zorlayacaklarını zaten alenen ilan etmişlerdir.
Dün Katma’ya hücum eden dünyanın en büyük iki süper gücü İngiliz ve Fransızlardı( Rusya savaş tan çekilmişti.) yani “yedi düvel”di.Bu gün de Katma’da yine Dünyanın en büyük iki süper gücü ABD ve Rusya bulunmaktadır. Yani bu günkü Fırat kalkanı-Zeytindalı harekatları Milli’dir ve Emperyalizmin piyonlarına , yani “yedi düvele” karşıdır.Piyonlar yok edildikçe ,”yedi düvel” devrilecektir.
Dün Katma’nın bu gün de Zeytindalı harekatlarının ortak yönü, saldırıların Türkiye’ye Güneyden gelmesidir. Bu günkünde biraz daha farklı olarak Asya’nın kapısı zorlanmaktadırlar.

Türkiye’nin tek parça olarak yoluna devam etmesini düşünen herkes bugünkü bu mücadeleye desteğini göstermelidir ki sonra daha büyük belalar kapımızı çalmasın.

Burada yapılacak ikincil bir iş de bini aşkın Katma şehitlerimizin bulunduğu alanın şehitlik olarak yeniden düzenlenerek; Güney(Suriye) cephesinin aziz şehitlerini yâd'etmektir.Yine Fırat kıyısındaki yerine taşınmayı bekleyen Ata'mız SÜLEYMAN ŞAH 'ın naaşının Türbesine taşınması muhakkak ki gerçekleştirilmelidir.
Tarihte(1.Dünya savaşının sonuna doğru) Nablus cephesinin yarılmasıyla nereleri kaybettiğimizi hatırladığımızda ve son direniş olan bu 100 sene önceki Halep direnişinden ders alarak bugünkü “ Bekâ” mücadelelerimizi de zafere ulaştırıp , Türk Milletinin geleceğine “kefen biçmeye” heveslenen yeni “Sevr’”leri tarihin çöplüğüne postalamak olacaktır.

*Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1-Falih Rıfkı Atay , Zeytindağı
2- Zekeriya Türkmen , Yıldırım Ordularının Teşkili
3-Gn Kur ATASE Yay, Sina Filistin Cephesi
4-Güncel Zeytindalı Haberleri

31 Ocak 2018 Çarşamba

DELİLER


DELİLER ;

Tarihimiz ve Medeniyetimiz -2 : DELİLER , Osmanlı’nın Efsanevi Savaşçıları

                                                                                                                        Rifat GÜNDAY*                 “ …Deri takkeli Deliler’in atlarının boyunlarında öten ziller,savaştıkları kafirlerin iniltileri ve figanları idi.Bu garip tarz ve acayip tavırla kafirlere köpeksiz koyuna kurt girer gibi koyuldulardı.Dünya depreme tutuldu,Kaf Dağı yerinden oynadı,gökler yer üstüne yığıldı sandılar,gaziler kafirleri öyle kırdılar ki…”
                 Mehmed Neş’ri Tarihi (2.Kosova Savaşı  -1448, Deli Hücumunu  Tasviri   

           Deli’lerin kuruluşu Osmanlı Devletinin Kuruluş Dönemine kadar uzanmaktadır. Rumeli Eyalet askerlerinin “Serhat Kulu” askeri sınıfındandır.(Serhat Kulu’nun diğer sınıfları Akıncılar ,Gönüllü’ler ve Beşliler’di) Deliler bazen savaş tasvirlerinde ve anlatımlarda Akıncılarla karıştırılsa da hem ocak kültürleri hemde görevleri bakımından epey farklılıkları vardı.Sayıları da Akıncıların ancak yarısı kadar olabiliyordu.XV.Yüzyılda Rumeli Beylerbeyi’nin ya da Bosna ve Semendire Sancak beylerinin maiyetinde küçük muhafız birlikleri olarak görülen “Deli Teşkilatı “ zamanla Osmanlı ordusunun en efsanevi Muharebe birlikleri oldu. Kuruluş yıllarında yalnızca Rumeli’deki sınır sancaklarında görev alan Deliler XVII. yüzyıldan itibaren merkezde veziriazamın, Anadolu’daki vezir ve beylerbeyi’lerin muhafızlığını da üstlenmişlerdir.
DELİ OCAĞININ KURULUŞU VE TEŞKİLATI
        Delilerin Ocağının kuruluş nedeni ; Osmanlı’nın Kuruluş Döneminde görülen taht kavgaları, Anadolu ve Rumeli’de beklenmedik biçimde patlak veren ayaklanmalar gibi asayişsizliğin getirdiği karışıklıklardır. Rumeli Beyleri bu ayaklanmalara hazırlıksız yakalandıklarından hem huduttaki düşman devletlerle hem de asayişsizliğin getirdiği kargaşalı ortamı kontrol etmekte zorlanıyordu. Böyle bir ortamda özellikle Rumeli’de toprak kaybına neden olabilecek gelişmelerin önüne geçmek amacıyla Tımarlı askerlerden ve Akıncılardan farklı olarak doğrudan kendilerine bağlı hafif süvarilerden oluşan “Deli Birlik”lerini kurdular. Deli Birliklerinin “gözü kara “ düşmana saldırmalarından dolayı halk onlara “Deli “ ismini takmışdı. Deliler : Serhad ve Serhadde yakın bölgelerde “ serhad kulu “denilen Sınır kuvvetleri sınıfında iri yarı ve cesaretleriyle eşsiz ve akıncılara benzeyen silahlarıyla savaşırlardı. Deliler , Devlete bağlılıkları tartışılmazdı, Yeniçeriler ve diğer askerler tarafından yapılan ayaklanmaların hiçbirine katılmazlardı. Barış dönemlerinde etkileyici ve sıradışı ,ilginç kıyafetleri ile divan alaylarının en önünde giden Deliler sadrazamlara yol açar, olası suikastlara karşı korurlardı. Sefer sırasında ise ordunun en ön safında giden Deliler korkusuzca düşmana saldırırlar , onların saflarını yarmaya çalışırlardı.
         Akıncı ocaklarında olduğu gibi Delilere katılmak isteyen kişinin yerine getirmesi gereken iki temel şart vardı. Gösterişli bir fiziki yapıya sahip olmak ve cesaretini, savaşma yeteneğini ıspatlaması gerekirdi. Bu yüzden “Deli Adayları” cesaretini sınamak için sefere götürülür ve tecrube edilirdi. Muharebede gözüpek saldırıp en öndeki sdüşman süvarilerini devirmesi istenirdi. Deli adayları bu şekilde cesaretini kanıtlayarak eğitimin son aşamasını da başarıyla tamamladıklarında , düzenlenen bir tören ile yemin eder ve ocağa has Deri başlıklarını giyerek Deliler Ocağı’na “Ağa çırağı “ olarak resmen kayıt olurlardı. Deliler “Bayrak” adlı 60’şar kişilik bir tür bölükleri en temel askeri birlikleriydi.Bir kaç “Bayrak” birleştirilerek oluşan en küçük ocak bir “Delibaşı”nın emrine verilirdi.Delibaşının emrinde ; “Gönüllü Ağası “, “Bayrak Ağası” gibi daha küçük rütbeli Deli subayları bulunurdu.Deli ocakları da yani Delibaşlar da "Alaybeyi" veya "Serçeçme” denilen daha yüksek rütbeli komutanın emrinde bağlı bulunduğu Sancak Beyinin ,Beylerbeyinin safında savaşa katılırdı.Deliler ocağının Kayıtlarından , Eğitiminden ve sevkinden sorumlu komutanına “Deliler Kethüdası” denirdi.Deliler ocağı Genellikle Türklerden oluşurdu.Ancak Ocak da azda olsa Rumelide İslamı kabul etmiş Boşnak, Sırp ve Hırvat gibi cengaverlerde görülürdü.
          Deliler, ocaklarını Hz. Ömer'e kadar dayandırırlardı.Yani Osmanlı Ordu birliklerinden sadece “Delilerin” ocak piri Hz.Ömer olması çok ilginçtir. Deliler kendilerini ”Kalpaklarımız Emir el Mü’minin HZ. ÖMER ’in(ra) çizmesinin koncuğudur, ocağımız da ona mensubdur” diyerek tanıtırlardı. Fevkalade cesaret, atılganlik ve korkunç kiyafetleri ile düşmana dehşetli korku salan Deliler, hep galip gelirlerdi. Deli süvarilerinin parolası "yazılan gelir başa" idi. Böyle bir ulvi anlayış ve bilince sahip olduklarından dolayı da hiç bir tehlikeden çekinmezlerdi.
         Delileri Osmanlının diğer askeri birliklerinden ayıran en önemli özellikleri hiç kuşkusuz kıyafetleriydi. başlarına kurt, benekli sırtlan veya pars gibi vahşi hayvan derisinden yapılmış ve üzerine kartal tüyü takılmış kalpak giyen delilerin elbiseleri de arslan, kaplan veya tilki postundan, şalvarları ise kurt veya ayı derisindendi. Ayaklarına sivri burunlu, yüksek ökçeli, çıkrık mahmuzlu “serhadlik” denilen çizme giyerlerdi. Deli kalpakların üzerinde kartal kanadı ya da tüyleri bulunurdu. (Bazıları tüyleri doğrudan kafatasını yararak deriyle yapışık kalmasını sağlarlardı)
       Deli'lerin Kullandıkları silahlar  akıncılarla benzerlik göstermekle beraber başlıca silahları ise Macar usulü bir mızrak, kılıç, satır balta, bozdoğan, şeşper, gürz ve savaş çekici idi. (Sonraki yıllarda Tüfek ve Piştov da kullanacaklardır) Delilerin atları da en az kendileri kadar maharetliydi. Atlar çoğu zaman kartal tüyleri ile süslenir, atın kafası üzerine serilen bir aslan postunun ağzından çıkardı. Deliler atlarına çok hakimdirler. Günlerinin çoğu at üstünde geçerdi. Eğitimleri sert ve çok disiplinlidir. Atlarını daima muharebe sahasının şartlarına göre terbiye ederlerdi. Bu yüzden Deli atları muharebe meydanına girince ürkmez. Deliler, atlarını sürmedeki maharetleri kadar dört nala giderken nişan almaları ve vurmaları ile de meşhurdurlar. Deliler hücum anında atlarından inmeleri ile binmeleri bir olurdu.Düşmanı şaşırtmak için bazen atlarından iner üzerlerine gelen düşman askerini tokatla devirirler sonra atlarına binip hücuma devam ederlerdi.Deliler at üstünde de Çok keskin nişancıdırlar ve cirit atmada üzerlerine yoktur. Düşman süvarileri Delilerle teke tek döğüşemezdiler , kaçınırlardı.
OSMANLI TOKADI
        Osmanlı tokadı, Osmanlı Ordusundaki askerlerinin silahsız savunma ya da saldırı durumunda kullandıkları bir vuruş türü… Elin her iki yanıyla da yapılabilen ve muhatabını sersemleten, duruma göre bayıltan ya da öldürebilen cinstendi.Osmanlı tokadı enseye , kulağa veya kafatasına dirsekler bükülmeden alabildiğine atılırdı.Bu tokatların muhatabı bazen düşman askerleri değil, askerlerin atları olabiliyordu.
         Osmanlı Tokadı zannedildiği üzere her Osmanlı’nın değil, yalnızca alanında uzman askerlerin (Deliler ve Azaplar) yaptığı bir dövüş türüydü.. Osmanlı Tokadını ‘delibaş’ isimli askerler yıllar süren eğitimleri sonucu atabilirlerdi.Deliler çocukluktan itibaren pirinç ve hamurla beslenip vücutlarının güçlü ve diri kalmasını sağlanır ve yine erken yaşlardan itibaren her gün yüzlerce kez yağlı ellerle mermere vurarak gelişimlerini tamamlarlardı.(Mermere vurararak elleri büyür ve sertleşir ve güçlenirdi) Deliler düşmana doğrudan saldıracakları zaman “Allah Allah “ nidalarıyla ve genellikle 100 metrelik mesafede ani baskın tarzında da tarruz edebilirlerdi.
        Deliler 15.Yüzyıldan itibaren bütün büyük meydan savaşlarında , kale muhasralarında yer almışlardır.Delilerin yoğun tasvirlerinin yapıldığı bazı savaşlar : Varna ve 2. Kosova savaşında deli tasvirlerini yukarıda anlatmıştık(Yaklaşık Akıncı+ Deli süvari toplamı olarak 15.000 kişi katılmıştı.) Mohaç Savaşı’nda Husrev Bey’in emrinde 10.000 kişilik deli kuvveti vardı. Solakzâde’nin Târih’inde de Nahcıvan Seferi’nde Rumeli Beylerbeyi Mehmed Paşa’nın, “kaplan postlu, kurt derisi taçlı, birer karış mahmuzlu, tekne kalkanlı Bayraklı alayı” tasviride Delilerdi.
        XVII. yüzyıl Avusturya savaşlarında Tiryaki Hasan Paşa ve Lala Mehmed Paşa’nın delileri , yine 1736-1739 Osmanlı –Avusturya Savaşlarına katılan deliler büyük kahramanlık göstermişlerdir.Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa da maiyetinde 2000 deli bulundururdu.
DELİ SÜVARİLERİNİN SON ÇILGIN SAVAŞI 
       Deli süvarileri , Osmanlı -Rusya (1828-1829 ) savaşında XV.- XVI. yüzyıldaki muharebelerini hatırlatacak şekilde üstün kahramanlıklar göstermişlerdir 1828–1829 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki gözlemlerini aktaran İngiliz Sir Adolphus Slade, Delilerin Ruslarla adeta spor yaparak çarpıştığını, Rus siperlerinin dibine kadar sokulup Rus süvarilerine laf atıp onları kızdırdığını ve eğitimli atları ile Rus piyade saflarını adeta parçaladığını şöyle anlatmaktadır.Slade : “Sadrazam Reşid Mehmed Paşa’nın emrindeki deli süvarilerinin şehir meydanında cirit oynar gibi Rus tabyalarının etrafında dolaştıklarını, piştovlarını boşalttıklarını, Rus siperlerine kadar ilerleyerek buradaki Rus süvarilerine laf atıp onları kızdırarak meydana çağırdıklarını da nakleden Slade, delilerden birinin esir düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalan sadrazamı nasıl kurtardığını hayranlıkla anlatmaktadır.” Aslında 1828-1829 Osmanlı Rus savaşı Delilerin son savaşı oldu.
DELİ OCAĞININ SONU
     Deliler askeri disiplinlerini kaybederek halka eziyet etmeye başlayan “başıbozuk” haydutlar halini almaya başlayınca devlet tarafından reformla düzeltilmeye ve disiplin altına alınmaya çalışılmış sa da en nihayet 1829 yılında Deliler Ocağı diğer Osmanlı askeri sınıfları gibi lağvedilmiştir.
           Delilerin Edebiyatımıza geçen deyimleri sadece “Osmanlı Tokadı” yla sınırlı olmayıp ; “Başını Vermeyen Şehid “ “Delibozuk “ “ başıbozuk” ve “Delibaş” da Delilerden kalmıştır.Delilerin kiyafetleri özellikle Kartal Kanatlı ve Tüylü motifleri Avrupa ordularınca ilham alınarak taklid edilmiştir.
*Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1- Osmanlılarda Askeri Teşkilat, Türk Tarih Kurumu Yayınları
2- Türk Ansiklopedisi , MEB yayınları
3- Abdullah Turhal ,Osmanlı’nın Muhteşem Süvarileri
4-Bahattin Ögel , Türk Kültür Tarihine Giriş
5-İ.Hakkı Uzun Çarşılı ,Kuruluşundan 15. Asra kadar Osmanlı Teşkilatı
Rumeli Eyaleti Askeri Teşkilatı Şeması

29 Aralık 2017 Cuma

AKINCILAR

Tarihimiz ve Medeniyetimiz -1: AKINCILAR  ; OSMANLI' NIN KARTAL KANATLI EFSANE SÜVARİLERİ  (Rumeli Eyalet Askerlerinin "Serhat Kulu " sınıfına dahildi)
                                                                                                                   Rifat GÜNDAY*
AKINCILAR
“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kaafilelerle…” (Soyu akıncılara ulaşan şairimiz : Y. K. Beyatlı)
Akıcılar ; Varna Savaşında (1444)
Akıncı Silahları ve Teşkilatı
Akıncılar Rumeli topraklarında sınıra yakın serhat bölgesi içinde bulunan düzenli ve displinli bir ordu teşkilâtıdır.
Akıncıların silahları pala, mızrak, kılıç, kalkan ve atların eyerine takılan başı topuzlu bozdoğan'dır. Bazıları hafif zırh giyer, başlarına da -Orta Asya geleneğinde  olduğu gibi  - kızıl börk takarlardı.(Bazıları kurt başı giyerdi) Subaylar ise genellikle kurt veya leopar postu giyerlerdi.Bazı akıncılar Kartal kanadı da takarlardı. Teçhizat olarak hafif süvari sınıfında idiler.Bu yüzden Akıncılar meydan savaşı yapamazlardı .(ordunun diğer  sınıflarıyla birlikte meydan savaşına girebilirlerdi) Akın sırasında bir ata binerler ve yedeklerinde bir -kaç  at daha bulundururlardı.
Akıncılar, sefer zamanlarında onarlı teşkilat halinde bulunurlardı. On kişiye “Onbaşı”, yüz kişiye (Toyçe veya Bölük )Yüzbaşı ve bin kişiye “Binbaşı” kumanda ederdi. Toyçe'ler (Bölükler) Binbaşı komutasında  birleşerek Akıncı beyine(Rütbeleri Sancak Beyine denk idi)  bağlanırdı.(Genellikle 10.000 kişiden oluşurdu) Her akıncı beyi bir ocağı teşkil ederdi.Ocakların yani beylerin başkumandanı ise Bosna Beylerbeyi idi.Akıncılar , düşman topraklarında belirli stratejik noktalara geldiklerinde küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederlerdi.(Gerektiğinde toplanmak üzere)
Büyük seferlerde ise orduya artçılık ve öncülük yaparlar, birlikte muharebeye girer, kale kuşatmalarında aktif olarak yer alırlardı.
Akıncıların  kuruluşu Osmanlı Devletinin ilk yıllarına uzanan , Rumeli Eyalet askerlerinin “Serhat Kulu” sınıfından olup   Komutanlık  Merkezi Bosna'da(Önceleri Sancak , Sonradan Eyalet) bulunuyordu.(Serhat Kulu’nun diğer sınıfları Deliler ,Gönüllü’ler ve Beşliler’di) Akıncılar ,  Müslüman Türklerden oluşan ve babadan oğula geçen irsi bir askeri yapıdır.Selçuklular döneminde de “Uç Beyliklerinde” “Alp” olarak görünmüşler, esasında birden bire ortaya çıkmayıp Orta-Asya’dan itibaren dünyayı çınlatan nal seslerinin uzantısı hatta Mete Han’ın ilk askeri teşkilatının devamıdır diyebiliriz.(Mete Hanın onluk örgütlenme sistemini uyguluyorlardı) Akıncılar Türk Gaza geleneğinin öncüleridir. Serhad denilen hudud boylarında bulunan akıncılar, çok disiplinli bir teşkilâta sahiptiler,bir kaç dil bilir ve , düşmandan elde edilen esirlerden öğrendikleri bilgileri değerlendirerek istihbari bilgileri Ordu’ya/ Dersaadet’e ulaştırırlardı. Öncü kuvvetler oldukları için, ordunun silahlı -keşif hizmetlerini yürütüyorlardı. Bundan başka akıncılar sefer sırasında , düşman topraklarindaki araziyi tarayarak orduya yol –güzergah tayin ederlerdi.Akıncıların teşkilât ve Kurumsal yapıları akıncı kanunnamesiyle belirlenmişti. Merkezi ordu birliklerine mensup değillerdi, belli bir maaş ve kışlaları yoktu, vergiden muaftılar, ancak bazılarının tımarları vardı.”
Akıncı Kanunnamesi’nde, akıncılığın irsî olduğu ve şehit olan, savaşamayacak duruma düşen akıncının yerine oğlunun geçeceği, oğlu yoksa aile yakınlarından erkeklerin alınabileceği, bu da yoksa imam, köy kethüdası veya dürüst birini kefil göstermek koşuluyla aile dışından birinin akıncılığa girebileceği belirtilir. Ayrıca akıncı birlikleri, mensubu oldukları akıncı ailesinin(Ocak) adıyla anılırlardı.
Her akıncı ocağının “piri “soyu Osman Gazi’nin silah arkadaşlarına dayanıyordu.Akıncılar ; İlk Akıncı beyi olmasından dolayı Gazi Evrenos Beyi “pir “ olarak kabul ediyorlardı.
Mihaloğulları(Osman Gazinin silah arkadaşı Harmankaya Tekfuru Gazi Mihal) , Evrenosoğulları (Orhan Bey zamanında Karesi Beyliğinden hizmete alındı , Rumeli fethine katıldı)), Malkoçoğulları, Turahanoğulları (Turhanoğulları), ve Gümlüoğulları’dır.Akıncı ocakları sefer/akın dışında kendilerine verilen yerlerde : Silistre bölgesinde Malkoçoğulları, Sırbistan ve Bosna ( Semendre dahil) bölgesinde Mihaloğulları , Arnavutluk bölgesinde(Dalmaçya dahil) Evrenosoğulları Üsküp Bölgesinde Gümlüoğulları ve Mora bölgesinde Turahanoğulları bulunurdu.
Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimlendirilirdi. Akına katılan akıncı sayısı yüzden az ise “çete”, yüzden fazla ise “haramilik”, akıncı beyinin komutası altında yapılıyorsa “akın” adı verilirdi.
Akıncılar idari olarak sancak beyleri dolaysıyla Beylerbeyine bağlı olmakla birlikte doğrudan Sultan’dan da emir alır , istihbarat verebilirlerdi.Bir örnek vermek gerekirse Akıncılar Macaristan fethine kadar Tuna nehrini en az 300 den fazla geçerek Avrupa’ya akınlarda bulunmuşlardır. Özetle Akıncı, öncüdür.
gönüllüdür, fedaidir,
dalkılıç ve kelle koltukta sefere çıkan her biri birer serdengeçtiydiler.

14, 15 ve 16. Yüzyıllarda Rumeli’nin fethi ve Rumeli'nde yeni bir Türk anayurdu oluşmasında ,Fetret döneminde Rumeli’nin savunulmasında Akıncıların rolü büyüktür.
 Malkoçoğlu Bali Bey ile Semendre Sancak Beyi Hüsrev Beyler
 Mohaç Muharebesinde(1526)
MEŞHUR AKINCI SAVAŞLARI : Akıncıların (Malkoçoğulları ve Mihailoğulları) Tarihteki önemli mücadelelerinden biri  de Eflak voyvodası Vlad Çepeş(Kazıklı voyvoda) takibidir.Fatih döneminde Avrupalıların da desteklediği bu azılı gaddar Türk Düşmanı  3.Vlad ,Bükreş yakınlarında Akıncılar tarafından öldürüldü.
Malkoçoğullarının  Lehistan (Polonya) akınları çok meşhurdur.Silistre Sancak Beyi Malkoçoğlu Bali bey 30.000 akıncı ile Podolya’ya girdi(1497)  ,Leh Kralı akınları durduramadığı gibi Varşova’ya kadar  1000 km bir menzile ulaşarak vurdu.Bu yüzden Bali bey’e “Varşova Fatihi “  denmiştir. Çaldıran Seferinde (1514) ise akıncılar bir Trajediyle karşılaşmış , Malkoçoğlu  Bali Bey’in  iki oğlu da Ali Bey ve Tur Ali Beyler  savaşta şehit düştüler.
Birinci Viyana Kuşatması’ndan(1529) sonra  Kanuni orduyu Budin’e geri çekerken , ordunun korunması için de Malkoçoğlu Kasım Bey’e Almanya içlerine akın yapma emri vermiş.; Malkoçoğlu  Kasım akıncılarıyla Almanya’yı kasıp kavurduktan sonra, dönüşte Viyana önlerinde tuzağa düşürülmüş 12,000 akıncısıyla birlikte şehit olmuşlardır.
AKINCI OCAĞININ SÖNMESİ
1593-1606 Osmanlı –Avusturya Savaşlarında ,Eflak Voyvodası Mihal  isyan etmşti .sefer çıkan Sinan paşa savaşmadan orduyu geri çekmiş , Tuna’yı geçmekte olan Sadraz am Sinan paşa’nın artçıları olan Akıncılara  Voyvoda Mihal ani baskın yaparak  köprüyü  tahrip ederek orduyu ikiye ayırmış , maalesef   köprünün Avrupa kıyısında kalan Akıncıları imha etmişti.(1595)

1595  tarihinde meydana gelen “ Köprü “(Yergöğü köprüsü) olayından  sonra, akıncıları ve onların atlarını yetiştirecek ustalar da yok olduklarından, akıncı ocağı bir daha toparlanamadı. Akıncı mevcudu 17.Yüzyıl başında  2000–3000 ‘e kadar düşmüştür. Akıncıların bu  “köprü olayından “  sonra adlarını tekrar duyurdukları olaylar : Haçova zaferinin kazanılmasında (1596)  Kanije Savunmasında  (1601)  İkinci Viyana Kuşatması sırasında(1683)  Almanya içlerine yaptıkları akınlarla  söz ettirdiler.  17’nci yüzyıldan itibaren Akıncıların  görevi Kırım Tatarlarına verilmiştir.1829 'da yapılan Askeri düzenlemelerle öteki askeri sınıflarla birlikte Akıncı adı resmen de ortadan kaldırılmıştır.Yukarıda ki "Akıcı " şiirinin Şairi Yahya Kemal Beyatlı'nın soyu Akıncı ailesine dayandığı gibi ,Medine Müdfaasınının kahramanı Fahreddin Paşa 'nın soyu da (Anne Tarafından)Akıncı ailesi Malkoçoğlu Bali Bey'e dayanmaktadır.
Rumeli'de Türk Ordu Teşkilatı
AKINCILIĞIN DİRİLİŞİ
Akıncılığın ortadan  kalkmasından uzun bir aman sonra  ,özellikle balkan yenilgisinden sonra ihtiyaç ortaya hasıl olmuştu.Kuşçubaşı Eşref Bey topladığı gönüllülerle Batı Trakya ve Doğu Rumeliye akınlarda bulunarak Batı Trakya Cumhuriyetini kurmuştu.(1913). Yine Kuşçubaşı Eşref  Bey  1.dünya harbinde oluşturduğu akıncı müfrezesiyle Şerif Hüseyin ‘in Hicazzdaki çemberini yararak Yemen deki Kuvvetlerimize yardım göndermişti.(1918)Mondros’la birlikte  Anadolu işgal başlayınca yerli akıncı çeteleri ilk mücadeleyi başlatacaktı.Bu manada İbrahim Ethem’in Demirci akıncıları  başta olmak üzere  Batı cephesindeki tüm Kuvayı Milliye birliklerinin akıncı teşkilâtlanmasıyla faaliyet gösterdikleri anlaşılır Hatta her bir Efe’nin emir komutası altındaki Kuvayı Milliye birliği “çete” olarak sınıflandırılması  bu, akıncı teşkilâtının  “Toyçe”lerine denk idi. 17’nci Kolordu Komutan Vekili Albay Bekir Sami ile 57’nci Tumen Komutanı Albay Sefik (Aker) bu konuda çalışma yaparak akıncı süvari birlikleri oluşturmuşlardı.Süvariler, Fahrettin (Altay)komutasında  yaptıkları akınlarla (Mızraklı süvarilar)Sakarya Zaferinde rol oynamışlar , Büyük Taaruz’da da Yunan ordusunun birleşmesini engelleyerek 30 Ağustao’ta kesin zaferin elde edilmesinde önemli bir rol almışlardı.
Askeri açıdan “Akıncı “ kavramı , 450 yıl sonra Batı dünyasında "komando" adıyla olarak ortaya çıkacaktır.Bizde de 1927 yılında bir Dağ komando teşkilatı denenmiş olsa da , standart komando taburlarımız 1965 yılında Eğridir’de kurulmuştur.Bu gün ABD deki Komando Tümenleri geçmişinde Kızılderililerle savaşan Ranger’lere atfen “Ranger Komandoları “ olarak adlandırılmış olması , bizim her türü mevcut olan Komando birliklerimizde (Jandarma,Hava ;Deniz , Kara) “Akıncı” adına yer verilmemiş olması ise  tarihçilerimiz  tarafından geçmişimizle olan bağlarımızı kopardığını düşünmekteyiz.
*Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1- Yılmaz Öztuna , Osmanlı'nınAtlı Komandoları : Akıncılar Tarih ve Medeniyet Dergisi,22 s.
2- Türk  Ansiklopedisi , MEB yayınları
3-Bahattin Ögel , Türk Kültür Tarihine Giriş
4-İ.Hakkı Uzun Çarşılı ,Kuruluşundan 15. Asra kadar Osmanlı Teşkilatı
Akıncıların katıldıkları Büyük Muharebeler
1364 Sırpsındığı  savaşına Evrenosoğlu Hacı İlbey komutasında 10 Bin akıncı zaferi sağladı.
1389 Birinci Kosova Savaşına Gazi Evrenos Bey komutasında 20 Bin akıncı ,
1444 Varna Savaşına  Karaca Paşa ve Turahan Bey komutasında 10 Bin akıncı
1448 İkinci Kosova Savaşına  Gazi Mihaloğlu Hızır Bey komutasında 10 Bin akıncı,
Sırbistan seferi 1459   Sancakbeyi Gazi Mihaloğlu Ali Bey
1497 Varşova Seferi Malkoçoğlu Bali Bey 40.000 akıncı
1473 Otlukbeli Savaşına  Gazi Mihaloğlu Ali ve İskender Beyler ile Turahanoğlu Ömer Bey komutasında 50 Bin akıncı,
1514 Çaldıran Savaşına  Gazi Mihaloğlu Mehmed Bey ve Bali Bey  komutasında 40 Bin akıncı
1526 Mohaç  Savaşına Malkoçoğlu  Bali ve Hüsrev Beyler komutasında 10 Bin akıncı
Birinci Viyana Kuşatması 1529  Malkoçoğlu Kasım Bey, Bali Bey ve Sultanzâde Mehmed Bey….

30 Ekim 2017 Pazartesi

KUDÜS

Tarihimiz ve Olaylar-6 : KUDÜS                                                        Rifat GÜNDAY*

KUDÜS , Peygamberler şehri ,ilk kıblegahımız ,Arş-ı ala nın kapısıydı .Bilinen tarihine rağmen gizemlerle dolu bir geçmiş, öyle geliyor ki geleceği de yeni gizemlere açık ,stratejik  ,efsanevi şehir.Bilinen bir çok peygamber buradan geçmiş ve kabirleri de burada olmasından dolayı üç ilahi din için tasavvur edilemez bir kutsallıkta. Yahudiler için tanrının dünyayı yaratmaya başladığı yer, Hıristiyanlar için mahşerdeki dirilişin mekânı, Müslümanlar için ise ilk kıblegah ve mirac.Bu gizemli tarihte bir şekilde putperestler de yer almışlar.Kudüs tarihine bakmadan yani nasıl bu güne geldiğini anlamadan üç ilahi din için neden vazgeçilmez derecede önemli olduğunu anlayamayız.

Kuruluşu M.Ö.6000 yıllarına kadar giden ; Küdus(eski Kudüs , Doğu Kudüs ) ; Filistin’in ortasında , Lut gölünün bulunduğu deniz seviyesinin altındaki(-380 mt.) çukur alanın batısında , ve bu alandan yer yer fay kırıklarıyla ayrılan dalgalı bir platonun , Moriya dağı(seçilmiş dağ-770 mt.rakımlı)yüzeyinde bilinen kayıtlarına göre Kenaniler ‘in kolu olan Yebasiler tarafından kurulmuştur .Küdus ; Lut gölüne 24 km , Akdeniz’e 52 km mesafededir.Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs sahra bu Moriya dağında inşa edilmiştir. Güneyde Akar Dağı ve Kıyamet Kilisesi bulunmaktadır. Batıda ise Sihyon Dağı (Hz.Davud Dağı) vardır. Kudüs’un 34 kuleli ve 7 kapılı surlarını Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman inşa ettirmiştir.(1542) Küdüs Şehri bölgenin en stratejik ve en elverişli bir konumundadır.Bu yüzden Uzun yıllar Avrupa’da 3 kıtanın merkezi olarak tanımlanmış hatta haritalarda arz’ın merkezi olarak da gösterilmiştir.
PEYGAMBERLER TARİHİNDE KUDÜS
Kudüs’ü üç ilahi din için de kabul edilen Hz. İbrahim (a.s.) ziyaret etmiştir( M. Ö. 1900 yılına doğru). İsrail oğulları olarak bilinen yahudiler de Hz. İbrahim (a.s.)'ın oğlu İshak (a.s.)'dan olan torunu Yakub (a.s.)'ın soyundan gelmektedirler. Bu soydan gelen Hz Davut(a.s), Kudüs'ü ele geçirdi (M. Ö. 11. Yüzyıl) ve Muzaffer bir asker olarak şehre girdi , burayı krallığının başkenti yaptı.Davut(a.s) tan sonra şehre oğlu Süleyman (a.s.) hükmetti. Onun döneminde Mescid-i Aksa inşa edildi. Kudüs’e Tarihinde en büyük saldırıyı ise Babil Kralı Nabukadnezar yapmış Kudüs’ü yerle bir ederek Yahudileri de buradan sürmüştür.( M. Ö. 586).Kudüs ,Sonra Perslerin eline geçti(M:Ö 538) ve Yahudiler ‘in dönüşüne izin verdiler. M. Ö. 332 yılında şehri Makedonya kralı İskender ele geçirdi. sonradan da Roma hakimiyetine geçti.( M. Ö. 64) Kudüs’te yaşamış Zekeriyya (a.s.)'ın(Oğlu da Peygamber Hz.Yahya) baldızının kızı olan Hz. Meryem'in oğlu Hz. İsa (a.s.) da M. Ö. 4 yılında Kudüs yakınındaki Beytüllahim'de bir mucize olarak babasız dünyaya geldi. Hz.İsa 33 yaşına gelince de tıpkı -Resûlü Ekrem'in(S.A.V) mîrâcı gibi -O'da bu kutsal şehirden semâlar ötesine, Rabbinin katına yükseldi.(Hristyanlıkta Çarmıha gerilme olayı olarak anlatılır)
Kudüs tarihinde Yahudilerin sürgün olayı kadar ayaklanmaları da mevcuttur.Ayaklanmaların ilki ; M. Ö. 138'de başlayan Roma komutanı Hadrian tarafından bastırıldı ve şehir ikinci bir yıkıma/kıyıma uğratıldı. İkinci Yahudi ayaklanması M. Ö. 66 yılında Roma imparatoru Titus'a karşı gerçekleştirildi Titus, şehirden Yahudileri kovdu. Bizans imparatoru Konstantin ise, Kudüs’u Hıristiyanlaştırdı ..M. S. 614'te Kudüs, Persler (İranlılar) tarafından tekrar ele geçirildiysede 627 yılında Bizanslılar şehri Perslerden tekrar geri aldılar.
MİRAÇ ve   KUDÜS'ün FETHİ 
Peygamber Efendimiz (S.A.V) namaz kılarken Mescid-i Aksâ'yı kıble edindi, Yani mübarek yüzünü Kudüs’e döndü.(Ancak Resululah(S.A.V) Kabe’ye sırtını dönmemeye özen göstermiştir) Mescid_i Aksa nın kıblegahı hicretin 2.yılına kadar sürdü.(Hicretten sonra 17.aya kadar) Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed(S.A.V) Miraç yolculuğunda Burak'a binip Mekke'den Kudüs'e, Kudüs'ten arş-ı âlâya yolculuk yaptı. Kendisini sırtına alıp arş-alaya götüren “Burak”ı Mescid-i Aksa'nın bir duvarına bağlamıştı. (Yüce Rabbin makâmına yükseliş şehri Kudüs ; İslam Tarihçilerinin deyimiyle arş-ı ala ile Kudüs arasında çok ince bir zar vardı)
Kudüsün son kez Bizansın eline geçişinin üzerinden 9 yıl , Peygamber efendimizin vefatının üzerinden 4 yıl sonra İslam ordularınca Suriye ,Mısır ve Filistin’in Fethiyle Kudüs yolu açılmıştı,Kudüs’ü Halife Hz Ömer'in tâyin ettiği İslam orduları başkumandanı Ebû Ubeyde b. Cerrah fethetti .(Miladi 636, Hicri 14) Patrik Sophronios şehrin anahtarlarını, Ebû Ubeyde'nin dâvetiyle Medine'den Kudüs'e gelen Hz Ömer'e teslîm etti.(Bir Deveyi kölesiyle dönüşümlü binerek Kudüs’e gelmeleri hayretle karşılanmıştı)
Mescid-i Aksa 

Emevi halifesi Abdülmekil b. Mervan, Peygamberimizin Mîrâca çıkarken bastığı kaya (sahra) üzerine, Kubbetüs-sahra'yı inşâ ettirdi.Oğlu Velid b. Abdülmelik ise Mescid-i Aksâ'yı yeniden inşâ eden halife oldu. Abbasiler döneminde halifelik zayıflayınca ; Selçuklular Abbasilere dolaysıyla halifeliğe destek olarak ve ayrıca da Selçukluların Kudüs'e hâkim oldukları 25 yıldan sonra(1070-1098) Fatimi devri başladı(1098).
Bu dönemde Avrupalılar Kudüs’e Papalıkça (Papa 2.Urban teşvikiyle )haçlı seferleri başlattı. Anaduluyu da tarumar ederek(Sultan Kılıç Arslan ve Danişment Gazi’nin gayretlerine rağmen bu orduyu durduramamışlardı) Kudüse gelen Godefri De Buyyon komutasındaki 1.haçlı orduları(1095-1099) Barbarca şehre üşüşerek , Fâtımîlerin hâkimiyetindeki Kudüs'ü işgâl ettiler. Kanlı bir kılıçlamadan dolayı Sokaklar et yığını hâline geldi. Haçlılar, tüm Müslüman ve Yahudileri katletmişlerdi. Korkunç derecede ki kan kokusu, günlerce Kudüs’ten çıkmadı.. Musul Atabeyi Nûreddin Mahmud Zengi, Kudüs'ü esâretten kurtarmadan uyumayı kendisine haram etti. Mescid-i Aksâ için bir minber dahi hazırlattı.-Kurtuluş hediyesi olarak kutlu mâbede takdim etmek üzere.-Bu amaçla Urfa ,Halep ve Şam’ı Haçlılardan geri almış Kudüs’e yürümeyi planlarken 2.Haçlı seferide Kudüste son bulmuştu. şte bu Nurettin Zenginin yanında yetişen Selahaddin Eyyubi'nin1186'da Kudüs’ü yeniden İslam hakimiyetine kazandırdı. (Kudüs 1099 yılında Haçlıların ilk işgâlinden îtîbâren 145 yıl sonra tekrar Türklerin eline geçti.) Selahaddin ,Miraç gecesi Kudüs’e girdi ve Nurettin Zengi’nin yaptırdığı minber’i Mescid_i Aksa’ya getirtip eliyle yerleştirdi.
Kudüs'te Kaybolan Selçuklu Kitabesi 
3.haçlı seferi (1189-1192) “Aslan yürekli” Richard (İngiliz) ve Philip August’un (Fransız) tertiplediği düzenli orduları Kudüs’e ulaşmış ancak mağlup olarak ülkelerine denebileceklerdi. 6. haçlı seferi(1228-1229)Kudüs anlaşmayla Haçlılara geçtiyse de Eyyübilerce mağlup edilince Kudüs’ü Teslim ederek geri döndüler.7.ve 8 seferleri de başarıya ulaşamamıştı.Haçlı Seferleri 1095 ve 1272 yılları arasında Kudüs bahane edilerek Müslümanların elindeki kutsal topraklar üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için yapılan bu seferler sonucunda bölgede epey hristyan –Latin kontluklar kuruldu.Bunların son kalıntıları Memluk Sultanı Baybars ; Hayfa, Yafa, Antakya Trablusşam ve Akkâ’daki bütün kale ve şehirleri ele geçirerek Buralardaki son Haçlı kalıntıları da temizledi (1291)Kudüs, 1291'de Memlükler'in hakimiyetine geçti ve bu hakimiyet 1517'de Filistin toprakları Osmanlı devletinin eline geçinceye kadar devam etti.
Napolyon, Gazze, Remle ve Safed'i işgâl ederek Kudüs’ü ilerlemiş ancak Cezzar Ahmed Paşa (3.selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedit ordusu) tarafından yenilgiye uğratılınca (1799) bölgeden kaçmak zorunda kalmıştı.1853’de Ruslar Kudüs’te Ortadoksların etkisini artırmak için”Kutsal Yerler Meselesi” ni çıkartmış neticede Kırım Savaşına neden olmuştu.
KUDÜS’E VEDA
1870 lerden sonraki Filistine Yahudi göçleri gizli-kapaklı başlamıştı..Gerçi Sultan 2.Abdülhamit teodorHerzt’in teklifini reddetse de sonuçta Osmanlı hakimiyeti 1917'e kadar ancak sürebildi. Kudüs’teki Osmanlı Hakimiyetini sona erdiren olaylar ; 1.dünya savaşının genel gidişatının sonucunda bu nokta ya gelindiğini hatırlayalım : Bir kısım tarihçiler Birinci Dünya Savaşına paylaşım savaşı da derler. Belki de bu söyleyiş savaşın amacına daha uygun düşebilir. “Hasta adam “olarak adlandırılan Osmanlının topraklarının paylaşımı amaçlanmıştır. Çünkü Bu savaştaki hedeflerini “3 B” olarak tanımlamışlardı.”3 B” yani ; Bağdat , Bakü ve Batum üçü de Petrol kaynağı idi ve emperyalizmin dünya hakimiyeti için önemliydi.
1915’de Çanakkale’de doğrudan Osmanlının kalbini ele geçirmeye çalışan İngilizler ummadıkları bir yenilgi alırlar. Ancak Güney cephemizde savaşı daha geniş bir alana yayarak , gayrinizam-ı harplerle Şerif Hüseyin’in de desteğiyle ; Cidde ,Mekke ve Taif’i ele geçirip Medine’yi kuşatmaları(1916).Kızıldenizin son bağlantı ve üsleri Vech’ in düşmesi Akabe’nin ele geçirilmesi(1917) Osmanlı’nın kanal harekatlarındaki(1.kanal 2/3 Şubat 1914 , 2.kanal 27 Temmuz 1916) başarısızlık ve kayıplar durumu zorlaştırmıştı. KUDÜS'ÜN TESLİMİ: 1917 Yılına gelindiğinde : 11 Mart 1917'de İngiliz ordusu Bağdat'a girmişti.Ancak En Güneyde Yemen'de kolordumuz hala bulunuyor, Medine savunmasıda sürdürülüyordu. Gazze muharebeleriyle Türk ordusu (7.Ordu) Gazze-Birüssebi hattını İngilizlere karşı Filistin’e girişleri için tutulmaya çalışsa da 3.Gazze ve ardından El-Mugar savaşında(13 Kasım 1917) 7.Ordumuzu(Kres von Kressenstein komutasındaki) mağlup eden İngiliz Kuvvetleri(E.Allenby komutasında) savunma hattımızı kırarak Kudüs yönüne ilerledi. Yirmi beş bin şehit vermiş birliklerimiz Kudüs etrafındaki tepelerde savaşmış özellikle Zeytindağındaki tümenimiz çok çetin muharebeler yapmasına rağmen İngilizler henüz Kudüs'e girememişlerdi.Fakat Ordudaki Alman subaylar Kudüs'ün teslimini kendilerince gerekli görüyorlardı.(Daha öncesinde Alman subayların harekat planlarını red eden Mustafa Kemal Paşa ile Cemal Paşalar bölgeden bu yüzden ayrılmışlardı) Neticede 9 Aralık 1917 günü Kudüs Mutasarrıfımız İzzet Bey, Belediye Başkan Vekili Hüseyin Bey'e bir teslim mektubu vererek şehirden ayrılmıştır(Osmanlı’nın Yıldırım Orduları Grubu’nu yöneten Alman Mareşali Erich von Falkenhayn ‘ın talimatıyla) 9 Aralık 1917 'de Belediye Başkanı Hüseyin Bey , Mutasarrıf İzzet Beyin mektubunu beyaz bayrak açarak İngiliz Birliğine teslim etmiştir..
Haçlı seferleri sonunda gerçekleştirilen işgalden sonra ikinci büyük işgal 1917'de İngilizler tarafından Filistin topraklarına girerek gerçekleştirdiler.
Kudüs’e giren  İngiliz İşgal Orduları Komutanı Edmund Allenby (11 Aralık 1917) Bize göre Hz. İbrahim kapısından ,Batılılara göre Yafa kapısından yaya olarak mersimle girmiş ve sıkıyönetim ilan etmiştir. (E.Allenby yaklaşık bir yıl sonra Şam'a girerek Emevi camiindeki Kudüs'ün tarihi şahsiyeti Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek ‘kalk Selahaddin biz yine geldik!’ diye bağırır.) Türklerin Filistin’den ayrılışı hiç dinmeyecek savaşların kan, gözyaşı ve kargaşa ve kaos’un da başlangıcı olacaktır.. Filistin, İngiliz işgali öncesinde; 400 yılı Osmanlı hâkimiyetinde olmak üzere, 1100 yılı aşkın bir süre Türk idaresinde kalmıştır.
MANDA YÖNETİMİNDEN İSRAİL’E
Filistin topraklarının işgaliyle Yahudilerin buralara yerleştirilerek bir Yahudi devletinin kurulmasının amaçlandığı 1916 tarihli Sykes - Picot Anlaşması'da (İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan gizli antlaşma) .Bu konu ayrıca Balfour deklarasyonunda yer almasına rağmen (İngiliz Dişişleri Bakanı ,Lord) Şerif Hüseyin-İngiliz ittifakını etkilememiş,Neticede Paris Antlaşmasıyla ( 1919) imzalanan Faysal-Weizmann Antlaşması, Ortadoğu’da kurulacak bağımsız bir Arap krallığı içerisinde sınırları belirlenen Filistin bölgesinde bir “Yahudi yurdu” oluşturulmasını kabul ediyordu. Bu bir İngiliz idaresinde özel bir bölge(Manda yönetimi) olacaktı. Şerif Hüseyin’in alternatifi olacak Faysal ayrıca krallığının bağımsızlığına destek koşuluyla Balfour Deklarasyonu’nu tanıdığını ve Filistin’e Yahudi göçünü kabul ettiği yönünde de söz vermişti.1921’de Filistin mandası sınırları içinde yer ayrılarak oluşturulmuştur. İngiliz manda idaresi ve beraberinde devam eden Yahudi göçleriyle Arapların ve Filistinlilerin mülksüzleştirilip zulme uğraması, bölgedeki Arap-Yahudi çatışmasını gittikçe büyüterek şiddetlendirdi ve başta 1929 Ağlama Duvarı Olayları ile 1936-1939 Büyük Arap İsyanı gibi kanlı çatışmalara sebep oldu.
ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan, dünyanın iki süper gücünden biri olarak çıkmasıyla Yahudilerin yeni Batılı emperyal hâmisi İngilizler değil Amerikalılar olacaktı. Neticede İngiltere 1947’nin Şubat ayında, New York’taki Birleşmiş Milletler’e (BM) başvurusuyla , Kudüs uluslararası statüde iki devletli formül kararıyla sonuçlandı (Kasım 1947, 181 sayılı karar).

Arap-İsrail Savaşları : İngilizler BM’deki oylamayı beklemeden Eylül 1947’de, 15 Mayıs 1948’de Filistin manda idaresinin sona ereceğini ilân etti. Bu karar büyük ve kanlı bir Arap-İsrail iç savaşına (1947-48) ve 1948 Arap-İsrail Savaşı’na sebep oldu. Tüm bu kanlı dönemin sonunda İsrail Devleti’nin kuruluşu gerçekleşmiştir (1948).David Ben-Gurion İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti (14 Mayıs 1948). Böylece Ortadoğu'yu kan gölüne çevirecek Filistin-İsrail mücâdeleleri başlamış oldu
Kurulan yeni devlet, ABD tarafından o günün gecesinde fiilî anlamda tanındı (hukukî tanıma arkadan gelecekti). Rusya, 17 Mayıs 1948’de doğrudan hukukî olarak İsrail’i tanıdığını ilân etti. Türkiye ise Mart 1949’da fiilî, bir yıl sonra da hukukî olarak İsrail’i tanıyan devletler arasına girdi.İsrail devletinin kuruluşun ilân edilmesinin hemen ertesi günü (15 Mayıs 1948) Mısır, Suriye, Lübnan ve Irak’tan oluşan komşu Arap devletleri İsrail’e karşı saldırıya geçtiler. 11 Haziran’daki BM Ateşkesi’ne kadar, Kudüs dışında tüm Arap saldırıları Ben Gurion komutasındaki İsrail ordusu tarafından püskürtüldü. Arap cephesinde büyük bir yenilgi yaşandı. 1948-49 yıllarındaki askerî operasyonlar, katliamlar ve zulüm nedeniyle göçe zorlanan Filistinliler oldu.
1967 Haziran (Altı Gün)Savaşı :
1967 baharında Suriye devletine SSCB tarafından verilen yanlış bir istihbarat ; Filistin Arapları için çok daha yıkıcı bir felakete neden oldu. ; İsrail ile Mısır arasında tampon oluşturan Sina Yarımadası’ndaki BM bölgesini ve arkasından Akabe Körfezi’ndeki limanı Eliat’ı İsrail işgal etti.,Mısır'dan Gazze ve Sina Yarımadası'nı, Suriye'den de Golan Tepeleri'ni aldı. Savaşın sonucunda 500 bin Filistinli daha göç etti. 1964 de FKÖ kuruldu.1969 da Mescid-i aksa saldırısından sonra İslam Ülkeleri, İslam İşbirliği teşkilatını kurdu
Bundan sonraki süreçler hep Müslümanların aleyhine gelişecekti.1979 - İsrail ve Mısır barışının yani Camp David’in üzerinden çok geçmeden İsrail, 1980’de Knesset’te kabul edilen Kudüs Yasası ile Kudüs’ü doğusuyla, batısıyla birleşik olarak İsrail'in başkenti ilan etti. 1982 – İsrail’in Lübnan'ı işgal i,1. İntifada 1987-93,FKÖ ‘ye alternatif olarak HAMAS kuruldu.(1987) 1994 - Filistin Yönetimi'nin kurulması,2000 - İkinci intifada,2002 - Batı Şeria ‘nı İsrail tarafından yeniden işgali.
İsrail yönetimi 2003'ten itibaren Yahudi yerleşimcileri, polis korumasında Mescid-i Aksa'nın avlusuna almaya ve zaman zaman Müslümanların girişlerine yaş sınırlaması getirmeye başladı. Birçok radikal Yahudi örgüt ve siyasetçi, üzerinde daha önce iki kez yıkılan bir Yahudi tapınağının bulunduğuna inandıkları Harem-i Şerif'in kendileri için de ibadete açılması çağrısında bulunuyorlardı.Ancak BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 18 Ekim 2016’da aldığı kararla Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın Yahudilikle bir bağının olmadığını ilan etti.
İsrail ordusunun, İsrail’in Gazze Şeridi’ne 3 yıldır uyguladığı ambargoyu delip insani yardım ulaştırmayı hedefleyen 6 gemilik “Özgürlük Filosu”nun en büyük gemisi “Mavi Marmara”ya "uluslararası sularda" bulunmalarına karşın İsrail askerleri saldırarak 10 sivil insanımızı öldürdüler.(31 Mayıs 2010).Geçtiğimiz yıllarda İsrail Tarihinde ilk defa “Mavi Marmara saldırısından “ ötürü özür dilemekle(2013) birlikte bu yara Müslümanların kalbinde hiç bir zaman kapanmayacaktı.İsrail kurulduğundan beri sürekli topraklarını genişleterek –üstelik- hristyan dünyanın desteğiyle yeni dünya düzeninin yani ,yeni kaosların , göçlerin kan ve gözyaşının işaret fişeği gibi artan bir hızla yükselmeye devam mı edecek ? 
1.Dünya savaşının hedefi “3 B(Bakü-Bağdat-Batum)” yeni dünya düzeninin hedefi de “3 K(Kudüs-Kıbrıs-Kerkük) “ olacak.Eğer bu “3K “hedefi bozulamazsa artık Türk dünyasının bir geleceği olmayacak , tabii ki İslam Dünyasının da.Yani Kudüs,Kıbrıs ve Kerkük Doğu Akdeniz’in kilidi ,Asya’nın kapısı.Bu kapı kırılırsa; Orta kuşaktaki İslam devletleri karpuz gibi dilimlenerek yok edilecek.En iyisi bu kapıları kırdıtmamak yoksa bir daha yapılır mı ? bilemem. Sonuçta Kudüs 100 yıldır işgaldedir ve kurtarmak mümkün olamadı. Bütün bu stratejiler zor bir sınav’a zorluyor ama yılmadan mücadele etmek gerekiyor.
EK AÇIKLAMA-1 : : 6 ARALIK 2017 : ABD Başkanı Trumph Doğu KUdüs'ü İSRAİL 'in başkenti olarak tanıdıklarını ilan etmiştir.
EK AÇIKLAMA -2 : 7 EKİM 2023   Gazee olayıyla güncelleme yapıldı.
EVANGELİST PROTESTAN İLE YAHUDİ İHTİLAFINDAN   ÇIKAN İTTİFAK
Önceden beri varolan Musevi- hristyan teolojik ihtilafının siyonistlerce notralize edilerek kudüs için Musevi +Protestan ittifakının gerçekleştiğini düşünüyorum.Çünkü Hristyanlar  Hz.İsa’nın Romalılara ihbar edilerek Çarmıha gerilmesinden Yahudileri sorumlu tutarken artık bu sorunu gidermiş gözüküyorlar.islam dünyası tarafından Mekke ve Medine’den sonra 3. kutsal şehir sayılan Kudüs ve buradaki İslam mukaddesatı fanatik Yahudiler ile evangelist Protestanların  saldırılarına maruz kaldı.21 Ağustos 1969’da Meccid-i aksa’yı Denis Ruhan adlı evangelist kundakladı.Bunu “Tanrıyı kiyamete zorlamak için “ yaptığını açıkladı.Hz.İsa’dan beri ihtilaflı oldukları konulardan biride kiyamette Hz.İsa’nın Dünyayı yöneteceği Yada Hz.Davut’un yeniden kral olacağı ihtilafını da çözmüş olmaları Müslümanların aleyhine bir sonuç doğuracağı muhakkaktır.

Rifat GÜNDAY*
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni

Kaynaklar :
1-İslam Ansiklopesi, TDV Yayınları
2-Kudüs'ü İngilizlere neden terkettik, Murat Bardakçı
3-Arzın Kapısı Kudüs , Talha Uğurluel
4-Kalbim Kudüs'te Kaldı , Ahmet Turgut

Ek-1 Açıklama : Kudüs’te Kabirleri bulunan Peygamberler ve büyükler
Hz. Musa (as) Kudüs yakınında vefat etmiş ve kabri oradadır.
Hz. Dâvud (as) Kudüs’te defnedilmiştir. Davud Peygamber türbesi. (Davud Peygamber kapısının 150 m. güneyindedir.) (M. 1523)
Hz. Süleyman (as) Kudüs’te defnedilmiştir
Hz. Elyâse (as) Kudüs çevresindedir.
Hz. Zekeriye (as) Kudüs’te defnedilmiştir.
Hz .İbrahim (AS) Kudüs El Kasabasında defnedilmiştir.(Bir diğer yer Urfa ‘da rivayetler arasındadır)
Hz. Yahya (as) Kudüs’te defnedilmişti
Hz. İsa (as) semavata alınmıştır
Hz. Yusuf (as) Mısır’da vefat etmiş, Hz. Musa (as) onu Kudüs yakınındaki Halilu’r-Rahman kasabasına getirdiği rivayet edilmektedir.
Hz İshak Kudüs’te doğdu ve 160 yaşında Kudüs yakınlarında vefât etti. (Babası Hz İbrahim'in el-Halil kasabasındaki mezarının yanına defnedildi).
İshak, Yakup, peygamberlerin ve Sârâ Annemizin kabirleri de buradadır.
. İncil’de İsa’nın havarileriyle sık sık inzivaya (Kidron vadisinde; Zeytin Dağı ile haremi şerif arasında bulunan) çekildiği yer olarak bilinen vadide Rivayete göre Hz. Meryem’in, Aziz Yusuf’un, Hanne’nin ve İmran’ın mezarları buradadır. Kidron vadisindeki Meryem Ana türbesi ise Hz. Meryem’in vefatından sonra bir süre gömülü kaldığı sonrasında ruhunun göğe yükseldiği söylenilen yerdir.(Batılılar Efes Meryem ana evini “Şark Meselesi” kapsamında 18.yüzyılda icat etmişlerdir.)
Selman-ı Farisi kabri (Hendek Savaşında ,savunma için hendek öneren sahabe)
Ubâde bin Sâmit (Hz.Ömer zamanında Kudüs kadısı)
RABİA HATUN (Rabiat’ül Adeviyye -Basralı ilk Kadın Evliya)
Artuk bey(Artuklu Beyliği'nin kurucusu olan Türk komutandır. Anadolu’nun ,Suriye ve Filistin fethinde bulundu)

Ek-2 Kudüs Tarihi Kronolojisi
Ek-3 Türk Himayesinde Kudüs Kronolojisi