25 Ağustos 2017 Cuma

CEZAYİRLİ GAZİ HASAN PAŞA



Biyoğrafi-2 : CEZAYİRLİ GAZİ HASAN PAŞA
                         (1714/Midilli – 1790/Şumnu)

Cezayirli Gazi Hasan Paşa , 18.Yüzyılın ortalarından itibaren döneme damgasını vurmuş , Deniz Mareşali,Devlet adamı ve Sadrazamıdır.Önceleri Heybetli görünümünden dolayı “Palabıyık “ lakabı verilmişken sonradan lakabı “ Cezayirli” olmuş.Cesareti ve kazandığı zaferlerden dolayı da “Gazi” ünvanı almıştır.Ancak kişisel olarak asıl ününü arslan’ından almıştır.Bu nedenle “Arslanlı Paşa “ da denilmiştir.
HAYATININ İLK YILLARI
Hasan Reis 1720’de Gelibolu’da, bir başka kaynakta Azerbaycan’da doğduğu ve Tekirdağ’da büyüyerek askere yazıldığı rivayet edilse de, en çok kabul göreni Midilli adasında doğduğudur. (Bu durumun Barbaros kardeşlerin geleneğinin devamı için de uygun olduğu düşünülebilir.)  Ancak Hasan Reis nerede doğarsa doğsun delikanlı yaştayken yolu İstanbul’a düşmüş ve o zaman denizcilerin harman olduğu (Garp Ocaklarının) bulunduğu Cezayir’e gitmek için İstanbul’dan gemiyle yola çıkmıştır (1740). İşte bu bindiği gemi onun hayatını değiştirecektir. Hasan’ın bindiği gemi yabancı bir gemiye rampa edince (harbetmek amacıyla) Hasan, çok genç olmasına rağmen düşman gemisine sıçrayıp büyük bir gayretle cenge katılmıştı. Rüzgârın yön değiştirmesiyle gemiler birbirinden ayrılınca, Hasan Paşa düşman gemisinde tek başına kaldığını fark etmişti. Çaresiz durumdaki Hasan büyük bir cesaret ve azimle gemide aslanlar gibi savaşarak, geminin mürettebâtından on beş kadarını yalnız başına öldürdükten sonra, diğerlerini geminin ambar ve kamarasına kapatmak suretiyle gemiyi ele geçirmişti. Ancak bu seferde yalnız başına gemiyi hareket ettiremediğinden deniz ortasında yatağanıyla yapayalnız kaldığından, Cezayirliler tarafından kurtarılarak Cezayir’e götürülmüştür. Hasan’ın  bu cesareti o zamanki Cezayir Dayısı (1671 Yılından itibaren atanan Cezayir Beylerine Osmanlı Devletince verilen unvan) tarafından çok  takdir edilerek, ele geçirdiği gemi kendisine bırakılmış, üstüne  bir de kahvehane verilerek “Dayı”lar arasına terfi ettirilmiştir. Hasan, tek başına bir gemiyi ele geçirmesinin getirmiş olduğu bu şöhretiyle Dayılıktan Paşalığa terfi ederek, Cezayir batısında, Fas sınırında stratejik değeri bulunan Tlemsen Sancak beyi (Bahriye Sancak Bey’i- Vali/Tuğamiral) oldu. Ancak bu ani yükseliş  Hasan Paşa’nın  Cezayir’deki diğer “Dayı”ların kıskançlığının ve saldırılarının hedefi haline gelmesine neden olacaktır. Hasan paşa’nın  hayati tehlikeye düştüğünden İspanya’ya geçmiş, İspanya Kralı IV.Karlos’tan da iltifat görmüştür.Ancak , Oradan Napoli’ye, oradan da  tekrar İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’a gelince Cezayir Beylerbeyi tarafından Dersaadet’e şikayet edildiğinden tutuklandı.Yapılan mahkemede suçsuzluğu anlaşılınca serbest bırakıldı. İstanbul’da Osmanlı Donanmasında kendisine görev verildi ve bundan sonra Cezayir’den geldiğinden –Cezayirli olmamasına rağmen- Cezayirli Hasan Paşa olarak hitap edilmeye başlandı.
CEZAYİRLİ HASAN PAŞA ÇEŞME SAVAŞINDA(1768-1774)
Cezayirli Hasan Paşa‘nın meşhur denizciliğinden dolayı kendisine bir gemi verilerek donanmayı hümayun’da kaptanlık vazifesine getirilmiş, daha sonra da kapudan-ı hümayun (Oramiral) rütbesine getirilmiştir (1767)
Bu sırada Sultan 3.Mustafa (1757-1774) döneminde hazırlıksız girilen 1768-1774 Osmanlı- Rus Savaşında çok yararlıklar göstermiştir. Rusların Baltık Donanması ve İngilizlerin de yardımı ile Cebelitarık’tan Akdeniz’e gelmiş ve Mora’ya yanaşarak Rumları ayaklandırmıştı. Osmanlı Devleti Mora isyanını bastırınca Rus -Osmanlı Donanmaları Akdeniz’de muharebe yapmışlardı. Her iki donanmanında yaptığı bu ilk çarpışmada kesin bir netice alınamamış, Çeşme kıyılarına yakın Koyun Adaları civarında yapılan ikinci bir savaşta asıl muharebe Hasan Paşanın Burc-ı Zafer kalyonu ile Rus amirali Spiridov’un Yevstafiy kalyonu arasında cereyan etmişti. (5 Temmuz 1770)Önce karşılıklı Topçu atışlarıyla başlayan çatışma Rus gemisinin kendi kalyonuna yanaştığı bir sırada Hasan Paşa, “Rampa” emri verdi. Atılan kancalı her ipe birkaç Türk Levendi yapışıp, Hasan Paşa ile birlikte otuz kadar serdengeçti Rus gemisine atladı.
Burc-ı Zafer kalyonumuzla Yevstafiy Kalyonunun muharebesi
Düşman gemisinde yapılan kahramanca çarpışma esnasında Hasan Paşa bir kurşun yarası aldıysa da, bir müddet daha cenk ettikten sonra, leventleriyle beraber kendi gemisine dönmeyi başardı. Bu beklenmeyen baskın ile Ruslar telâşa kapılarak kendi cephaneliklerini ateşlemişlerdi, ateş Türk gemisine de sıçrayınca, her iki gemi de yanmaya başlamıştı. Gemide kalmanın imkânsız hâle gelmesi üzerine Hasan Paşa yatağanını ağzına alarak (Dişleriyle sıkarak) leventleriyle birlikte denize atladı. Bir tahta parçasına tutunarak kıyıya doğru giderlerken kıyıdan gönderilen bir kayıkla kurtarıldı. Tarihe “Toprakadası Muharebesi” olarak kayıtlı bu muharebeden sonra İngiliz Amirali Elpinstone Türk gemilerine başlattığı saldırıyı durdurarak geri çekilmiştir. Hasan Paşaya, gösterdiği bu kahramanlık sebebiyle beylerbeyliği verildi. (Vezirlikle birlikte Kapudan-ı Derya –büyük amiral ve deniz kuvvetleri komutanı bir diğer adı da mîr-i mîrânlık makamı) ayrıca «Gazi» unvanı ve altın çelenkle taltif edilmiştir. Cezayirli Gazi Hasan Paşa 15 yıl kadar Kapudan-ı Derya görevinde bulunmuştur. Bu anlamda Sultan 1.Abdülhamit (1774-1789)‘in üzerinde fikirleri ve tavsiyeleriyle etkili olmuştur. Bu uzun süren görevinde; içinde büyük hizmetlerde bulunmuş, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Suriye ve Irak’ta çıkan Tâhir Ömer isyanını bastırmış; Mora Yarımadasındaki Arnavut isyanını da bastırarak huzur ve sükûnu sağlamıştır. Cezayirli Gazi Hasan Paşa ‘ya Mora vilâyeti de ilâve olarak verildi.(1780)
CEZAYİRLİ GAZİ HASAN PAŞA’NIN ABD’Yİ VERGİLENDİRMESİ
Abd, 1783’te denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başlamıştı.  25 Temmuz 1785'te, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi, (Boston Limanı'na bağlı Kaptan Isaak Stevens'ın idaresindeki Maria)  Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Arkasından, Philadelphia Limanı'na bağlı Kaptan O'Brien'ın Dauphin'i de ele geçirilir. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçer... 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul eder. Anlaşma Kongre tarafından 1796'nın 7 Mart'ında onaylamış ve Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun resmen vergi mükellefi olmuştu. Anlaşmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin dolar) ödemeyi kabul eder. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Gazi Hasan Paşa imza koyar. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış olur. Bu, ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan birkaç anlaşmadan biri olduğu gibi; yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa 1786’da sadaret kaymakamı görevi verildi(İlaveten) Ancak iki sene sonra kaptan-ı deryalıktan azledilerek kendisine Özi Kalesi seraskerliği (başkomutanlık) vazifesi verildi.
1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşında CEZAYİRLİ GAZİ HASAN PAŞA
1787’de Türkiye, Rusya ve Avusturya ile yeniden savaşa girdi. (Bu sefer İngilizler Rusları desteklemediler) Cezayirli Gazi Hasan Paşa da donanmayı hazırlayarak Kırım’ın batısında bulunan Özi kalesini desteklemek için Dinyester nehrinin ağzına getirdi.1788’de Yılan Adası Deniz Savaşı’nda öncü Rus donanmasını bozguna uğrattıysa da (17 Haziran 1788) Thedonisi adası civarında yapılan savaşı kaybettik. Hem Avusturya hem de Ruslarla çarpışan Ordularımız kara savaşlarında da başarı sağlayamadılar. Ruslar ilerleyerek 6 Aralık 1788 de Özi’ye girdiler ve kalede bulunan 20000 kişiye kılıçtan geçirdiler. 1789’da I. Abdülhamit, Özü Kalesi’nin Rusların eline geçmesinin raporunu okurken üzüntüsünden vefat etti. Yerine tahta çıkan Sultan III. Selim (1789-1808) Cezayirli Gazi Hasan Paşa’yı kaptân-ı deryâlıktan azledip Anadolu Beylerbeyi görevine tayin etti
Ruslar Öziden sonra Besarabya ve Tuna üzerine ilerlediler. Sonradan, Hasan Paşa, Besarabya’da İsmail Meydan Savaşında Ruslar’ı bozguna uğrattığı için, III. Selim 1789’da kendisini tekrar sadarete getirdi. Hasan Paşa’nın ilk hareketi, Dinyester ağzındaki Akkerman Kalesi’nin Ruslar’ın eline düşmesine sebep olan Tayfur Paşayı idam ettirmek oldu. Fakat kış olduğundan başka bir faaliyette bulunamadı. Kıyafet değiştirip ordu içinde dolaşırken üşüttüğünden, 30 Mart 1790’da Şumnu yakınlarında öldü. Şumnu’da yaptırmış olduğu Bektaşi tekkesine gömüldü.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın Hizmetleri kaptan-ı deryalığa atanınca ilk iş olarak gemi inşa faaliyetlerini artırarak, Çeşme’de kaybedilen Osmanlı Donanmasının yerine kısa sürede 90 parçalık donanmayı yeniden oluşturmuştur. Kalyoncu mürettebata çok önem vermiş ve iyi yetişmelerini sağlayıp, tersanede yaptırdığı kışlada ikamet ettirmiştir. Çeşme yenilgisinin ardından, 1776’da Kasımpaşa'daki tersanede Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adıyla açılan ve Deniz Harp Okulunun kuruluş yılı bu tarih olarak kabul edilen bu okulların açılmasında önemli rol oynamıştır.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa hakkında , I. Abdülhamid dönemi bilim adamlarından Çâkerî-i Yemenî, Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın savaşları ve bazı isyanlara karşı yürüttüğü harekatlarla ilgili olarak Gazavât-ı Gazi Hasan Paşa adıyla bir eser meydana getirmiştir.
Rifat Günday
Eğitimci , Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1- 30 Büyük Deniz Savaşı - G.Atmaca - D.Tanrıverdi
2- Osmanlı Tarihi - İ.Hakkı Uzunçarşılı
3- Osmanlı Denizciliği - İ.Bostan
4- Bilim ve Ütopya dergisi Aralık 2015

30 Haziran 2017 Cuma

MOSKOVA'DA MÜZECİLİK VE TÜRK ESERLERİ


Gezi Yazısı -2 : MOSKOVA’DA MÜZECİLİK VE TÜRK ESERLERİ

Kuruluşu 900 yılı bulan Moskova dört kez rejim değişikliğine tanık olmuş, ancak her rejim değişiminde tarihi eserleri biriktirmeye verdiği önemden hiç vazgeçmemiştir.  Dolayısıyla müzelerin yoğun olduğu bir başkenttir. Şehirde tespitlerime göre ellisi büyük olmak üzere yaklaşık iki yüz elli adet müze bulunmaktadır
Moskova ‘da müzelerin belli başlıları, genel olarak  devletin  azametini göstermeye çalışan savaş ve tarih müzeleri; Moskova Şehir müzesi ,  Kültür ve sanat ağırlıklı Güzel Sanatlar Müzesi ve ünlü edebiyatçılara atfen yapılan yazar-şair evleri, Modern Sanatlar Müzesi,  Mimarlık müzeleri, Tretyakov Müzesi, Kremlin Müzeleri ve Teknoloji ve Sanayi ağırlıklı olan Uzay ve Politeknik müzesidir.
Ben özellikle Rus müzelerindeki Türk medeniyet eserlerini ve Türk dünyasını anlatan eserleri incelemek istedim. Bu amaçla en yakınımdaki müzeden yani Puşkin Güzel Sanatlar müzesinden işe başladım.
1-PUŞKİN GÜZEL SANATLAR MÜZESİ: Güzel sanatlar eğitimi için yapılan bina müze olarak da kullanılmaya son derece müsait Rustik bir mimariye sahipti. Özellikle ikinci tavandan camlı ve dikey olarak aydınlatması görülmeye değerdir. Avrupa’nın en büyük sanat koleksiyonlarından birine sahip olan müzenin giriş katında Dünya Medeniyetlerinin genel tanıtımı ve nadide örneklerinin –ya aslı  ya da birebir çok özenle hazırlanmış replikaları- sergilenmektedir. Sergilemede; Yunan, Roma, Ortaçağ ve Rönesans Avrupası, Pers, Mısır, Mezopotamya, Hint, Çin ve Anadolu Medeniyetleri tanıtılmaya çalışılmıştır. Çok dikkatli incelediğimde Türk Medeniyeti ile doğrudan ilişkisi olan herhangi bir esere rastlayamadım.Özellikle Pers, Mısır, Hitit kabartmaları ve heykellerinin replikaları görülmeye değer

Anadolu Medeniyetleri bölümünde Boğazköy kabartmaları (giriş katta) ve Truva  hazineleri (Sanat eserleri katı) bölümlerini çok dikkatli inceledim. Truva hazineleri önce Almanlar tarafından Türkiye’den kaçırılmış daha sonra ikinci dünya savaşında Almanların eline geçmiştir. Altın saç ve diğer ziynet eşyaları bu bölümdeydi. (Truva hazinelerinin sikkeleri ise Kremlin saraylarındaki “Devlet Silahhanesinin Hazine – mücevherhane bölümünde bulunmaktadır.)
2-DEVLET TARİH MÜZESİ :
Moskova’nın merkezinde Kızıl Meydan’da yer alan Devlet Tarih Müzesi aslında bir grup müzeler topluluğunun  da yönetim merkezidir. 1894 yılından itibaren oluşturulmaya başlanmıştır ve canlı bir tarih öğreticisi konumundadır. Giriş katından itibaren salonların kronolojik bir sıra takip eder. Yaklaşık  60 salonda jeolojik dönemlerden itibaren, arkeolojik ,antropolojik, etnoğrafik koleksiyonlar biraya toplanmıştır. Bir başka deyişle müze Rusya topraklarındaki Paleolitik devirden  itibaren başlayarak (günümüzden  itibaren 2 milyon yıl önce başlar, on bin yıl önce sona erer) sanatsal ve tarihsel bir biçimde 1903 yılına kadar elde edilen hazineleri halkın beğenisine sunmaktadır. Devrim Müzesinde 1903-1990 yıllarını , Modern Tarih Müzesinde de 1990’dan günümüze kadar gelen sürecin ürünleri sergilenmektedir.

Devlet Tarih Müzesinde 11.yüzyıldan itibaren bölümler birer asırlık olarak anlatılmaktadır. Özellikle 18.yüzyıldan itibaren daha detaylı ve geniş bir koleksiyon mevcuttur. 3.Katın küçük bir bölümü  fuaye/güncel sergi  alanı olarak kullanılmaktadır. Asırların anlatıldığı salonlarda anlatılan yüzyıla ait giysiler, yazılı eserler, planlar, tablolar, silahlar ve anlaşma metinleri, savaşlar yani siyasi ve kültürel tarih gözler önüne serilmektedir. Yalnız Rusça dışında çok sınırlı bir İngilizce kullanılıyor olması anlaşılmayı zorlaştırmaktadır. Özellikle her yüzyılda Moskova çizim/tablolarından yaklaşık dokuz yüz yıllık Moskova’nın tarihsel gelişimini de bir çırpıda öğreniyor olmamız çok etkileyicidir. Ruslar için önemli olan 13. asırdaki  Moğollarla savaşları, Fransızlarla 1812 yılında yaptıkları Boradina  savaşları ve İkinci Dünya Savaşı’na ayrı bir yer verilmiştir. Giriş bölümünde  “Mamut” ve diğer paleolitik devir fosilleriyle başlanmış, tarihten önceki Yontma-Cilalı –Maden devirlerine ait eserler eve Türk Tarihiyle alakalı bir çok eser de burada sergilenmektedir. İskitler(Saka Türkleri) dönemine ait altın figürler, Altaylarda kazılarda bulunmuş tören maskeleri son derece etkileyicidir. Ben sadece 11.yüzyıla ait Türkiye’den gitmiş Selçuklu miğferinin bulunduğu sergiyi görüntüleyebildim. Bu sergiden anladığım 17.Yüzyıla kadar Rusların gerçek anlamda bir medeniyetinin olmayışı, ihtiyaçlarını komşu ülkelerden temin etmeleriydi. (Örnek ; 11.Yüzyılda bir Rus Komutan‘ın donatımlarının sergilendiği bölümde; At koşumları (Üzengi v.s), Miğfer Türkiye’den, kalkan; İran’dan gelmiş gözüküyordu.)
3- KREMLİN SARAYLARI (MÜZELERİ);
Moskova nehrinin kıyısında hafif bir yükseltide, doğu duvarı  Kızıl Meydan’a bakan önceden kale olarak inşa edilmiş sonraları Çar’ların yönettiği saraylar haline gelmiş üç saray, kuleler ve dört kilise bulunmaktadır. Ben öncelikle  “Devlet Silahhanesi” ne yönelerek –önceden randevu alınarak ve bir buçuk saat ile sınırlı-  gezime başladım. Burada Çar ailesine çeşitli ülkelerden gönderilen hediyeler, Çarlık Hazinesi ve çarların kişisel eşyaları sergileniyordu. Buradan bizim için alınacak en önemli ders; iki hanedan değişimi, üç kez rejim değişikliği, pek çok isyan ve ihtilal görmüş bir devletin liderlerinin bir iğnesinin bile kaybolmamış, muhafaza edilmiş olmasıdır. Devlet Silahhanesi üç bölümden oluşmaktadır. Kremlin sarayının sol tarafında bulunan sarı renkli bina eski silahhanedir ve burada gerçek silahlar sergilenmektedir. (Bu binanın karşısında Başkanlık ve Senato binaları olduğundan ve ziyarete açık olmadığından sadece dış alandaki topları görebildim.) Binanın alt katında Devlet Mücevherhanesi, mutfak araçları ve fabarge yumartaları gezilebiliyor. Üst katı ise yine devlet silahhanesi olarak adlandırılmaktadır. Mücevherhaneyi gezmeye maalesef zamanım yetmedi. (Bu arada Kremlin için 2 günümü ayırdığımı belirteyim). Burada Truva hazinelerinin sikkeleri, Osmanlı Sarayından gönderilen porselen ve cam eşyalar bulunuyordu. İkinci kez sıraya girerek Devlet silahhanesine ulaştım. Çarlara ait kızaklar, faytonlar, elbiseler, kişisel silahları ve yazışma örnekleri, kıyafetler sergileniyordu.
Müzenin en göz alıcı bölümü -zırhlı camekanlar içinde-  atlar bir tür teknikle dondurularak koşumları ve süvarisi ile beraber teşhir edilmektedir. Sol tarafta; “at“ üstünde  “Russian Commender” o döneme ait at koşumları ve süvarinin silahlarıyla sergilenmiştir. Yanında ise yine at üstünde; “ Turkish Commender” bulunmaktadır.  Osmanlı Dönemine ait olduğu anlaşılan "Türk Komutanı " donanımı şöyleydi; Eyer, üzengi, yular, eyer örtüsü  gümüşten imal edilmişti. Özellikle gümüş telden örgülü bir biçimde duran yular çok ihtişamlıydı.Sonraki reyonda yine Osmanlı’ya ait silah takımı vardı. Alt tarafında  bulunan  : “1590 SİLAHTAR AĞA” yazısından, o dönemdeki Osmanlı Protokolüne göre Rus Çar’ına  denk sayılan Silahtar Ağa’nın hediye ettiğini anlıyoruz. Bu bölümdeki silahlar iki bölümdeydi. Reyonun solunda merasim silahları -ateşli ve klasik- gümüş ve değerli taşlarla süslenmişti.sağ taraftakiler ise muharebede kullanılan hem ateşli, hem de klasik silahlardı.
"1590  Silahtar Ağa " Osmanlı Silah koleksiyonu
Merasim bölümünde sergilenen tüfek ile klasik silahlar özellikle de balta ve murassa kılıç’tan gözlerimi alamadım. Tüfek kundağı gümüşten olup  işlemelerle süslenmişti. Kundak kısmı yanılmıyorsam sekizgen şeklinde olup, kapağının içinde bakım malzemeleri bulunuyormuş. Balta’nın sap kısmı değerli taşlarla süslenmiş, ağız kısmının (camdan yapıldığını düşünmüştüm) Necef taşından yapılmış olduğunu bin bir zorlukla görevlilerden öğreniyoruz). Tabi ki klasik silahlardan; Murassa Kılıç, hançer, kın, miğfer, sadak, kalkan ve gürz çeşitleri de benzer şekilde değerli taşlardan kakmalı olarak yapılmıştı. Burada gördüğüm at koşumlarını  ve silahları ilk defa görüyordum. Maalesef Bizim milli sarayımız  Topkapı’daki tüfekler 17.yüzyıldan başlıyor. Bu şu anlama geliyor ki bizler, Medeniyetimizin eserlerini muhafaza edememişiz.
4-TRETYAKOV GALERİSİ : Burası Çarlık döneminde P. Tretyakov isimli  Rus tüccar  tarafından1856 yılında  kendi servetleriyle Rusya dışından satın aldığı  dünyanın seçkin koleksiyonları -daha çok tabloların- toplandığı bir yerdi.Türkiye’yi ilgilendiren tablolar 19.yüzyıla ait ,2 İstanbul resmi (Dönemin Rus elçisi yaptırmış), Şıpka savaşı tablosu (Plevne Savaşının bir cephesi)  ve  TİMUR  türbesinin resimleriydi.Rusya'daki diğer Türk eserleri henüz sergilenmeye başlamamıştı.
                                Şıpka Savaşı  ve Emir Timur Türbesinin tabloları                       
Bunlardan sonra ;Nazım 'ın Kabri  ,Zafer Parkı ve Savaş Müzesi ,VdnKa Pavyonu ,Kuskova Sarayı(Müzesi), Uzay Müzesi ,Bolshoy Müzesi ,Politeknik müzeleri ile ,Turganyev , Tolstoy ve Puşkin evleri'ne gidebildim.

SONUÇ :  Moskova’ da Müzeler Devletin en güçlü yanlarını ortaya koymak için işlevsel bir düzen ve tasnife sahiptir.Bütün bunlara  rağmen Rus süvarilerinin donatımında Türkiye’den ithal edilen teçhizatın (Koşum-Zırh ve silahlar-17.Yüzyıla kadar-) kullanılmış olduğunu tesbit edebilmiş olduk.
Rifat Günday

Eğitimci , Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni

25 Mayıs 2017 Perşembe

ATTİLA VE PAPA



         “EĞER SINIRLARINIZDA SORUN VARSA , SINIRLARINIZI GENİŞLETİN “

           (PAPA’YI ATININ ÖNÜNDE DİZ ÇÖKTÜREN ;AVRUPA HUN İMPARATORU ATTİLA)
 RİFAT GÜNDAY *

 Tarihimiz ve Olaylar-5 : ATTİLA VE PAPA
Avrupa (= Avrasya veya Batı) Hun İmparatorluğu, Büyük Hun Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Kuzey Hunlarının da dağılmasından sonra ,Batı’ya göç ederek (Hazar Denizi’nin kuzeyinden ) Avrupa'da kurulan Türk imparatorluğudur. Hunlar : Asya kökenli Türk boylarından oluşan topluluklarla 3. ve 4. Yüzyıllarda Batıya hareket etmişler ve 352 yılında Kama Tarkan tarafından Avrupa Hun Devleti olarak tarih sahnesinde yerini almışlardır.Hunlar , dönemlerine göre çok gelişmiş silah ve donanımları, yüksek hızları ve üstün savaş taktikleriyle önlerine çıkan kavimleri sürerek ya da egemenlik altına alarak Avrupa'nın büyük bir bölümünü istila etmişlerdir.

Hunların , Türk ve Dünya Tarihi bakımından en büyük hükümdarı Attila’dır.Attila önce ağabeyi Bleda ile birlikte Devleti idare etmiş(434-445) anlaşmazlıkları sonucunda da ağabeyi Bleda’yı öldürerek tek başına devletini yönetmiştir (445-453).Hunların başkenti Ettelburg yada Etzelburg olarak da telaffuz edilen Bu günkü Macaristan ‘da olduğu kanaatini taşıdığımız ve ahşaptan yapılmış kale ve sarayın bulunduğu şehirdi. (Başkent konusunda Segedin veya Sycmbria olabileceği de söylenmektedir)Hunlar Volga Nehri'nin doğusundan ,bugünkü Fransa'yı(Galya) ülkesine(Hollanda da dahil) kadar Güneyde Tuna nehrinden Baltık ülkelerine (Fin ülkesi ve Estonya dahil olmak üzere) kadar olan bölgeye hâkim olmuşlar, .4 milyon km²'lik bir coğrafya’ya hükmetmişlerdir. İdareleri altında çeşitli Türk boyları da dâhil olmak üzere tam kırk beş kavim yaşıyordu ki, bunların çoğu şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleriydi.Hunların yaşayışları Bizans Seyyahı ve elçisi Priskos'a Göre “ Avrupa Hunları’nın Herhangi bir barınma yerleri yoktu. Kullandıkları yerlerden de her gün kullanılan mezar gibi kaçınırlardı(Toprağın içinde yaşadıklarını anlatmaktadır). Geniş dağlık ve ormanlık alanların ortasında amansız şartlara alışmak için soğuğa, açlığa, susuzluğa dayanmayı beşikten itibaren öğrenirler. Onların ülkesinde hiç kimse topraklarını sapanla sürmez. Hiçbirinin belli bir evi, aile ocağı, oturmuş bir hayat stili yoktur. Bir yerden bir yere gezerken Dört tekerlekli yük arabalarında hayatlarını devam ettirirler” anlatmaktadır

ATTİLA’nın seferleri :
Attila ve ağabeyi Bleda birlikte ; İskitya ve 1. ve 2. Balkan seferlerine çıkmıştır.
-İskitya (435) seferi ile Volga boylarından Hazar ’a kadar bölgede hakimiyet tesis edilmiştir.
-1.Balkan (441) seferiyle : Doğu Roma ‘ya doğru Tuna nehrini geçip , Kostalak şehrini tahrip etmişlerdir.Bizans Margos antlaşmasını yapmak zorunda kalmıştı..Bu anlaşmada Priskos da bulunuyordu.(Tarihçilerin anlatımıyla : Görüşmenin at sırtında yapılmasını isteyen Attila ve Bleda'ya karşı Roma elçileri de altta kalmamak için bu teklifi kabul etmiştir. Priskos'un yazdıklarına göre; Tuna ve Morava nehirlerinin birleştiği Margos denilen yerde ; at sırtında uzun süre oturmamış ve hiç müzakere yapmamış olan D.Roma(Bizans) elçilerinin zor halleri, Attila ve Bleda için eğlence ve alay konusu olmuştu)
-2.Balkan (443) seferinde ağır silahlarla (Mancınıklar ve yürüyen kuleler) donatılmış orduyla yine Doğu Roma yönünde hareket eden Atilla ve Bleda ; Niş , Sofya,Filibe ve Lüleburgaz şehirlerini tahrip etmişler, ancak Bleda’yla anlaşmazlığından geri döner.(Atilla ,Bledayı öldürdükten sonra )
Hunların Kağanı Attila süratle yarım kalan işlerine tekrar yönelir :
1- Attila’nın D.Roma Seferi.(446) : Attila yeniden D. Roma seferine çıkar.(446) Tarihlerin yazdığına göre 200.000 aşan ordusuyla Balkanlara giren Attila ; Plevne’de Arnegisclus komutasındaki Bizans ordularını imha etmiştir.Yunanistanı’ da vurduktan sonra bu günkü İstanbul-Küçük Çekmece önlerine gelen Atilla Bizans’ ın yalvarıp yakarmasıyla çok ağır koşulları taşıyan “Anotolyos Antlaşmasıyla ağır vergiye bağlamıştır.(447)
2- Attila’nın Batı Roma (Galya) seferi (451) :
Attila Batı Roma İmparatoru'nun kızıyla evlendiğinden , çeyiz olarak Roma topraklarının yarısını istemiş , ancak bunu kabul etmeyen Batı Roma'nın üzerine yürüdü. Katalon Ovası 'nda (bugünkü Fransa’nın kuzeyinde Champagne civarında)Attila, çoğunluğu Türk topluluklarından ,kalanı Avrupalı kavimlerden oluşan 200 bin kişilik bir ordu ile , Roma ordusu da aynı bölgeye,Müttefikleri Gotların ve diğer Hun düşmanı kavimlerin de da yer aldığı 200 bin kişilik ,General Flavius Aetius komutasındaki ordusu ile gelmişti. 20 HAZİRAN 451 günü Cihan’ın iki gücü çarpıştılar.Katalon veya Galya savaşı yaklaşık 24 saat sürdü ve iki taraf da çok büyük kayıplar verdi. Roma'yı destekleyen Batı Got ordusu da krallarının savaşta ölmesiyle çekildi, Savaşın ikinci akşamı dağılan Roma ordusu oldu. Attila da durumu (Savaş meydanı sis ve duman altında kalmıştı)anlamak için önce ordusunu geri çekmiş sonra da Roma'nın asker deposu sayılan Galya'yı işgal etmiştir.Atilla’nın da ordusunu savaş meydanından çekmiş olması (Taktiksel anlamdaydı ve dinlendirmek istemiş , Aetius’u n ordusuda ezildiğinden takip etmemişti) ,Aetius’un biz de yenilmedik propagandasına neden olsa da , aslında herkes Attila’nın büyük bir zafer kazandığını kabul etmekteydi.
3- Attila’nın İtalya Seferi (452) 
450 yılında başlayan GALYA seferi Katalon savaşıyla kapanmıştır. Konstantinapolis 'de tutsak olan 3.Valentinus 'un kızkardeşi HONORİA , Attila 'ya bir mektup bir yüzük yollayarak , kendisini kurtarması ve kendisiyle evlenmesini istediğinden , Attila, da Ravenna'ya bir elçi göndererek Honoria'nın serbest bırakılması talebiyle tehdit etmiştir. İmparator ise Attila’nın talebinin aksine ; Honario ‘yu Roma’ya getirterek bir Vali’siyle evlendirerek karşılık verir.HUN Türklerinin başbuğu Attila bu durum karşısında aniden Ordu’sunu toplayarak 451 yılında İtalya-Roma istilasına başlar.Attila, devrin en güçlü devleti olan ROMA İmparatorluğunun kuzey sınırlarını oluşturan ve başkent Roma’nın doğal kalesi olarak adlandırılan Alp Dağlarını aşarak Roma yolundaki son kale Akvila ( Aquilia)'nın surları önüne otağını kurar.Kaleleri çok sağlam olan Akvila ( Aquilia) ancak 3 aylık bir kuşatmayla ele geçirilir ve yakılır.
Sonra Attila ordusuyla ;Altinum ,Padova,Vicenza,Verona,Brixia ve Bergamo şehirlerini de tahrip ederek Roma ‘ya ilerlemiştir. (Pavia ve Milan af dileyerek Atilla’ya bağlılık bildirmiştir) Atilla nihayet Roma önlerine ulaşmıştır. Attila fesat yuvası olarak gördüğü Roma’yı yerle bir etmeye kesin kararlıdır. Atilla’yı çok kızdıran olaylar lar ; Galya seferindeyken bunu fırsat bilen Romalıların ,Başta Germenler olmak üzere Hunlara düşman kavimleri kışkırtmak suretiyle başkenti olan Ettelburg’a saldırtmış ve atalarının mezarlarını çiğneyerek , savunmasız yaşlı Türklere saldırmak suretiyle, Hunlulara özellikle yaşlı ve çocuklara hakarette bulunmaları ,diğeri ise Aetius’un Katalon savaşında galip geldiği propagandasını yaymasıydı.Roma ordusunun, Hun akıncıları önünde bozguna uğrayarak kaçışını gören Roma ileri gelenleri ,Papa’ya (1.Leo) yalvararak Başbuğ Atilla’nın ayağına gitmesini ve Roma’nın işgalden kurtarılabilmesi için ; Türkler ne isterse verilmesi için adeta zorlamışlardı.
PAPA 1.LEO(AZİZ MAGNO) ve ATTİLA ‘nın HUZURUNA ÇIKIŞI
452 Yılında Roma surları önünde ; Attila tam da ordusuna saldırı emri vereceği anda , Roma şehrinin kuzeye açılan büyük kapısından Beyaz bayrakları taşıyan heyet doğruca Hun Başbuğu Attila’nın otağına yöneldi.Heyette bulunan Papa 1.Leo korku içinde , Attila’ya doğru ilerlerken bir yandan da , heyetinde bulunan Hıristiyan din adamlarına, çok sessiz olmalarını ,yoksa Tanrının Kılıcı olan Atilla’nın gazabına uğrayacaklarını tembih ediyordu (Hun Türklerinin Başbuğu Atilla’ya bu unvanı, amcası Balamir Han ve babası Muncuk Han’dan dolayı Romalılar takmıştı.) Attila, Beyaz bayraklarla gelen elçi heyetinin başındaki Papa’yı atının üzerinde kabul etti(Attila seferde iken genellikle böyle kabul yapardı) .Aetius’un da karşısına çıkamadığı bütün Avrupayı titreten Ağır silahlı(Mancınık ve yürüyen kule) ve Disiplinli hepsi at üstünde pür-dikkat Attila’nın emrini bekleyen ,saldırıya hazır aldığı takviyelerle 200.000 i aşkın Hun ordusunu yakından gören Papa 1.Leo ;Her şeyin bittiğini ve Roma’nın dolayısıyla Hiristyanlığın da sonunun geldiğini süratle kavramıştı.Papa 1.Leo Roma’nın yok olma vaziyetini kavrar-kavramaz birden kendini at üstündeki Atilla’nın ayaklarının altına atar, af diler ve çizmelerini öpmeye başlar.
Attila'nın At üstünde Papa 1.Loe yu kabulü 

Papanın Attila’ya kullanmış olduğu hitap ,saygı , Papa daha sonra Attila’nın elini de öperek adeta yalvar yakar olacaktır.) ve İmparator 3.Valentinus 'un hediye olarak gönderdiği paha biçilemeyecek değerde ganimetler ile vaat edilen yaklaşık beşyüzbin Solidus altını ile ,-eski nişanlısı-Honario’nun da teslim edileceğinin garantisi üzerine ; Atilla bu seferlik kendilerini affettiğini söyler ve Roma’yı istiladan vazgeçer. (Bazı kaynaklar Attila’nın bu kararında İtalya’daki veba salgınının da etkili olduğu söyler.)
Lakin Avrupalılar Papa 1.Leon’un bu çizme öpme olayını bir türlü kabul etmezler.Avrupa da bir çok yerde Attila ile Papa’nın karşılaşma tasvirleri hep normal gösterilmekle birlikte , Çoğunluğu Papanın en azından itaatkar ve saygılı davranışlarıyla ancak Attila’yı ikna etmiş olabilaceğini kabul etmektedirler.Gerçektende başta Aqilia‘nın surlarını aşmak gibi zorlu ve inatçı bir seferle Roma’ya ulaşan Attilla’nın ,üstelik “fesat yuvası” olarak nitelendirdiği Roma’yı son anda işgalden vazgeçmesi için çok etkili bir gerekçe bulmakta batılı tarihçiler de zorlanmaktadırlar.En azından işgal etmese bile Roma yakılırdı.Esasında bütün batı dünyası Attila’nın Roma’yı alıp , Hristyanlığı ortadan kaldıracağı endişesi Bütün Avrupayı sarmıştı. Papa’nın alışagelmiş dışındaki ,yalvarma-af dileme el/çizme öpme olayını destekleyen bir olayda ; Plevne savaşı yıllarında(1877-1878) Türkiye’nin eline geçen aslı Vatikanda saklı bulunan 470’li yıllara ait, Marinus’un yapmış olduğu resim/gravürlerde ,Atilla ,Papayı kırbaçla döver bir şekilde tasvir etmektedir..
Attila Papa'yı kırbaçla döverken yapılan tasvir

Esasında cihan Kağanı olan Attila ‘nın çok kızdığı Roma’yı ortadan kaldırmaktan vazgeçmesinin ardında en büyük neden kuşkusuz Papanın saygı ve itaatkar davranışlarıyla birlikte ,tabiidir ki Attila’nın çizmesini öperek gönlünü almasıdır.Avrupalı Tarihçiler ; Attila ‘nın Kuzey İtalya’yı ezerek Roma surları önünde Papa 1.Leon heyetini –at sırtında- kabul ettiğini ve anlaşmış olduğunu –tartışmasız- hemfikirdirler. Avrupa’nın Papa 1.Leo gibi en yüksek Hristyanlık otoritesinin ,küçümsedikleri Hun Başbuğunun önünde diz çökmesini ,çizmesini ve elini öperek af dileyerek Roma’yı bağışlamasını istemesini kabule yanaşmayacakları aşikardır.Papa’nın bir şekilde Attila ‘yı ikna ederek ,Roma’yı kurtarmış olduğunu , gerçek akademik tartışmalarda aslında kabul görmektedir.
ATTİLA'NIN ZAMANSIZ ÖLÜMÜ
Roma seferiyle(452) , İşgal ettiği şehirleri de kendine bağlayan Attila Honario ile evlenir.ancak Attila son seferinden kısa süre sonra 453 'de ölmüştür.(Attila ; Roma+Konstantinpolis şer ittifakının komplosuyla zehirlenerek öldürülür) ve tahtına en büyük oğlu İLEK geçti. Ancak diğer oğulları DENGİZEK VE İRNEK taht kavgasına girdiler. Çıkan karışıklığı fırsat bilen bazı kabileler birlikten ayrıldı; ve devlet dağılma sürecine girdi. Attila'nın ölümünden bir yıl sonra Hunlar Nedeo Muharebesinde yenildi. İlek'in yerine tahta geçen Dengizik de 469'da öldü. Attila'nın en küçük oğlu İrnek bir kısım Hun kütlesiyle doğuya doğru göç etti. Karadeniz'in kuzeyindeki Türk kitleleriyle-çoğunluğu Ogur’larla- karışan bu kitle “Büyük Bulgar Hanlığı” olarak tarih sahnesine yeniden çıkacaklardır.
Rifat GÜNDAY*
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1- Dr. Susanne Hakenbeck, Cambridge Ü.
2-Ayhan Balaban , İskit,Hun ve Göktürklerde Sosyal ve ekonomik hayat
3-Recep Şükrü Apuhan, Türklerin Tarihi
Açıklamalar :
1-ATTİLA ‘nın bulunamayan mezarı
Attila'nın mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Cenazesine katılanlar, mezarın yerinin bilinmemesi için öldürülmüştür. Ama tarihçiler arasında Tuna Nehri'nin yatağının bir süreliğine değiştirildiğine ve hazineleriyle birlikte Attila'nın nehrin altına gömüldüğüne, daha sonra da nehir yatağının eski haline getirildiğine dair yaygın bir inanış vardır. (Tuna’nın büyüklüğünden ve bir çok ülkeden geçtiği için kazı çalışması yapılamamaktadır.MezarınBudapeşte’de bulunduğu haberi 2014 yılında duyuruldu ise de henüz netlik kazanmamıştır)
Priskos'un anlattığına göre daha sonra Attila'nın mezarının başında strava denilen cenaze yemeği yenmiş ve defin törenine başlanmıştır. Attila'nın cesedi birbiri ardına üç tabuta kondu. Bunlardan birincisi altın, ikincisi gümüş, üçüncüsü ise demirdendi. Bu, güçlü kralın üçüne de değdiğini göstermek içindi. Demir, kavimleri yendiğinin, altın ve gümüş ise her iki Roma imparatorluğunda kazandığı mevkinin işareti idi. Gömme işi geceleyin ve gizlice oldu. Savaşta düşmandan alınan silâhlar, değişik taşlarla süslü altın işlemeli at koşum takımları ve krallığını gösteren değişik şeyler onunla birlikte mezarakondu. Bunlar onun sarayını süslüyorlardı. İnsana has aç gözlülüğü, bir büyük ve değerli hazineden uzak tutmak, kabrin yerini hiç kimsenin bilmemesi için mezarı kazanlar da öldürüldü.
2- Bu günkü Avrupa’da Hun Topluluklarının izleri : Bu gün Avrupa’da Hunlarla bağlantılı yada izlerini taşıyan Sekeller Atilla’nın 453’te ölümü ve devamında gelen Hun İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Karpat Havzası’nda(Romanya) korunaklı bîr yere çekilen 3000 Hun savaşçısının torunları olduğu düşünülmektedir.(Osmanlı Döneminde Sekelistan ; Erdel- Transilvanya’da bir muhtariyet idi) Bir diğer Topluluk ise Macar ve Fin toplulukları olarak bilinmektedir.

28 Nisan 2017 Cuma

Tarihimiz ve Kahramanlarımız-2: Barbaros-zâde Küçük Hasan Paşa


Tarihimiz ve Kahramanlarımız-2 : 
BARBAROS-ZÂDE  KÜÇÜK HASAN PAŞA (Küçük Hasan Reis)
16.Yüzyılda Akdeniz’i  “Bir Türk Gölü” haline getiren en büyük denizcimiz Kaptan-ı Derya  ve Cezayir Beylerbeyi  Hızır Hayreddin Paşa (Barbaros)‘nın  oğlu Barbaros-zâde  Küçük Hasan Reis’tir. Aynı adı taşıyan diğeri ise evlatlığı (manevi oğlu) Büyük Hasan Reis’tir. Küçük Hasan Reis, Barbaros’un gerçek ve tek oğludur. Barbaros-zâde Hasan Reis’ler tarihimizde birbirine çok karıştırılmaktadır. Her iki Hasan Reis’de Barbaros-zâde olarak anılmaktadır ve her ikisi de, Barbaros ile birlikte Preveze Deniz savaşında görev yapmış, yine her ikisi de Paşa (Orgeneral-Eyalet valisi) rütbesine terfi ederek; Cezayir Beylerbeyliği yapmışlardır. Ancak  Büyük Hasan Paşa’nın kabri Cezayir’de (Bâbü’l-vâd ), Küçük Hasan Paşa’nın  ise İstanbul’dadır.
16.Yüzyıl aynı zamanda Osmanlı devletinin (Kanuni devrinde,1520-1566) Kutsal Roma - Cermen İmparatorluğuyla  (Şarlken, 1519-1556) karada ve denizde savaş ve mücadele dönemi olmuştu. Şarlken ve müttefikleri savaşı denizde tercih –etmişlerdi. Ancak  kader  Şarlken’e çok güvendiği denizlerde  iki yenilgi tattıracaktı. Barbaros yanında evlatları her iki Hasan reisler olduğu halde, Salih, Murat, Seydi Ali ve Turgut Reis’lerin de bulunduğu  Osmanlı Donamasıyla Preveze’de (1538) Şarlken’in Haçlı donamasını yok edecekti. Şarlken, Preveze’nin intikamını almak için 1541’de aniden Cezayir’e denizden saldırınca ; Cezayir’de Barbaros’un yerine vekil bıraktığı ve manevi oğlu Büyük Hasan reis tarafından Haçlı donanmasında bizzat bulunan Şarlken’e ağır bir yenilgi yaşatacak, neticede Şarlken krallığı, Papa’nın verdiği tacını denize atıp  tahtını kardeşine  bırakarak inzivaya çekilecekti.


                                                                    Tlemsen kalesi
Preveze savaşında (27 Eylül 1538) Akdeniz’de büyük bir haçlı donamasıyla karşılaşan Kapudan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi Hızır Hayreddin Paşa’nın yanında her iki oğlu Hasan Reis’ler de bulunuyordu. Paşanın sağında manevi oğlu Büyük Hasan ile solunda gerçek oğlu Küçük Hasan Reisler, Paşa baştardasında yerlerini almışlardı. (Küçük Hasan Reis Donanmada Filo Komutanıydı) Tarihin bu büyük deniz harbinde Haçlı armadasının yarısı sulara gömülünce Amiral Andrea Doria geri çekildi, yani mağlup oldu. “Akdeniz’i bir Türk gölü” haline getiren Preveze Zaferinden 17 gün sonra Barbaros, oğlu Küçük Hasan Reisi/Bey (sonra Paşa), Devrin Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a haberci olarak gönderdi. K.Hasan Reis, Sultanı Moldova seferi dönüşü Tunca üzerinde Yanbolu’da buldu. K.Hasan Reis, Barbaros’un zafer-nâmesini Sultan’a sundu. Zaferin bütün detaylarını öğrenmek isteyen padişaha, K.Hasan Reis Preveze deniz savaşını uzun-uzun anlattı. Sultan’ın huzurunda bulunan Vezirler ve Devlet ricali de dinlediler. Kanuni Sultan Süleyman, Preveze zaferi şerefine şenlikler yapılması için ferman çıkardı.
Osmanlı - Kutsal Roma savaşlarının doğal sonucunda; Kanuni’nin Avrupa politikasını gerçekleştirmek üzere Küçük Hasan Bey, babasıyla 1543’de Fransa’ya yardım için Fransa seferine katılır. Donanma Nice şehrini fetheder ve Fransa kralı 1.Fransuva’ya teslim eder. Daha sonra Tulon seferine katılır. Hızır Hayreddin Paşa (Barbaros) donanmasındaki Barbaros-zade Küçük Hasan Reis ve Salih Reis gibi değerli Türk Amiralleri, İspanya ve İtalya kıyılarını bombardıman ederler ancak Şarlken’in donanması “derya meydanına” çıkamaz. (Donanma 1543-1544 kışını, Şarlken’in saldırılarına karşı Fransa’yı korumak amaçlı olarak Tulon’da geçirmiştir.) Ertesi yıl Barbaros yaşlılıktan artık sefere çıkamaz. Babası Hızır Hayrettin Rahatsızlığından dolayı Küçük Hasan paşa Cezayir’de vekaleten eyaleti yönetiyordu. Babası Hayrettin 1546 da vefat edince; asaleten Kanuni tarafından Cezayir Beylerbeyliğine tayin edildi (1547)
K.Hasan Paşa, hem İspanyolları, hem Faslıları bozguna uğratmak suretiyle Tiemsen’i geri almış, Doğu Fas’ta Türk nüfuzunu kurmuştu. Barbaros’un vefatıyla yerine atanan Piyale Paşa (Kapudan-ı Derya) Turgut, Uluç Ali, Hasan ve Salih Reislerle birlikte büyük hizmetlerde bulunarak Osmanlı donanmasının gücünü ve kudretini bir süre daha devam ettirmeyi başarırlar. Hem Akdeniz’de hem de Kuzey Afrika’da (Mağrip’te) Haçlıların yerleşip kök salmasını engellemişlerdir.
Küçük Hasan Paşa Kuzey Batı Afrika’nın stratejik üssü Cerbe adasının güvenliği için, o dönem Tunus emirleri olan Mevlay Hamid ve Ahmed ile anlaşarak, yakındaki İspanyollara ait bazı yerleri (Tunus kıyıları) ele geçirdi ve Araplar’a(Fas) ait olan Mehdiyye şehrini de zaptetti.
MEHDİYE SAVUNMASI
Cerbe daha önce de Barbaroslar tarafından da üs olarak kullanılmıştı Turgut Reis de üs olarak Tunus’un Gebes Körfezi’ndeki aynı Cerbe adasını kullanmaktaydı.
Osmanlı - Kutsal Roma Germen Savaşları karada ve denizde devam ediyorken; 1550 yılı ilkbaharında Kutsal Roma-Germen imparatoru V. Şarl, (Papanın ricasıyla tahtına geri dönmüştü) Osmanlıları ve özellikle de Turgut Reisi Tunus’tan atmak için büyük bir donanma yolladı. Donanma ve büyük bir kara ordusu Mehdiye kale ve şehrini kuşattı. 43 gün süren kuşatmadan sonra ve çok zayiat verdikten sonra, İspanyol ordusu kaleye girebildi. Kaledeki tüm Osmanlı askerleri şehit olmuş sadece yaralı olarak 70 levent kalmıştı. Yaralı Leventler esir edildiler.Yapılan görüşmeler neticesinde Karşılıklı esir mübadelesi yapıldı. Böylece Turgut Reis yaralı leventlerini kurtarmış oldu.
İspanyollar çok kayıp vererek ele geçirdikleri Mehdiye’de kuvvetli bir garnizon bırakarak geri döndüler. Mehdiye’yi ele geçiren İspanyollar Büyük hayal kırıklığına uğramışlar, bölgeyi bir türlü tam kontrollerine alamıyorlardı. Mehdiye’deki İspanyolları Turgut Reisin kuvvetleri sürekli sıkıştırmaları neticesinde nihayet İspanyollar Kale ve kenti elinde tutamayacağını kabul etmek zorunda kaldılar.. Mehdiye’yi Ele geçirdikten 3 yıl sonra, kaleyi yıkıp, yerle bir edip, garnizonlarını geri çektiler.
Mehdiye kuşatması sırasında Cezayir’de Beylerbeyi görevinde bulunan Barbaros-zade Küçük Hasan Paşa, eniştesi Turgut Reis’e yardıma zamanında gitmediği için, Divanı Hümayun tarafından ikaz edildi.
Mehdiye savaşından sonraları, 1551 yılında Barbaros-zâde Küçük Hasan Paşa İstanbul’a çağrıldı ve 5 yıldır yaptığı Cezayir beylerbeyliği görevinden alındı. Yerine Oruç ve Hayreddin (Barbaros) Beylerin yakın arkadaşı olan Salih Reis (Paşa) getirildi.(Preveze de Barbaros’un sağ cenah kumandanıydı)

Altı yıla yakın İstanbul’da kalan Hasan Paşa, Salih Paşa’nın vefatı üzerine, 1557 temmuzunda yeniden Cezayir beylerbeyliğine atandı. (2.kez) Kanuni’nin emriyle K. Hasan Paşa derhal ordusuyla Fas’a girdi ve yeni Fas sultanının, Osmanlı hükümdarına itaat etmesini sağladı. Bundan sonra Osmanlılar Fas’ın kuzey sahillerinde, muhtemel İspanyol saldırılarına karşı muhkem kaleler inşa ettiler ve buralara çok sayıda asker yerleştirdiler. K.Hasan Paşa Tlemsen yakınlarında Faslılar(İspanyol +Fas ordusu) üzerinde yine büyük bir zafer kazandı.
MOSTAGANEM SEFERİ
Küçük Hasan Paşa’nın Fas’ta meşgul olduğunu gören İspanyollar VAHRAN Kalesi Komutanlığını derhal harekete geçirdi. İspanyollar Kont Alkodete komutasında 10.000 den fazla askerle Fas’a girdiler. Yine 12.000 Yerli Fas askeriyle beraber Kuzeyden Hasan Paşa’ya yüklenmek istediler. Bu arada takviye cephane getiren 4 İspanyol gemisinin Türklerin eline geçmesine rağmen Mostaganem kalesini kuşattılar. Fas’ta ilerlemekte olan K.Hasan Paşa süratle kaleye döndü. Denizlerin galibi Barbaros-zâde K.Hasan’ı gören İspanyol ordusundaki Yerli Faslılar silah bırakıp aradan çekildiler.Ancak İspanyol güçlerini bir kısım Fas Sultanının askerleri de desteklemiştir.İspanyollarda kuşatmayı kaldırıp meydan savaşı düzenine geçtiler.

K.Hasan Paşa‘nın Mostaganem Savaşı, 5 Eylül 1558 yılında Osmanlı Devletiyle  ile Kutsal-Roma Cermen İmparatorluğu arasında yapılmış, ve kesin Osmanlı  zaferiyle sonuçlanmıştır. İspanyollar geriye 10.000 den fazla ölülerini bırakmışlardır. Mostaganem Meydan Muharebesi’nden sonra İspanyollar Fas  topraklarından çekilme kararı aldı. Böylece  Fas topraklarında  Osmanlı hakimiyeti başladı. Kutsal Roma-Germen tahtından çekilerek inzivada ölüm döşeğinde bulunan 5.Şarl’a üzülmesin diye Mostaganem yenilgisi söylenmemiştir.

                                                        Mostaganem savaşı
K.Hasan Paşa 1559’da Osmanlı’nın devlet otoritesini tanımak istemeyen Kabiliye Berberileri üzerine yürüdü, bu gözü-pek savaşçı yerli kabileyi itaât altına aldı.
Kaptanı Derya Piyale Paşa ve Trablusgarp Beylerbeyi Turgut Paşa’nın gayretiyle Cerbe zaferinden(1560) sonra İspanyollar bir tehlike olmaktan çıkınca, K.Hasan Paşa, bütün gayretini Fas üzerinde topladı, bu büyük ülkede yeniden Türk egemenliğini kurabilmek için dikkatini Fas’a doğrultmuştu.
Ancak Bu esnada K.Hasan Paşa Dersaaadet’e şikayet edilince, ikinci kez merkeze (İstanbul) gitmek durumunda kaldı. (1561 Kasım) Şikayetin sebebiyse bölgedeki yeniçerilerin çıkardığı bir fitne idi. İstanbul’da yapılan soruşturmada bunun bir fitne olduğu tespit edilince Küçük Hasan Paşa yeniden Cezayir Beylerbeyliğine atandı. 3.Kez.(1562)
Barbaros-zâde Küçük Hasan Paşa’nın 3.Beylerbeyiliği devrinde Cezayir (Aralık 1562-Ocak 1567) 10 kadırga ile tekrar Cezayir’e geldi. 3 Nisan 1563’de Vahrân’a gitmek üzere, 16.000 Türk ve 12.000 yerli ile Cezayir’den çıktı. Ali Reis’i, yerine Cezayir’de vekil bıraktı. Tlemsen Sancak Beyi (Bahriye Sancak Bey’i- Vali/Tuğamiral) Rizeli Ali İskender Bey ‘in emrine birkaç bin kişi vererek, bu kuvveti,C ezayir’le Vahran arasında yerleştirdi.
İspanya’dan gelecek ve denizden çıkartma yapacak yardım kuvvetlerine karşı bu birlik Cezayir’i ve K.Hasan Paşa’nın artçılığını savunacaktı. K. Hasan Paşa, 3 Nisanda Vahran surlarına erişti. Bu arada K.Hasan Paşa’nın yerine ve artçı olarak bıraktığı Rizeli Ali İskender Bey, İspanya’dan Vahran’a gönderilen yardım fılosunu, Filo komutanı Don Juan Mendoza’nın amiral gemisi de dahil olmak üzere batırdı , diğerlerini de ele geçirdi. 1509 dan beri İspanyolların elinde olan ve sürekli tahkim edilen VAHRAN kalesi K.Hasan Paşa tarafından 26 gün boyunca şiddetle kuşatılıyor ancak kale düşmüyordu.Çok Kuvvetli bir İspanyol Donanmasının yeniden Vahran’a takviye için gelmek üzere olduğu haberi alınınca Vahran kuşatmasına son verilerek Osmanlı birlikleri Cezayir’e çekildiler. K.Hasan paşa durumu Dersaadet’e (İstanbul) bir raporla arz etmiştir.
1565 Yılı MALTA SEFERİ
Rodos’tan Kanuni tarfından 1521’de kovulduktan sonra Malta'da üslenen Saint-Jean Şövalyeleri, Osmanlı gemilerine rahat vermiyor,
korsanlık yapmaktan bir türlü vaz geçmiyorlardı. İstanbul'a kıymetli ticaret
eşyası götüren büyük bir Osmanlı gemisine el koyulması, bardağı taşıran son
damla oldu.144’ü savaş gemisi olmak üzere toplam 250 parça gemi ile Piyale Paşa, 30 bin kara askeriyle de 5.Vezir Kızılahmedli Mustafa Paşa İstanbul'dan yola çıkarıldı. Malta'da orduya iltihak etmesi kararlaştırılan Trablusgarb Beylerbeyi Turgut Reis, başkomutanlığa tayin edildi. İstanbul'dan yola çıkan ordu Malta'ya varınca, Turgut Reis’i beklenmeksizin kuşatma başlatıldı. Uluç Ali Reis’de, (Sonra dan Kılıç Ali Paşa) 6 gemi ve bin askerle İskenderiye'den (Mısır Donanmasıyla)gelip; orduya katıldı.Kuşatmanın 10. günü 23 gemi ve 2 bin levendle gelen Turgut Reis, başkomutanlığı ele aldı. Cezayir Beylerbeyi Barbaros-zade Hasan Paşa'nın da, 27 gemi ve 2 bin 500 kişilik bir kuvvetle gelmesi  ise Osmanlılar'a ayrı bir şevk verdi. Barbaros-zade K. Hasan Paşa 1565 Malta muhasarasında eniştesi amiral Turgut Paşa’nın yanında yerini almıştı.
Kuşatmanın 25. günü, kaleden atılan bir top güllesi isabetiyle Turgut Reis şehit oldu. Osmanlı askeri, genel bir saldırı ile St. Elmo Kalesi'ni ele geçirdi. Adanın teslimi için gönderilen heyete olumsuz cevap verilmesi üzerine; St. Ange, St. Michel ve Le Bourg kaleleri kuşatıldı. St. Michel Kalesi'nin Castilla Burcu ele geçirildi. 3.5 aylık kuşatma sonunda, St. Jean şövalyelerinin çok zor duruma düştüğü anda İspanyollar, adanın işgal altında olmayan bölümüne 25 bin kişilik yardım kuvveti çıkardı. Mustafa Paşa, iki ateş arasında kalmamak için ağırlıklarını yükleyip kuşatmayı kaldırdı ve
donanma İstanbul'a döndü. Kuşatmanın Saint-Jean Şövalyeleri’nin zaferi ile sonuçlanması Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Değişik Kaynaklara göre,farklı rakamlarla Osmanlı kuvvetlerinin 25.000-35.000 arası kayıp verdiğinden bahsedilir. Özellikle Roma’da papa Malta’nın kurtulmasından dolayı kiliselerin çanlarını çaldırmıştır. Çünkü Malta kaybedilseydi Roma’da kaybedilecekti.

                                     Soldan sağa ; Tlemsen(Tlemcen) ,Vahran(Oran) , Mostaganem
Barbaroz-zâde Küçük Hasan Paşa Malta seferinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra (1567) Ocağında (son kez) İstanbul’a çağırıldı ve görevden alındı. Bundan böyle K.Hasan paşa ‘yı bir daha aktif görevlerde görmüyoruz. 1570′ te İstanbul’da vefat etti. Beşiktaş’ta babasının (Barbaros Hayreddin Paşa) türbesine gömüldü. Küçük Hasan Paşa 4 kerede toplamda 15 yıl, 8 ay Cezayir Beylerbeyliği yapmıştır.
Hayreddinlilerin (Barbaroslar) nesli : Küçük Hasan Paşa’nın oğlu Barbaros-zâde Mahmut Bey, bahriye sancakbeyi rütbesiyle 1571 İnebahtı Savaşı‘na katılmıştır. Küçük Hasan Paşa’nın Kızkardeşi, yani Hayreddin Paşa(Barbaros) nın tek kızı, amiral Turgut Paşa ile evliydi. Hayreddinlilerin( Barbaros’ların) nesli Mahmut Bey’den yürümüştür. Hayreddinli(Barbaros) levendleri/reisleri bütün Akdeniz’de uzun yıllar adından söz ettirmişlerdir.
Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1-Barbaros Hayreddin Paşa-Ebubekir Subaşı
2- Osmanlı Tarihinden İlginç Hikaye ve Anekdotlar-Avni Arslan-Ziya Demirel
3- Türk Tarihinden yapraklar-Yılmaz Öztuna
4- Türk Denizcilik Tarihi - Dr. Muhsin Kadıoğlu








22 Mart 2017 Çarşamba

Tarihimiz ve Olaylar -4 : RİZE'nin Kurtuluşu , Mütareke ve Milli Mücadele Yılları- 2


RİZE’NİN KURTULUŞU ,MÜTAREKE VE MİLLİ MÜCADELE YILLARI-2
                                                       ………/……..
İstanbul’un İşgali ve Rize’deki TBMM Seçimleri
Mebusan Meclisi’nin 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda Felah‐ı Vatan Grubunca sunulan Misak‐i Milli, 28 Ocak 1920’de kabul edildi. 6 maddeden oluşan bu metinde; milli sınırlar içinde tam bağımsız Türkiye kurulması için yemin edilmiştir. Durumu öğrenen İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’ne baskı uyguladı. 3 Mart’ta Ali Rıza Paşa’nın istifasıyla, Salih Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu ancak yine de İtilaf Devletleri İstanbul’u işgal ederek mebusları tutuklayıp Malta’ya sürüldüler (16 Mart 1920) İşgalden sonra Mustafa Kemal olağanüstü bir meclisin Ankara’da toplanmasına karar verdi. 19 Martta ‘’Vilayetlere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlarına’’ gönderilen genelgede seçimlerin 15 gün içinde yapılacağı, seçimlere her yerin en büyük mülkiye amirinin başkanlık edeceği, seçimin doğru ve düzenli yapılmasından sorumlu olacağı bildiriliyordu. 23 Nisan 1920 Cuma günü dualarla açılan ilk TBMM ‘ye Rize’den Zeynel Abidin (Atak), Esat (Özoğuz), İbrahim Şevki (Tüzün), Mehmet Necati (Memişoğlu),Osman Nuri (Özgen), Ziya Hurşit mebus olarak seçilmişlerdir.

TBMM Hükümetince; Doğu Cephe komutanı olarak görevlendirilen Kazım Karabekir Paşa 15.Kolordu’yla (Kolorduda çok sayıda Rize’li milis güçler de yer alıyordu) harekete geçerek, Ermeni güçlerini mağlup etti ve Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Iğdır’ı kurtararak Gümrü’ye girdi .(7 Kasım1920). Ermenilerin isteğiyle Gümrü antlaşması yapılarak (Gümrü antlaşmasıyla Ermeniler Türkiye üzerindeki taleplerinden vazgeçti) doğu sınır çizgimizi kabul etmiş oldular. (3 Aralık 1920). Batum hariç Kars, Ardahan ve Artvin’in kontrolü TBMM ‘ye geçmiştir. Gümrü antlaşmasından sonra imzalanan Moskova (16 Mart 1921) ve Kars (13 Ekim 1921) antlaşmalarıyla da Batum milli sınırlarımız dışında kalmıştır.

Doğu cephesinde görevi sona eren Albay Halid (Kars’ın alınmasından sonra Terfi etmişti) Trabzon’a gelerek Kafkas Tümeniyle birlikte Batı cephesine katılmak üzere İnebolu’ya oradan da Anakara üzerinden İnönü cephesine ulaştı (Mart1921). Aynı şekilde bir diğer tümeni de Medine Müdafii Fahrettin Paşa 20 Ağustos 1921 de Erzurum’dan hareket ettirmiş ancak Sakarya savaşına yetişememişti.

TBMM Hükümeti ve Milli Ordunun yeniden yapılanmasıyla Milli Mücadele’nin yol haritası uygulanırken; Rize‘de bundan sonraki dönemde uğraşılan konular da olmuştur. Bunlar: Bolşeviklik tehlikesi, Batum’un alınamayışı, Sakarya Cephesi için milis-gönüllü kuvvet toplanması ve Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in (27 Mart 1923) öldürülmesi hadiseleridir. Bunlardan Bolşeviklik tehlikesi, Bolşevik Rusya ile kurulan ilişkilerden dolayı, hem bölge halkını etkilemesi endişesiyle kısa sürede Türkiye’deki Bolşevik hareketler bastırılacaktır. Ancak bu sefer de Türkiye’deki bu hareket noktalarının bastırılmasının, Bolşevik Rusya ile ilişkileri etkilemesi gündeme gelmiş, Mustafa Kemal; “Türkiye’deki Bolşevik faaliyetlerin bastırılması, Rusya’ ile kurulan ilişkileri etkilemez “diyerek noktayı koymuştur. Esasında geleneklerine bağlı bölge halkı için bu sorun hudut sorunlarından daha kolayca atlatılmıştır.

İstanbul’un İşgalinden Sonra Anadolu’ya Silah Sevkiyatı ve Rizelilerin Faaliyetleri

Mütareke ve İstiklal Harbi sırasında kurulan bazı gizli teşkilatlar silah kaçırmak işinde büyük faydalar gösterdiler. Rizelilerin yer aldığı bu teşkilatlar, İtilaf Devletlerinin ele geçirerek, ambarlara ve depolara kapadıkları harp malzeme ve vesaitini Anadolu’ya kaçırmaya ve yeni kurulmakta olan Milli ordunun emrine vermeye çalışmışlar, bu şekilde Anadolu’daki cephanelere büyük ölçüde yardımlarda bulunmuşlardır.
13 Kasım 1919 da İstanbul’da Kara Vasıf ve arkadaşlarının gayretleriyle kurulan ‘’Karakol Cemiyeti’’ içerisinde; Yahya Kaptan Müfrezesi, Büyük Arslan Müfrezesi, İpsiz Recep Müfrezesi, Kuşçubaşı Eşref Müfrezesi, Demir Hulusi Bey Müfrezesi, Rizeli Osman Kaptan, Adapazarı’nda Yüzbaşı Hopalı Rauf, Adapazarı’nda Dr. Yüzbaşı Trabzonlu Raik gibi kişi ve müfrezeler yer almaktaydı. Cemiyet Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal kuvvetlerinin elindeki silah ve cephanenin Anadolu’ya ulaştırılması na gayret ediyordu.
Düşmanın faaliyetlerinden haberdar olmaması için her yolu deneyen denizcilerimiz bazen farklı deniz yollarını kullanmak zorunda kalmışlardı. Topal Osman Ağa müfrezesinden Bilal Kaptan’ın kullandığı yolları; ‘’Ben eski bir denizci olduğum için hemen her limanda tanıdıklarım vardı. Bulgarların Varna Limanına gitmeyi maksat ve gayeme daha uygun bulduğumdan, fındık satmak için Varna’ya Varna’dan Burgaz’a gidersem kontrol yoktur. Çünkü bir Bulgar limanından diğer bir Bulgar limanına gidiyordum… Burada fındıkları sattıktan sonra tüfek ve fişek aldım ve doğru Rusya sahillerine yollandık. Türkiye sularında Yunan ve İngiliz donanmaları gezmekte idi.’’ Şeklinde anlatmıştır.
İstanbuldaki Karaağaç Ambarına yapılan baskında (Ekim 1920 ) bulunan Rizeliler ; Sandalcılar Kahyası Rizeli Şahinoğlu Ali Osman, Pazarlı Eyyübreisoğlu Mustafa Kaptan, Pazarlı Babaoğlu Ahmed Kaptan, Jandarma Hasan, Tahsin, Hemşinli Mehmet ve Mahmud Beyler, Fidan Ali, Zavanalı Hayrullah ve Osman, Humbaracıoğlu Mustafa, Yomralı Cafer, Rizeli Porsun Çavuşu Mehmet, Hemşinli Tahsin, Hemşinli Abdullah, Kart İsmail, Kunduracı İzmirli Mehmet, Çapalalı Pir Usta, Galip ve Mahmut Beyler’di. Baskın başarıyla sonuçlanmış, Mustafa Kaptan’ın Avniye ve Ahmet Kaptan’ın idaresindeki İsmet motorları ile bu silahlar taşınmış , taşıma masraflarının tamamını kendileri karşılamışlardır.

Rusya’dan Ankara’ya Gönderilen Silahlar ve Rize Mebusu Osman Bey’in Çalışmaları

Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da T.B.M.M.’ni açtıktan sonra, 26 Nisan 1920 tarihli bir mektubu Lenin’e göndererek, Ankara‐Moskova arasındaki siyasi ilişkileri başlatmıştı. Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin tarafından, 3 Haziran 1920’de bu mektuba verilen cevapla, T.B.M.M. Hükümetini resmen tanımış oldu. Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey başkanlığında, İktisat Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek), Doktor Miralay İbrahim Tali (Öngören), Rize Mebusu Osman Bey (Özgen) ve Erkânıharbiye Kaymakamı Seyfi (General Seyfi Düzgören) Beylerden oluşan bir heyet oluşturuldu. Heyetin görevi Rusya’ya giderek gerekli yardımın alınmasını sağlamaktı. Heyet, Rize’den 10 Temmuz 1920’de Rusya’ya hareket etti. Heyet motorla Rus sahillerinden giderken, Bolşevik askerleri bir motordan kendilerine ateş açıp durdurdular. Evraklarını kontrol ettiler, belgeleri Rusça olmadığından, Soçi Limanına getirilip burada bir müddet beklettikten sonra, Tuapse limanına gelindi ve motor orada demirledi. Neticede heyet Moskova’ya ulaşarak Çiçerin’le görüştü. (24 Temmuz 1920) Daha sonra da Lenin’le görüşme sağlanmıştı. Rize Mebusu Osman Bey, Moskova’da heyet içindeki görevi bittikten sonra, silah, cephane ve diğer araç‐gerecin alınıp Rusya’dan Ankara’ya bir an evvel gönderilmesi için arkadaşlarına ısrar ederek Türkiye’ye dönmeyip, Moskova’dan Tuapse’ye dönerek temin edilen silah ve cephaneyi tanıdığı Karadenizli cesur motorcular ile –zor şartlarda-Anadolu’ya gönderdi. Bu motorculara hükümet tarafından herhangi bir katkı sağlanmamıştır. (Osman Bey’in getirdiği mühimmatlar; Dört bin yüz elli tüfek, 4518 sandık fişek, yirmi makineli tüfek, altmış bin kilo benzin, kırk bin kilo gaz yağı, otuz iki bin kilo dakik (dökme) ve altı yüz elli fıçı çimento, beş makineli bir silah fabrikası, doksan tahta fıçı ve yirmi demir fıçı).

Özellikle İpsiz Recep ve arkadaşlarının Milli Mücadelenin ilk yıllarında İstanbul'dan Anadolu'ya silah sevkiyatındaki ve Adapazarı bölgesindeki faaliyetleri Milli Mücadele sürecinde başlı başına bir destandır.

MİLLİ MÜCADELEDE ÖNE ÇIKAN RİZELİLER

“ Dursun kaptan Batum’dan avare etti kalktı
Yaslandı küpeşteye sigarasını yaktı.
Piryol çakıyor Piryol* selam olsun Rize’ye,
Elli beş sefer ettuk Kuvayî Milliye’de.
Of Sürmene Araklı yanaştık Trabzon’a,
Kuva-yı Milliye’ye çalıştık kana kana.”
           *Piryol : Limandaki deniz fenerinin adı.


İpsiz Recep "Emice " ve ekibi

İpsiz Recep “Emice “bir ünvanı da Sakarya Savahili Komutanı”
Mataracı Mehmet Efendi
Rize Mebusu (Çayelili) Osman Nuri BeY
Rize Mebusu (Hemşinli) Hoca M.Necati Bey (Memişoğlu)
İlyas Sami Kalkavanoğlu (İstanbul'da ticaretle uğraşan ve sonra Milis Yüzbaşılığına kadar yükselen İlyas Sami Bey, beraber kurtuluşa kürek çektiği kahramanları şöyle sıralamıştı: Rumeli Feneri'nde oturan Rizeli Giritlioğlu Hacı Şakir Kaptan, Rizeli Hacıoğlu Hafız Mehmet, Ragıp Efendi, sonradan Milis Binbaşı rütbesiyle ödüllendirilen ve Sarıyer'de oturan Rizeli Osman Saruhan Reis, kardeşi Mustafa Saruhan Reis, Rizeli Giritlioğlu Mesut Reis, Galata Çeşme meydanında oturan Rizeli Şahinoğlu Ali Osman Kâhya, Unkapanı'nda oturan Pazarlı Altundiş Mustafa Kaptan, Hemşinli Mehmet, Rizeli Hacı Lahanaoğlu Kerim Reis, Rizeli Ruşen Kalkavan Reis, Rizeli Şükrü Kalkavan Reis, Rizeli Morioğlu Rıza Reis, Rizeli Ali Uzunoğlu Reis, Rizeli Osman Varlı Reis, Rizeli Yahya Varlı Reis, Rizeli Çekmişoğulları Hasan, Ömer, Yusuf Reis, Rizeli Altınkonakoğulları Mehmet İsmail, İlyas Reisler, Rizeli İbrahim Yavaş Reis, Rizeli Karamahmutoğulları Kara Ali ve Şükrü Reis, Rizeli Hafız Muhittin Kotil Reis, Rizeli Kopuz Şakir Reis, Rizeli Mehmet Kopuz Reis, Rizeli Hacı Memişoğlu Tahsin Reis, Rizeli Gencalioğlu Mehmet Reis, Rizeli Kavranoğlu Mustafa Reis, Rizeli Sakoğlu İshak Reis, Rizeli Hordoloşoğlu Mustafa Reis, Rizeli Taful Hamdi Reis, Rizeli Mete İsmail Reis, Rizeli Salihoğlu Recep Reis, Rizeli -Oflu namı ile anılan Kasım Reis ve Sürmeneli Alikoğlu Mustafa )
Atatürk Rizeli
Bundan sonraki dönemde Rize’deki faaliyetler cepheler için gönüllülerin toplanarak intikal hareketleridir. (İsyanlar ve özellikle Sakarya savaşına çok sayıda intikaller olmuştur).

Batı Dünyası, 19. Yüzyılın başlarında Yunan Medeniyetini, Dünya Medeniyetinin başlangıcı olarak kabul eden anlayışla, buna karşı duran Türklerin; Avrupa’dan hatta Anadolu’dan atılması anlamına gelen Mondros Antlaşması’nın imzalanmasıyla bu imkanı yakalamıştı. Ancak Türk Milleti birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmiş ve düşmana karşı tek yumruk olmuştu. İşgallere karşı vatanın her bölgesine Müdafaa‐ı Hukuk Cemiyetleri kurulmuş ve düşmana karşı topyekûn savaşılmıştır. Bu büyük Milli Mücadele’de Rizeliler de üzerlerine düşen görevleri gönüllülük içinde yerine getirmişlerdir.

Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni


Kaynaklar :
1-Rize’nin Sesi , Pazar.53 ve Kaçkar .53 Gazeteleri
2-Milli Mücadele’de Rize –ATAM
3-A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enst.Yay.
4-Milli Mücadele’de Erzurum
EK-AÇIKLAMA

Trabzon vilâyetinin mülkî-idare yapısı:
1918 yılında: Trabzon sancağı, Trabzon, Rize ve Gümüşhane’den oluşmaktadır.
Trabzon’a bağlı kazalar, ; Ordu, Giresun, İnebolu, Görele, Vakf-ı Kebir, Sürmene, Akçaabat, Of,Maçka.
Rize’ye bağlı kazalar : Pazar, Hopa.
Gümüşhane’ye bağlı kazalar, : Torul , Kelkit, Şiran’dır.
1921 yılında : Trabzon Vilayeti idari teşkilatında bazı değişiklikler yapıldı. 4 Nisan 1921 tarihinde Ordu ve Giresun müstakil livaları kuruldu. Ordu livasına Fatsa ve Ünye kazaları dahil edildi. Mart 1921’de anavatana katılan Artvin, 7 Temmuz 1921’de kurulan Artvin Sancağı’nın merkezi durumuna getirildi.

28 Şubat 2017 Salı

Tarihimiz ve Olaylar -4 : RİZE'nin Kurtuluşu , Mütareke ve Milli Mücadele Yılları-1



RİZE’NİN KURTULUŞU, MÜTAREKE VE MİLLİ MÜCADELE  YILLARI-1

1.Dünya Savaşında Kafkasya Cephesinde savaşan Osmanlı 3. Ordusu Sarıkamış harekatından (22 Aralık 1914) sonra  geri çekilme kararı aldı ve kalan kuvvetleriyle Erzurum'a döndü. Doğu Anadolu ve Kafkasya'daki kuvvetlerimiz çok zayıflamış ve taarruz güçlerini kaybetmişti. 1915 Bahar aylarından itibaren Rus orduları (Ermeni gruplarını da silah altına alarak takviyeli olarak) üç koldan saldırıya geçtiler. Ana kol Tortum vadisi üzerinden Erzurum ve oradan da Erzincan'a yönelirken ikinci Rus kolu da Ardahan Kağızman üzerinden Beyazit, Van ve Bitlis'e  yönelip o bölgeleri ele geçirdiler (daha sonra Muş'da işgal edilecek). Üçüncü Rus taarruz kolu  da sahil üzerinden Hopa , Rize ve Trabzon'a yönelmişti. Neticede Kafkasya cephesinde 1915/1916  yıllarında Savunmada kalan kuvvetlerimiz, Of Deresi, Fırtına Deresi, Kop Dağı, Erzurum ve Köprüköy muharebelerinde sonuna kadar çarpışmalarına rağmen tüm Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi Rus işgaline geçmişti. 1915 yılında Rus kuvvetlerine kılavuzluk ve gayri nizam-ı harp desteği vererek  zayiat vermemize neden olan Ermeni çetelerinden dolayı da Osmanlı Ermenileri,  yine Osmanlı toprağı olan Suriye'ye göç ettirildiler. Neticede Rize 6 Mart 1915 ‘ten beri Rusların işgalindeydi. Rus işgalinde geçen çetin yılların ardından 1917'de Rusya'da Bolşevik ihtilali olunca, Rusların 1.Cihan harbinden çekileceğinin işareti olarak yapılan Erzincan mütarekesinde (15 Aralık 1917) de Rusların işgal ettiği, Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve Kafkasya’nın bir boşaltılıp Osmanlıya teslim edilmesi gündeme geldi. Ancak Türkiye'nin işgal bölgelerinde Rusların desteğiyle palazlanan Pontuscu Rumlar, Ermeni çeteleri ve Gürcü çeteleri bu antlaşmaya uymayıp, Türkler aleyhinde katliamlara girişince Osmanlı Hükumeti 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa'ya ileri harekat emri verdi. (3.Ordu Karargahı Suşehri’ndeydi). 11 Şubat 1918'de genel hareket emrini alan ordumuz, ana koldan, Doğu Anadolu vilayetleri üzerinden Kafkasya’ya ilerlerken (Karabekir Paşa Komutasındaki Kafkas Kolordusu) diğer bir koldan yani Doğu Karadeniz sahili istikametinden doğuya doğru Trabzon'lu Albay Hamdi Bey (Pirselimoğlu) komutasındaki 37. Tümen; Giresun'daki 123. Alay'ı da takviye alarak Trabzon üzerine harekata başladı. Bölgedeki çeteleri de temizleyerek ilerleyen birliklerimiz 14 Şubat 1918'de Vakfıkebir'i, 18 Şubat 1918'de Akçaabat'ı, 24 Şubat 1918 tarihinde de Trabzon'a girdi. Rize’ye doğru ilerlemek için Of'ta bekleyerek yeniden takviye kuvvetleri alan birliklerimiz 2 Mart 1918′de ileri harekâta devam ederek Rize’ye girdi. Böylece Rize, Rus işgalinden kurtulmuş olur. (Rize’ye ilk giren Yüzbaşı Muhittin Bey’in birliğidir.). Bir yıl, on bir ay, yirmi dört gün süren esaret döneminde Rizeliler acı ve yoksulluk çekmişler, Ruslar halkın elinde ne varsa hepsini almışlardı... Ruslar çekilirken ellerindeki silah ve cephaneyi Rum ve Ermenilere dağıtarak yeni bir istila için zemin hazırlamış oldular.
Trabzon'daki birliklerini deniz yoluyla (Trabzon Limanından) tahliye eden Ruslar, Rize’deki tahliye işlemini ise kara yoluyla yaptılar.Sahil yolundan çekilmeye başlayan Ruslarla halk arasında yer yer çatışmalar oldu. Ruslar çekilirken, kılavuzları olan Ermeniler Rize çarşısını yaktılar, camileri ateşe verdiler. Yağmalama olayları karşısında Türk çeteleri ve halk karşı harekete geçti. Rus Birliklerindeki Ermeniler Bağdatlı mahallesindeki Taviloğulları kahvesi önünde İpsiz Recep Reis’in çetesiyle çatıştılar. (Ruslar Pazar’dan itibaren kendi yaptıkları Dekovil-Sahra şimendifer hattını da kullanarak Sarp üzerinden Batum’a intikal etmişlerdir.)
                                                                     
İşgalden sonra Rize yaralarını sarıyor(1918)

Rize Kazalarının Kurtuluş Tarihleri:
• Çayeli 9 Mart 1918
• Pazar 10 Mart 1918
• Ardaşen 10 Mart 1918
• Fındıklı 11 Mart 1918
Bu arada Bolşevik Rusya ile imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması yürürlüğe girdi.(3 Mart.1918) tarihinde imzalanan Anlaşmaya göre Alman İmparatorluğu'na Baltık ülkeleri (Estonya, Litvanya, Letonya), Polonya, Belarus, Ukrayna ve Finlandiya; Osmanlı Devleti'ne Kars, Ardahan , Batum(sonradan Sovyetler ele geçirecektir) ve Artvin  geri verilmişti.)
Rize’nin kurtarılmasından sonra ve de Brest-Litovsk Antlaşması hükümlerini yerine getirmek üzere Artvin’e kadar Doğu Karadeniz bölge halkı milis kuvvetler oluşturarak Rusların boşluğunu Ermenilerin ve diğer çetelerin doldurmasına ve katliam yapmalarına mani olmak için yerel çapta hareketler oluşturdu. Bu arada ilerlemeye devam eden 37. Kafkas Tümeni Fındıklı’yı kurtardıktan sonra 14 Mart’ ta Hopa’ya, 4 Nisan’da da Sarp'a ulaşarak Batum’u almak üzere 10. Kafkas Tümeninin Trabzon’dan takviye olarak gelmesini beklemeye başladı. Erzurum'un kurtuluşundan (12 Mart 1918) sonra bölgeye gelen Yarbay Halid ,Batum seferi için hazırlıklara başlamıştı. (6 Temmuz 1916'da Kop Dağı savaşında ağır yaralanan Yarbay Halid Bey (Deli Halid) tedavisinin ardından, Doğu Anadolu’yu kurtarma harekatını yürütecek Kafkas Kolordusuna bağlı Batı Dersim Müfreze komutanlığına atandığından 10 Mayıs 1917 de cepheye dönmüş ve Erzurum’un kurtuluşunda öncü olarak şehre girmişti. Yarbay Halid, yeni vazifeler için 17 Martta Trabzon’a hareket etti.) Yrb. Halid, 3.Orduya bağlı 9.Kolordunun (Komutanı Yakup Şevki Paşa) 3.Kafkas Tümeni komutanlığı görevine başladı. Duruma bakmak için Rize üzerinden Hopa’ya gelen Halid Bey Ahıska ve Ardahan'da 8.Alay ve Gönüllü Türklerden oluşan müfrezelerin (Servet Bey müfrezesi) hazır olduğunu öğrendi. (Bu arada Kafkas kolordumuz Kars’tan hareketle 3 Nisan'da Posof, 4 Nisan da Ahıska'ya girmişti). Yarbay Halide Bey 8.Alayı 3,Kafkas Tümeninin ana çekirdeği olarak hazırlayıp Servet Bey müfrezesiyle Ahıska ve Ahılkelelek’e girdiler. Gizli bir İngiliz - Rus anlaşması ihtimaline karşı 13 Nisan'da tümeni ve gönüllülerle birlikte (Rize Milis Alay'ı da dahildi) Batum’u kuşattı.14 Nisan da Batum'u ele geçirdi. Böylelikle 3 Nisan'da Ardahan, 14 Nisan'da Batum’un alınması ve 25 Nisan'da Kafkas Kolordusunun (Kazim Karabekir)  Karsı almasıyla ,1878 den beri Rus işgalinde olan 3 vilayetimiz (Elviye-i Selase; Kars-Ardahan-Batum livaları) fiilen Türk idaresine geçmişti.Yeniden teşkilatlanan Şark orduları Grup Komutanlığı (Halil Kut komutasında) ileri harekatlarına devam ederek, Bakü, Tebriz ve Dağıstan'ı aldıktan sonra Kafkasya’daki düşmanlarımızı da temizlemişti.
                                                 
Ancak, 30 Ekim 1918 Mondros ateşkesiyle bu şehirler tekrar elimizden  çıkacaktı. Yani Derbent, Bakü, Tebriz, Ahilkelek, Ahıska, Nahcıvan, Batum, Artvin, Ardahan, Kars ve Sarıkamış’ı tahliye etmemiz isteniyordu. Kazım Karabekir Paşa, 30 Ekim 1918 de Mondros imzalandığında Şark Ordusunun 1.Kolordu Komutanı olarak Tebriz’de bulunuyordu ve Kolordusu lağvedilmişti. (Mondros antlaşmasının 5. ve 11.maddelerine göre). Yine bölgenin savunmasını yürüten 9.Ordunun( eski adı 3.Ordu) Mondros‘un 11.maddesine göre 1914 sınırlarına geri çekilmesi gerekiyordu. Buna göre, Artvin, Batum, Ahıska, Ardahan ve Kars-Sarıkamış tekrar elimizden çıkmış olacak üstelik anlaşmayla teslim etmiş olacaktık. Bu durum Rize-Trabzon ve Erzurum vilayetlerini de tehdite ve kargaşaya açık hale getirecekti. Bölgenin bu durumunu daha önceden bilenler, Kazım Karabekir, Yakup Şevki ve Halid Bey’in çabalarıyla buralarda milli teşkilatlar kurularak ordumuzun çekildiği yerlerde gayri-resmi idareyi devralma hazırlığına başladılar. Bunun için Ahıska’da “Ahıska hükümet-i muvakkatası”, Kars’ta “Kars Milli İslam Şurası” çalışmalarını bizzat yürüttüler.Ardahan kongreleriyle de Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerine yönelecek Rum , Ermeni ve Gürcü saldırılarına karşı önlem alınmıştır.
(Mütareke sonucunda; 9.Ordu , 25 Ocak 1919 da Kars’ı tahliye etmiş, İngilizlerin desteğiyle Gürcüler Artvin, Batum, Ardahan,Posof, Ahıska ve Ahılkelek’i yeniden işgal ettiler, Kars ,da Ermenilere bırakıldı/ Mütarekenin hükümlerine göre 1914 sınırlarına çekilinmiştir-Mütareke hudutları)
Kasım 1918 de; Kazım Karabekir Paşa İstanbula çağrıldı. Yerine Yakup  Şevki Paşa görevlendirildi. Bu arada ordu komutanlığı lağvedildiğinden yerine –asayiş ve hudut koruma görevlisi amaçlı / ağır silahları İngilizlere  teslim edilmek üzere -15.kolordu vazife yapacaktı. Y.Şevki, Deli Halid’le birlikte askeri terhis ettirmemiş ,ağır silahları da teslim etmemişler geniş bir bölgeyi (Trabzon-Ordu-Giresun-Gümüşhane-Rize-Erzurum-Ağrı-Van yani Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’yu kapsayan)  savunmaya hazırlanıyorlardı...
Mütareke’den Sonra Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun yeniden işgali için -İtilaf Devletlerinin isteğiyle-/ki bu amaçla bir İngiliz Alay’ı Batum'a  girmişti- yapılan faaliyetler, içeriden de destekçi bulunmak suretiyle Doğu Karadeniz bölgesini Anavatandan ayırmak için Halep-Musul ve İzmir’de olduğu gibi, bir gerekçeyle bölgeyi işgal etmeye çalışıyorlardı.(Mondros’un meşhur 7. Maddesine atıf) bölgedeki asayişsizlik körükleniyordu. Nitekim İtilaf Devletleri, Pontuscu Rumların bölgedeki faaliyetlerini (Samsun'dan-Hopa’ya kadar) bölgede asayişsizlik olduğunu, bunun Türkler tarafından çıkarıldığını iddia ediyorlardı. Mütarekeden sonra harekete geçen Trabzon Metropoliti Hrisanthos Yunanistan ve İstanbul Patrikhanesinin koordinesinde Rum çeteleriyle ve Karadeniz sahillerine demirleyen Fransız ve İngiliz gemileriyle işbirliği içinde -yeni bir işgale kapı açmak maksadıyla-taşkınlıklar yapıyorlardı.
Mondros işgalleri ve işgalin getirdiği yakın tehditlerle Rize( Doğu Karadeniz’in tamamı) başlıca üç yönden taarruza hedef olacaktı. Bu tehditler- Tabiiki İttilaf Devletlerinin desteğiyle-Bunlar ;
1‐ Pontusçu Rumların Rize Üzerindeki Talep ve Faaliyetleri :
Seferberlik ve Rus işgallerinde istilacı faaliyette bulunan Rum çeteleri, Mondros Mütarekesi’nden sonra daha tehlikeli hale gelmişlerdi. Rum çeteleri Milli Mücadele’nin devam ettiği dönemlerde bir Pontus ayaklanmasını yapacaklardı.
Dünya kamuoyuna maledilmeye başlayan “Pontus Meselesi” Yunan Başbakanı Venizelos’un da açıkladığı gibi , “ Pontus Meselesi hiç yoktan var edilmiştir. Hayali bir şekilde yaratılan bu devlet ve bu devletin kuruluş davası, gerek Yunanistan’ın gerekse diğer (Rusya, İngiltere ve Fransa gibi ) büyük devletlerin çıkarlarına uygun olduğu ve Türkiye’yi böleceği için sürekli desteklenmiştir.
Anadolu’nun Karadeniz kıyılarında bir Pontus Devleti kurulması tasarısı 19. Yüzyılın ilk yarısına kadar uzanmakta, Avrupa’da ; Dünya Medeniyetinin kurucuları Yunanlıların kabul edilmesi ve bağımsızlıklarının desteklenmesi amacıyla kurulan Etnik‐i Eterya’nın doğuşu, Yunan Ayaklanması ve Yunan Devleti’nin kurulması bu faaliyetlerin neticeleriydi.
Doğu Karadeniz’de durum çok karışık bir haldeyken Pontus'çuluğun önderliğini yapan Metropolit Hrisantos(Trabzon), Paris Barış Konferansı’na 2 Mayıs 1919’da verdiği “ Karadeniz Meselesi” denilen bir muhtıra ile bölgenin Rum olduğunu ve Türklerin azınlık (?) olduğunu ve Rumlara saldırdığını iddia etmekteydi. Paris Barış Konferansı’nda Rumların temsilcisi olan Hrisantos, Pontus Meselesi’ne dair, Rize ve çevresi ile ilgili bir görüş öne sürerek gerçekle ilgisi olmayan rakamlar verdi. Hristamos’a göre “ Rize’nin Müslüman ve Rum ahalisi ( Hrisantos, “Rum” deyimi ile bütün Hristiyanları bu sayıya dahil ediyordu.) eşit sayıdadır. Pontus Müslümanları muhtelif milliyetlerdendirler. Bu Müslüman mevcudu dahilinde (340.000) hakiki Türk, (200.000) Sürmeneli, (50.000) Kafkasyalı, (200.000) Oflu ve (5.000) Sitavriyon ? vardır.” Diyerek Rize ve çevresinde hiç adı geçmeyen tuhaf grupları uydurmuştur.
Rumların bu iddiaları ortaya atmasındaki asıl hedef Wilson İlkelerince kendilerini dünyaya haklı göstermekti. (Bu maddeye göre bir bölgede çoğunluk hangi halktansa hakimiyet o halka verileceğinden bölgede Türklerin azınlık olduğunu ispata çalışıyordu). Buradan hareketle Doğu Karadeniz’de tampon olacak bir Pontus hükûmeti kurulması ve bu hükûmet için silâh, cephane, para gönderilmekle kalmayıp teşkilâtçı elemanlar, subaylar yollanmasını ve Hristiyanlardan boşalmış gayrimenkullere yerleştirilecek Rum göçmenlerinin artırılmasını sağlayarak Wilson ilkesine göre hukuki gerekçe elde etmek istiyorlardı.Bu asılsız iddialar hemen her yerde sürekli gündemde tutularak Osmanlı Hükümetleri baskı altında tutularak kıpırdayamaz hale getirilecektir.
2‐ Ermenilerin Rize üzerindeki Talep ve Faaliyetleri :  
Osmanlı Devleti’nin idaresinde yaşayan ve “Millet‐i Sadıka” olarak adlandırılan Ermeniler, devlet yönetiminde ve ticari hayatta önemli yerler elde eden Ermeniler, Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa'da gelişen “Doğu Hristyanlarının özgürlüğü "Bu tabire Süryaniler ve Kudüs’e kadar uzanan coğrafyamızda bulunan diğer Hristyan gruplar da dahildi” adıyla yürütülen Osmanlıyı hedef alan ve kibarca “Şark Meselesi” denilen projeler neticesinde Ermeniler isyana teşvik edilmiştir. (Ortodoksları Rusya , Katolikleri Fransızlar, Protestanları İngilizler kendi himayelerine almıştı).  Gerek 1.Dünya Savaşı öncesinde gerekse savaş sırasında Tedhişçi/Taşnakçı  Ermeniler Türk ordusuna arkadan saldırmışlar, hatta kendilerine göre -mütareke döneminde- bazı askeri bölgeler oluşturarak sorumlu askerler tayin etmişlerdi. 1.Dünya savaşında –Sarıkamış harekatından sonra Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun Doğu’su Ruslar tarafından işgal edilince (Kars-Erzurum-Trabzon-Van-Bitlis-Muş), Rusların müttefiki Ermeni çete grupları hem işgalciler yol göstermiş hem de Rus işgalinin güvenliğine katkı sağlamışlardı. Brest-Litovsk antlaşması (1918) ile Ruslar çekilirken silahlarını Ermenilere bıraktılar ve bölgede hemen katliama giriştiler. Yukarıda anlatıldığı üzere yapılan Kafkas harekatı ile bölgede sivil zayiata rağmen- kurtuluş sağlanmıştı (2 mart 1918). Bu sefer de esas problem Mondros Mütarekesinden sonra  Osmanlı Kafkasya'dan çekilince başladı ve buraları işgal ettiler.Bununla da yetinmeyip yeni tertiplerle, İngilizlerin teşvikiyle Erzurum-İspir-Rize bölgesini kapsayan bir –Mazmanov ve Antranik liderliğinde- Türk katliamı planlıyorlardı. Neticede TBMM Hükümetinin kurulmasından  sonra , Kazım Karabekir Paşa’nın 15.Kolordusuyla yürüttüğü Doğu Cephe harekatıyla Ermeni tehditi bertaraf edilecektir.(Gümrü antlaşması/3 aralık 1920)
Kafkas Cephesi  ve Milli Mücadele kahramanı  Hemşinli Hoca Süleyman Sırrı (Kumbasar)


3‐ Gürcülerin Rize üzerindeki Talep ve Faaliyetleri :
 Milli Mücadele öncesinde Doğu Karadeniz Bölgesi’ne yönelik tehditler sadece Rum ve Ermenilerin faaliyetlerinden kaynaklanmıyordu. Bu iki tehlikenin yanında Gürcülük cereyanı da önemli bir yer tutmuştu. Rusların 1878 de Batum ve Artvin’i de işgal etmesiyle birlikte, Türkiye içinde ayrılıkçılığa uygun durumları körüklemişlerdi  ki bu konuda Rusya Orta Asya Türkleri üzerindeki lehçe - alfabe ve nüfus hareketleri  uygulama deneyimleriyle uzmanlaşmıştı. Kafkasya'daki Türk topluluklarını göç ettirmişler (Bunlar arasında Hopa-Hemşin’in den göç ettirilen Hemşinliler de vardı) ,yaptıkları kültürel görünümlü yayınlar ile Rize bölgesindeki Lazların Gürcistan'daki Megrellerle akraba olduğundan hareketle Lazların da Gürcü'lerle akraba(?)  olduğunu iddia etmeye başlamışlardı. Bu durum Rize'nin Ruslar tarafından işgalinden sonra (6 Mart 1915) daha da hızlanmıştı. Bu tehdit Rize'nin kurtuluşundan sonra (2 Mart 1918) ortadan kalktıysa da, Mondros’u izleyen Mütareke  yıllarında  bu sefer de  İtilaf Devletlerinin  benzer teşvik ve propagandaları  bütün hızıyla sürmüştü. Bu dönemde Hristiyan Gürcüler yardımıyla bölgeye eşkıya ve siyasi çeteler, sokulmaya çalışılmıştı. Milli Mücadele Dönemi’nde Gürcülerin Rize bölgesini elde edebilmek için “ Lazistan Lazlarındır.” Şeklinde- Rus Döneminden kalma-bir takım ayrılıkçı propagandalar yapıyorlardı. Ancak Doğu Karadeniz Bölgesi için yaptıkları propagandalar, 15.Kolordunun komuta kademesi ve Rize halkının uyanıklığı sayesinde kabul görmemişti. Bu ayrılıkçılık taşıyan iddialar önceleri Rusların , sonra İngiliz ve Fransızların çıkarlarına uygun geldiği zamanlar desteklenmiştir. Gürcülerin iddia ve faaliyetlerini değerlendiren İstikbal Gazetesi’nin sahibi Faik Ahmet Bey(Barutçu)’ya göre “Bu propagandaların Rize’de etkili olmayacağına muhakkak olmakla birlikte her şeye rağmen yine de tedbirli olunmalı, ilgisiz kalınmamalıdır. Bu hususta Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne, Evliye‐i Selase halkına ve bilhassa Rize aydınlarına birçok görevlerin düştüğünü, Gürcü propagandasının etkisiz hale getirilmesini, bunun için ilgililerin azami gayret sarf etmesini” ısrarla istemiştir. Gerek Trabzon Vilayeti dahilinde, gerekse İstanbul’da bölge halkının haklarını korumak amacıyla kurulan Milli cemiyetler(Rize Muhafaza-i Hukuk cemiyeti) yanısıra , bilerek veya bilmeyerek de olsa  Milli mücadeleye zarar verebilecek bazı oluşumlar ortaya çıkmış ancak yukarıda anlatılan Milli faaliyetler neticesinde etkisiz kalmışlardır.
                                          Hamidiye Kruvazörü Rize'de (1918)
Mondros Mütarekesi sonrasında, Pontuscu Rumların Pontus Rum Devleti kurmak amacıyla giriştikleri faaliyetler ve Ermenilerin denize çıkış kapısı olarak düşündükleri Büyük Ermenistan’ın kuzey sınırları konusundaki  talepleri (Bu konudaki talepleri aynı bölgede çakıştığından dolayı aslında Rum ve Ermeniler arasında –maalesef Türklerden toprak talebi için-- bir rekabet  yaşanacaktı.)  Türkiye'den  koparmayı tasarladıkları Doğu Karadeniz Bölgesi  ; Hopa’dan – Trabzon’a  kadar bölgeyi  açıkça tehdit etmekteydi. Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri Türkiye'nin işgali ve paylaşımı  stratejilerinde açıkça destek bulan Rum-Pontus, Ermeni  ve Gürcü talep ve faaliyetlerinin merkezi hedefine alınan  Rize'de büyük bir tepki ile karşılanmış ve milli heyecan yaratmıştı.Vatansever  Rize’liler milli bir teşkilat kurma faaliyetlerine hemen başlamışlardı. İlk olarak Trabzon Muhafaza‐ı Hukuk Cemiyeti’nin Rize Şubesi (Mataracızade Mehmet Şükrü Efendi, Tuzcuzade Süleyman Tevfik, Lazoğlu Mustafa, Mataracızade Hakkı, Güvelioğlu Ahmet, Hacıömeroğlu Ahmet Efendiler tarafından) 24 Mart 1919’da kuruldu. Ayrıca da Pazar kazasında, Muhafaza‐i Hukuk Cemiyeti’nin bir şubesi açılmış, başkanlığına da Ziya Bey, seçilmiştir. Rize Muhafaza‐i Hukuk‐u Milliye Heyeti, 1919 Nisan ayı başlarında hükümete (İstanbul) bir telgraf gönderdiler. Telgrafta; “Bugün bütün dünya  Paris’te toplanan barış konferansına, Karadeniz Rumları namına gönderilen heyetlerin hakikatleri tahrife ve inkara kalkışmasıyla, Trabzon ve havalisi ve bilhassa Rize sancağı halkı, büyük bir heyecana düşmüştür "demişlerdir. Rize Muhafaza‐ı Hukuk‐u Milliye Cemiyeti  bunun yanında birde  Rize’nin Doğu Anadolu’da kurulmaya çalışılan Ermenistan’a, Karadeniz’de bir deniz geçişi olarak verileceğine dair haberlerin duyulması  üzerine de , Paris Barış Konferansı ile dünya kamuoyuna duyurulmak üzere, Trabzon’daki Fransız Konsolosu’na bir protesto metni gönderdikleri yazıda,; “ Rize’nin Türk vatanından ayrılamayacak olup Ermenilerin miktarlarıyla bir istihza teşkil eden, bu muhitte ne Ermenilerin, ne de başka bir milletin tarihi hakları yoktur. Rize’nin bugünkü nüfusu 225 bin olup, bunun yalnız 54’ü Rum’dur. Muhitimizde ne biz ne de ecdadımız, hiçbir Ermeni’nin yaşadığına şahit olamamıştır. Barış Konferansında Türklerin aleyhine bir karar verildiği takdirde, anayurdumuzu savunmak amacıyla akıtacağımız kanlar, daha büyük bir inkılaba fırsat verecektir “ ayrıca da “merhamet dilemiyoruz, hakkımıza tecavüz edilmemesini talep ediyoruz ”  üstüne basarak belirtmişlerdir.
           Bu arada Cemiyetin  merkez ve şubeleri , hemen Trabzon’da toplanacak olan kongreye gidecek delegelerini seçtiler.Cemiyetin 23 Şubat 1919'da ilk kongresine, Rize’den katılan üç delegenin isimleri şöyledir; Lazzade Mustafa Efendi, Tuzcuzade Şaban Efendi,  Binbaşı(Emekli) Etem Beylerdir. Trabzon Muhafaza‐ı Hukuk‐u Milliye Cemiyeti, 8 ayrı toplantı yapmıştır.  Seçilen heyetlerin hemen hepsinde Rizeli delegeler yer almıştır. Çekişmeli de olsa İstanbul’a gönderilecek heyete de ; Rize’den Mustafa Bey seçilerek dahil olmuştur.
Mütareke Döneminde Rize ve çevresini tehdit eden bir diğer tehdit ise Boşevik propaganda olmuştur.Bolşevik Kuvvetlerin (Kızıl Ordu) Gürcistan üzerine askeri harekata başlayıp Batum dahil Tüm Kafkasya'yı da içine alacak şekilde Sovyetleştirme hareketleri Doğu Karadeniz-Doğu Anadolu Bölgelerimizi  uzun yıllar etkileyecektir.

Mütareke döneminde Rize ve çevresinin Ermeni–Pontus-Gürcü tehditlerine karşı yukarıda açıklandığı gibi hukuki olarak savunulma çabalarının yanında, milis gücü olarak da  teşkilatlanması için, Osmanlı Ordusunun  dışarıdan içeriye doğru yayılması (Mevzi oluşturması) ve hudutlarımız dışında kalan yerlerin de teşkilatlandırılarak bir tür  milis savunma modeli üzerindeki Halid Bey’in faaliyetlerini anlatmıştık. Geniş bir bölgeyi savunacak yeni 15. Kolordu’nun (4 fırkalı) karargahı  Erzurum olup, huduta yakın vilayetlerde de ilave tedbir olarak teşkilatlanmalar yapılmıştı. Giresun çevresini Topal Osman Ağa, Trabzon ve çevresini Deli Halid Bey teşkilatlamıştı. Halid Bey'in teşkilatlamasına göre; Hopa-Pazar bölgesi 1.grup olup Yüzbaşı Rahmi komutasında, Çayeli-Rize-Of bölgesi 2.grup olarak Binbaşı Bekir komutasında  tertiplenip her iki grubun mevcudu 5000 kişiydi. Her iki gruptaki milli kuvvetlerin –alt birliklerine- komuta edecek halkın ileri gelenleri şunlardı : Rize’den Mataracı Mehmet, Hakkı ,Lazoğlu Mustafa, Tuzcuoğlu Halid Ağa, Pazar’dan Talatorzade Fevzi, Of’tan Sarıalioğulllarından Ömer, Çakıroğullarından Hüsnü, Rüstem ve İsmail Ağalar,.. (3.grup Trabzon, 4.grup Gümüşhane, 5.grup Giresun Alparslan gruplarıydı).
12 Nisan 1919’da  tekrar 15 Kolorduya atanan K. Karabekir, 19 Nisanda 1919’da  Trabzon'da kolorduyu Yakup Şevki paşadan devraldı. Bu arada İtilaf Devletlerince 3.Kafkas Tümen’i komutanı Yarbay Halid(3.Tümen karargahı Tortumdaydı) hakkında tutuklama kararı çıkarılmış ve teslim almak üzere Rawlinson heyeti bölgeye gönderilmişti.(Rawlinson K.Karabekir Paşa tarafından tutuklanmış ve daha sonraları  28 mart 1921 Malta tutuklularıyla takas edilecektir.)

Rum Çetelerinin Karadeniz’de  bilhasa Samsun Vilayetinde  asayişsizliği arttırması üzerine Mondros’un 7.Maddesine göre İtilaf devletlerinin işgali tehditi karşısında Mirliva Mustafa Kemal Paşa-Karargahıyla birlikte-  ; Karadeniz ve Doğu  bölge’sini de içine alacak şekilde (eski 9.ordu)15. kolordu sorumluluk alanında  mülki ve askeri çok geniş yetkilerle müfettişlik görevine başladı(19 Mayıs 1919)
Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak mevcut asayiş kuvvetleri ve milli teşkilatlarla irtibata geçerek topyekün bir mücadeleye hazırlanacaktı.(Topal Osman Ağa’dan, İpsiz Recep’e kadar milli mücadele’ye gönül veren herkesle irtibat kurulmuştur;

                          Rize Alayı , Batum'a hareketinden önce dua ediliyor.(2 Mart 1920)

1‐ Erzurum Kongresi ‘nin toplanmasında Rizeli'ler:

Rizeliler Mütarekeden (Mondros) itibaren, kargaşalı duruma müdahil olmuş ve Milli Mücadele’nin yanında yer almışlardır. Amasya Genelgesini takiben toplanan Erzurum Kongresi’ne Rize’den Sada‐yı Millet gazetesi sahibi Hemşinli Hoca M.Necati (Memişoğlu) Efendi ile Dava vekili Abaza Hakkı Bey katılarak Milli faaliyetleri desteklediler. 24 Temmuz 1919 günü Kongrece 15 kişilik Program Encümenine Necati Bey seçilmiştir.Erzurum Kongresi'nde  Milli Mücadele açısından en kritik görüşmesi  ;  9.Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa ile , 15.Kolordu(eski 9.Ordu) Komutanı Kazim Karabekir Paşa'nın karşılaşmalarıydı.Burada Kazim Karabekir Paşa ; Hükümetin fermanına uyup tutuklamayı gerçekleştirmesi durumunda İstiklal Savaşı'nın kıvılcımı sönecekti.Bu kritik Karşılaşmada Kazim Karabekir Paşa , Mustafa Kemal Paşa'ya hitaben ; "Emrinizdeyim Paşam" hitabıyla herkes derin bir soluk almıştı.Ancak bu sefer de tutuklama emri Erzurum Vilayetine de bildirildiğinden benzer durumu Vali Vekili  Kadı Mehmet Hurşit Bey(Hemşinli) yaşayacaktır.Neticede Vali vekili Mehmet Hurşit Bey de tutuklama emrine  hiç girişmez.(M.Hurşit Bey'in Eskişehir'de vefat ettiği ve Odunpazarı mezarlığına defnedildiği rivayet edilmektedir.)(Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar bütün vatanın mevcut durumu ve geleceği ile ilgilidir. Vatanın bir parçası olan Doğu Karadeniz Bölgesi’ni de içine alan “her türlü işgal ve müdahale, Rumluk ve Ermenilik amacına yöneltilmiş sayılacağından, birlikte savunma ve karşı koyma” kararları Rize’nin geleceği için çok önemli olmuştur. 

Bu şekilde, Rizeliler adına kongreye katılan delegeler, bütün maddeleri olduğu gibi bu esasları da canı gönülden desteklemişlerdir. 

2‐ Sivas Kongresi ve Rizeli'ler :

Sivas Kongresi’nin toplanması konusunda Amasya Genelgesin de(22 Haziran 1919) karar alınmış fakat bu sırada, Erzurum’da bir kongre toplanmakta olduğu için Mustafa Kemal ve arkadaşları bu Kongreye katılmak için Erzurum’a gelmeyi uygun görmüşlerdi. 

4‐11 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa başkan seçilmiştir. Sivas kongresi’nde Erzurum Kongresi’nde alınan kararların hemen hemen aynısı alınmış olup, bu kararlardan bölgesel nitelikte olanlar Milli  nitelik kazanacak şekilde tekrar düzenlenmiştir.
Sivas Kongresi’nin temel amacı topyekün birlik ve beraberliği sağlayarak Milli Mücadele’yi daha etkin bir şekilde gerçekleştirmek ‘di. Bunun neticesinde tüm Milli Cemiyetler birleştirilerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa‐i Hukuk Cemiyeti adıyla tek çatı altında toplanarak Temsil Heyetine bağlandı.
(Doğal olarak Erzurum Kongresine ağırlıklı olarak katılan Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu temsilcileri Sivas kongresine ikinci kez katılmamışlardı.Ancak Rizelilerin Padişah'a(İstanbul)  çektikleri ve bağlılık bildiren telgrafı 28 Eylül 1919 tarihli oturumda okunarak onaylanmıştır.Telgraf ; Vatansever Rizelilerin bağlılık duygularını taşıyordu ve Padişah'da Milli istekleri karşılayacak düzenlemenin yapılacağını telgrafla bildirecekti....). 
Kongreden sonra İstanbul Hükümetiyle haberleşmenin kesilmesi kararı ile Milli Direncin arttığını gören Damat Ferit Paşa Hükümeti istifa etti , yerine gelen Ali Rıza Paşa hükümeti gelince Temsil Heyetiyle irtibata geçti. Sivas’tan hareketle 18 Ekim’de Amasya’ya gelen , Heyet‐i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal burada, Ali Rıza Paşa Hükümetinden Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya Görüşmesi’ni gerçekleştirdi(20‐22 Ekim 1919) Amasya Görüşmesi’nin sonucunda; Türk Vatanının bütünlüğü ve istiklalinin korunacağına, manda ve himayenin kabul olunmayacağına, Anadolu ve Rumeli Müdafaa‐i Hukuk Cemiyeti’nin tanınacağına ve Meclis‐i Mebusan’ın derhal toplanması kararlaştırılmıştı.

Meclis‐i Mebusan’ın Toplanması ve Rize’deki Seçimler: 

Amasya Görüşmelerinde toplanması kararlaştırılan ve İstanbul’da toplanacak Mebusan meclisi seçimleri bir anda Tüm Türkiye’de heyecan yaratmıştı.Mebusan Meclisine Rize’den de de münasip vekillerin seçilmesi için Deli Halid’in Mustafa Kemal’le yazıştıkları ve bu yönde Milli Müdafaacıların seçilip gönderilmesiyle de ilgilenmiş bulunduğu anlaşılmaktadır.22 Kasım 1919 da (Trabzon 3.Tümen Komutanlığından çekilen şifre telgrafta) “…..Rize sancağından Rizeli Osman efendi münasip adaydır….) M.Kemal de cevabında : “...Rizeli Osman efendinin adaylığı bizce temenni olunur...” Demiştir.(Mebusan Meclisine ;Rize’den Osman Nuri Bey ve Asım Bey seçilmişlerdir) 

Görüşmelerden sonra, Heyet‐i Temsiliye ile beraber Ankara’ya hareket eden Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Bu arada Meclis‐i Mebusan için seçimler yapıldı ve meclis, 12 Ocak 1920’de Padişahın(Sultan Vahdettin)  beyannamesi ile açıldı.
                     ...../...    http://rifatgunday.blogspot.com.tr/2017/03/tarihimiz-ve-olaylar-4-rizenin.html