1 Kasım 2018 Perşembe

II.ABDÜLHAMİD DÖNEMİ’NDE ENGELLİLERİN EĞİTİMİ

(Makaleler -2) : II.ABDÜLHAMİD DÖNEMİ’NDE ENGELLİLERİN EĞİTİMİ

            Necmi ÖZEN1 ,                                                                   Rifat GÜNDAY2
Eskişehir İl Milli Eğitim Müdürü1        Eskişehir Anadolu Lisesi Müdürü ve Tarih öğretmeni2
ÖZET Osmanlı Devletinde (1299-1922) Modernleşme çalışmaları ilk olarak askeri alanda başlamasıyla birlikte (Teçhizat- Silah teknolojileri –hareket tarzları) askeri amaçlı eğitim kurumlarına taşınmış ve giderek yaygınlaşmıştır. Eğitim alanında ve çok geniş ve yaygınlaşma çalışmaları Sultan II. Abdülhamid (34. sultan/1876-1909) döneminde uygulanan eğitim politikalarıyla gerçekleşmiştir.Bu kadar geniş bir çalışmanın içinde ilk defa engellilerin eğitimine de bu dönemde çaba harcanmıştır. Bu makalede Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde eğitim alanında yapılan modernleşme çabalarından , Türkiye’de ilk modern engelli eğitimi ve engelli eğitimine verilen önem, engellilerin eğitim(İşitme ve Görme Engelliler) ile ilgili açılan okulların gelecekte model olması ele alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Osmanlı, II. Abdülhamid, Engelli Eğitimi
ABSTRACT In the Ottoman Empire (1299-1922) Modernization works were first moved to military educational institutions with the beginning of military field (Equipment and Weapon technologies - transportation modes) and became increasingly widespread. In the field of education and extensive and widespread studies Sultan II. Abdulhamid (34 sultan / 1876-1909) was implemented with the educational policies. For the first time in such a broad study, the effort for education of disabled people has been spent in this period. In this article, we reported the efforts of Sultan II. Abdulhamid for modernization of education, the given importance for the first modern disability education (Hearing and Visually Impaired) and also we reported the educational schools for disabled people which have dealt with the future models.
Key words: Otoman, II. Abdülhamid, Education of disable people

1.GİRİŞ 1299 yılında Osman Gazi tarafından Sultanönü’nde (Eskişehir-Karacahisar) ilan edilen Osmanlı Devleti, Avrupa ve ardından Afrika’ya açılarak klasik döneminde cihan- şümul bir devlet düzeyine ulaşmıştır. Devlet-i Alî’yenin zamanla iç yapısında meydana gelen zafiyetler, etrafında yeni güçlerin ortaya çıkması, uluslararası ticaretin Osmanlı topraklarından düşmesi (Hindistan deniz yolunun açılmasıyla) seferlerin uzun ve yorucu bir döneme girmesi, özellikle II. Viyana Kuşatması’nda yaşanan yenilgi (1683-1699) Batı’da Osmanlı aleyhine gelişen “Şark Meselesi” etrafında oluşan ittifaklar yüzünden toprak ve güç kaybına uğradığından, Avrupa’da ki ilerlemeleri yakalayabilmek için Osmanlı Devleti –zorunlu olarak- hızlı bir modernleşme sürecine girmiştir. Osmanlıda İlk modernleşme çabaları askeri alanda yoğunlaşırken, Sultan II. Mahmut’tan (30. sultan /1808- 1839) itibaren tüm alanları kapsamaya başlamıştır. Kuşkusuz toplumların geleceğini teminat altına alan eğitim sistemi de modernleşmede önemle üzerinde durulan konu olmuştur. Özellikle Avrupa’da ortaya çıkan Modern Çağ’ın getirdiği fen ve mühendislik alanlarının askeri alanda örneklerinin (yeni silah sistemlerinin üstünlüğü) anlaşılınca eğitime de önem verilerek modernleşme çabaları arttırılmıştır. Eğitimle toplumun Modern Çağ’ı yakalayacağı ve yeniliklere daha çabuk motive olacağı düşünüldüğünden ilk reformlar eğitim alanında olmuştur. Batılı tarzda yeni okulların açılması, Avrupa’dan teknik uzmanların getirtilmiş ve Avrupa’ya eğitim için öğrenci gönderilmiştir. Ancak bütün bu çabalara rağmen eğitim konusundaki yetersizlikler 20. yüzyıla kadar sürmüştür. Sultan II. Abdülhamid (34. sultan/1876-1909) Dönemi’nde her alanda olduğu gibi özellikle eğitim alanında da bir ilerleme olmuştur. Rüşdiye ve idadilerin vilayetlerde yaygınlaştırılması, askeri ve teknik okulların, sanat ve tıp okullarının açılması II. Abdülhamid Dönemi’nde olmuştur. Avrupa’da ise Aydınlanma Çağı’na paralel olarak eğitimde meydana gelen ilerlemeler sonucunda özellikle görme, işitme ve konuşma engelli bireylerin engellerinin eğitim yoluyla azaltılabileceği, giderilebileceği fikrinden hareketle geliştirilen modern engelli eğitimine yönelik somut çalışmalar başlatılmış olsa da gerçekleşmesi ancak 18. yüzyılda mümkün olabilmiştir. 18.yüzyıla kadar Avrupa’da engellilere yaklaşım ve bakış açısı çok kötüydü. Mesela körler dilendiriliyor, sirklerde “hayvanlar” gibi oynatılıyor, sağırlara ise türlü eziyetler yapılıyordu. Osmanlı’da ise elimizde sadece “ dilsizlerin” istihdamıyla ilgili bilgiler mevcuttur. ”Dilsizler” Osmanlı sarayında ve devlet katında görev alırlar ancak bir takım işler için özel eğitim alırlardı. Engellilere yapılan yardımın temel dayanağını Hz. Peygamber’in “Âmâya veya yol sorana yol göstermen, sadakadır. Güçsüz birine yardım etmen, sadakadır. Konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen sadakadır. (İbn Hanbel, V, 152, 169.) “ hadis’ini hem devlet yöneticileri hem de ileri gelenler düstur edinmiştir. Öz II. Abdülhamid Han Dönemi’nde (1876-1909) eğitimde modernleşme çabaları en üst seviyede merkezi bir planlama şeklinde ele alınarak ilk, orta, lise ve yükseköğretim kurumlarının yaygınlaştırılması yanında eğitimin kalitesi yükseltilmeye çalışılmıştır. Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde eğitimde önemli bir yere sahip ilk engelliler okulunun açılması, Hamidiye Ticaret Mektebi içinde “ Dilsiz ve Sağır Mektebi “ adıyla açılan, daha sonra da ” Amâ bölümü “ ilave edilen okul binası, eğitim programıyla geliştirilen “ Türk İşaret dilinin” oluşturulması gibi konular ele alınmıştır. Bu çalışmada genel eğitim çalışmalarına ek olarak, özel eğitim alanına II. Abdülhamid Han’ın verdiği önem ve İstanbul Sağır, Dilsiz ve Körler Okulu’nun eğitime hayatına başlamasıyla bu tecrübeden hareketle teşebbüs edilen diğer engelli okullarının açılma faaliyetleri anlatılacaktır.
2. II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ’NDE ENGELLİ OKULLARI Osmanlı Devleti’nde Engelli eğitimiyle ilgili çalışmalar ( öncelikle işitme sonra da görme engellilerin eğitimi) II. Abdülhamid Han Dönemi’nde (1876-1909), Maarif Nazırı Münif Paşa tarafından başlatılmıştır. Avrupa’da engelli eğitiminde bazı uygulamaların ortaya çıkması ve zaten devletin çok önceden istihdam etmekte olduğu “dilsizlerin “ eğitimi meselesi ilk olarak eski Hamidiye Ticaret mektebi Müdürü olan Ferdinand Grati Efendi’nin (Avusturya uyruklu girişimci) Ma’arif Nezaretine vermiş olduğu layiha (rapor) üzerine Ma’arif Nezareti bu alandaki çalışmaları Padişah II.Abdülhamid’e sunmuştur. (GÜNAY-GÖRÜR,2013 ) F.Grati Efendi dilsizlerin eğitimi hakkındaki raporunda özetle: “.. Osmanlı Devleti’nin her bölgesinde ilim ve fen alanında eğitim veren okullar bulunmakta ancak sağır ve dilsizlere ait bir eğitim müessesi bulunmamaktadır. Sağır ve dilsizlere eğitim verecek bir okulun açılması neticesinde kendilerini ifade edemeyen ve sosyal hayata uyum göstermede zorluk yaşayan kişilerin, kendi ihtiyaçlarını bu suretle giderebileceklerinden gerekli olup ...” (ERKEN, 2015) Yine F.Grati Efendi raporunda açılacak sağır ve dilsiz okulunda uygulanacak program içinde daha önce Avrupa’da kurulmuş bulunan benzeri okulların programından istifade edilmek suretiyle bu okulun programının belirlenmesine tavsiye etmektedir. F.Grati Efendi’nin layihasında mektebin vereceği eğitimi de açıklamaktadır. “…İş bu darüttedris Türkçe, Fransızca, coğrafya, ilm-i hesap, hendese, resim, hüsn-i hat dersleri ve bazı kelimatın telaffuzu taraf-ı acizanemden ittihaz olunmuş ve bittecrube netayici nafia istihsal edilmiş olan usul-i mahsusaya tevfikan tedris olunacaktır…” (AKALIN , 2013) Bu rapor üzerine Ma’arif Vekili Münif Paşa ile Maarif Nezaretinde Me’mur olan Aziz Efendi’nin de(Oğlu dilsiz olduğundan bu okulu şiddetle destekliyordu) gayretleri üzerine de Meclisi-i Vükela’nın kararıyla (20 Haziran 1989), eğitimi zaten yakinen takip eden II. Abdülhamit ; 25 Haziran 1989 tarihli iradesine istinaden ilk engelli mektebi açılmıştır. “Dilsizler Okulu” olarak bilinen ilk engelli okulu 30 Eylül 1889( h. 4 Safer 1307, r. 18 Eylül 1305) (BALCI -2013/92) tarihinde Hamidiye Ticaret Mektebi bünyesinde 25-30 talebe ile (yaşları 6-20 arasında değişen) eğitime başlamıştır.( GÜNAY-GÖRÜR,2013)
Osmanlı’da İlk Sağır, Dilsiz Okulu Sultan II. Abdülhamid’in irâdesiyle (25 Haziran 1889) girişimci F.Grati tarafından açılan “Sağır ve Dilsiz Mektebi “nin süresi dört yıl olacak, kayıtta din farkı gözetilmeyecek ve öğrencilerden ücret alınmayacak, masrafların bir kısmı devletçe karşılanacak, kalan kısmı için ise bağış olarak toplanacaktı (YELKENCİ , 2008). Osmanlı’da din farkı gözetmeksizin öğrenci kabul eden ilk engelli okulu “Sağır ve Dilsiz Mektebi“nin eğitim kadrosu oluşturulurken, Maarif Vekili Münif Paşa ve maarif memuru Azizi Efendi’yle birlikte F.Grati Efendilerin gayretiyle Türkçe öğretmenliğine Besim Bey (İlk Pedogog Selim Sırrı Efendi’nin oğlu), öğretmen olarak da Hüseyin Sabri Bey tayin olmuşlardır ( ERKEN ,2015). Okulun işaret dili öğretim yöntemini okulun diğer öğretmenlerine de öğreten F. Grati olmuştur. Daha sonra bu okulun müdürlüğünü yürütecek olan Hüseyin Sabri Bey ile Besim Bey işitme engellilerin eğitimi konusundaki öğrenimlerini yine F. Grati’den almışlardır.
Dilsizler Okuluna Körler Okulu /Sınıfının ilave olarak açılması : Maarif Nezaretinin görme engelliler için de okul açma arayışları ki bu anlamda Devletin bürokratlarıda yakın ilgi ve destek sağladıklarından, görme engellilere eğitim sağlamayı yine F.Grati Efendi temin etmiştir. Hamidiye Ticaret Mektebi binasında açılmış bulunan “Sağır ve Dilsiz Mektebi”nde uygulanan eğitimde az da olsa başarının görülmesinden hareket eden F. Grati Efendi aynı okulda Körler Okulu’nun açılması için Maarif Nezareti’nden izin talep etmiştir. (ERKEN, 2015)Ancak Münif Paşa’nın Maarif bakanlığından ayrılmasıyla ve F.Grati hakkında bazı yolsuzluk haberleri neticesinde F.Grati Efendi Başöğretmenlikten el çektirilecek kısa bir süre sonra da vefatı üzerine yerine oğlu Luis Grati tayin edildiğinden, körler okulunun açılması Luis Grati’nin Müdürlüğü döneminde gerçekleşecektir. Babasından gördüğü tecrübeyle ok istatistiklerine bakıldığında açıkça bir düşüş görülmektedir.1893 senesinde okulda 26 öğrenci, 5 öğretmen vardır. 1910 senesinde ise bir öğretmen, 1 mubassır, 1 hademe ve 20 öğrenci görülür. (Biri kız olmak üzere) Okulda kayıtlı 20 öğrenciden ancak 16’sı okula devam edebiliyordu. Birinci sınıfta 4, ikinci sınıfta 5 ve üçüncü sınıfta 7 öğrenci bulunuyordu. Yani 4. ve 5. sınıf birleştirmeler nedeniyle yoktu. ( GÜNAY-GÖRÜR,2013) “ İstanbul Sağır ve Dilsizler Mektebi”nin ilk açıldığı bina Sultan Ahmet’te bulunan Hamidiye Ticaret Mektebinin ayrı bir birimindeydi. Bina esasında Maliye Nezaret binasıyken Ticaret Mektebine tahsis edilmişti.( Bu bina günümüzde Fatih İlçesine bağlı Sultanahmet, Suphi Paşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olarak kullanılıyor) Ticaret Mektebinin Bayezid Merkez Rüşdiyesine tahsis edilmesiyle “ Sağır, Dilsiz ve Ama Mektebi “ Bozdoğan Kemeri yakınındaki Kaptan İbrahim Paşa Mektebi’ne taşınmıştır. (1891). Bina bakımsızlık nedeniyle de bir sene sonra Çiçek Pazarı’nda bulunan Haseki Mustafa Ağa Mektebine oradan da deprem nedeniyle Kadırga’da bulunan Veziriazam Yahya Mektebi’ne nakledilmiştir. (1894) . 1897-1898 senesinde amâlar sınıfının lav edilmesinden sonra okul küçük kaldığından Yerebatan’da Ayasofya Merkez Rüşdiyesi binasının bir bölümü içerisinde (bodrum katında) eğitime devam edilmiştir.( GÜNAY-GÖRÜR,2013) Okulun sık yer değiştirmesinin önüne geçmek amacıyla kalıcı ve müstakil bir bina yapılması kararlaştırılmış karar 1904 yılında alınmış (Vükela Encümenince) hatta bu amaçla başta memurlar olmak üzere yardım da toplanmış, Sultan II. Abdülhamid de 1000 lira bağışta bulunmuş ancak bu kararlar bir türlü hayata geçirilememiştir. ( GÜNAY-GÖRÜR,2013) Dilsiz ve Sağırlar okulu 1914’te Şehr-i Emaneti’ne (Belediye) , 1915’te de Maarif Nezaretine bağlanmıştır. ( BALCI -2013 : 98) (1913 Maarif Nizamnamesi’yle tamamen Maarif Bakanlığına bağlanan, İstanbul’da açılan bu ilk engelli okulumuz 1926’da İzmir’e taşınacaktır.)
“İstanbul Sağır Dilsiz ve Amâ Mektebi”nin Eğitim Programı 1889 yılında Osmanlı Devleti’nde, II. Abdülhamit Han Dönemi’nde ilk defa açılan engelli okulunda, okul kurucusu F.Grati Efendi’nin raporuna dayalı olarak Avrupa’da kullanılan uluslararası alfabe, (İşaret Dili Fransızca olarak) Osmanlı Türkçesine adaptasyonu küçük değişiklikler yapılarak uygulandı. Sağırlar, alfabeyi teşkil eden harfleri ellerinin on parmağıyla türlü şekillerde ifade ediyorlardı. Okulda işitme engellilerin eğitiminde kullanılan Avrupa’da oluşturulmuş olan Fransızca “parmak alfabesi “ F.Grati Efendi tarafından yapılan adaptasyonla. Harflerin tek elle gösterilmesi esasına dayalı bu alfabe (=elifba) bu güne kadar belirlenen ilk parmak alfabesi yani Türk işaret dili olmuştur. ( GÜNAY-GÖRÜR, 2013) Dilsizler okulunda Türkçe okuma ve yazma , Fransızca okuma-yazma (isteyenlere), hüsn-ü hat (güzel yazı), coğrafya, il-mi hesap (muhasebe), dört işlem (matematik), dini ilimler (ilmihal, ahlak), jimnastik, alem-i eşya (eşya bilgisi) dersleri okutuluyordu. (ORAL, 2016) Bu derslerde, (Osmanlı Türkçesine uyarlanan) dilsiz alfabesiyle “Fransız İşitme Engelliler Programı” kaynak olarak kullanılmıştır. Okulun üst sınıflarında okuma yazma eğitiminden sonra ise ilmihal, Jimnastik dersleri de verilmiştir. (Girgin, 2013/41 ) Türkçe okuma yazma ve dil bilgisi Fransızca okuma yazma ve dil bilgisi Eşya-ı nafia (bayındırlık) hakkında basit bilgi Çok Kullanılan Kelimelerin Telaffuzu Resm-i hatti ve taklidi (şekil, plan vb. çizme) Türkçe ve Fransızca hüsn-i hat (güzel yazı) Hesap (dört işlem) Hesap (dört işlem) Coğrafya (kısa bilgiler) Hendese (geometri) Başlangıç bilgileri Ahlak İstanbul “ Sağır ve Dilsizlere Mahsus Mektep” in 1.sınıf derslerinde (DEMİREL-2013/78) F.Grati okulda işaret diliyle eğitim – öğretimi sürdürürken aynı zamanda bazı sözcüklerin söylenişine yönelik çalışmaları yürütmekte ve okuldaki diğer eğitimcilere de bir tür hizmet içi eğitim vermekteydi. F.Grati Efendi Fransa’da kullanılan Fransız işaret dilini öğrendiğinden, bu tekniği Osmanlı Türkçesine uyarlamış ve Arap alfabesine göre ihtiyaç duyulan yeni harf ve semboller ekleyerek işaret diliyle eğitim vermeyi başarmıştı. ( ORAL, 2016) Fransız işaret dili alfabesi Osmanlı Türkçesine uyarlandıktan sonra öğretmenler tarafından kullanılırken öğretmen, yazılmasını istediği kelimedeki harflerin işaretlerini eliyle gösterir, öğrenciler de yazardı. Fakat o dönemde kullanılan Arap alfabesindeki harflerin çoğu birbiriyle bitiştiğinden öğretmen yerine göre “ayır” veya “bitiştir” gibi özel işaretlerle kelimelerin bilinen ve kullanılan şeklini yazdırırdı. Öğrencilere sade ve açık bir Türkçe öğretilir, Türkçede kullanılmayan Arapça ve Farsça sözcüklerden mümkün mertebede kaçınılırdı. (AKALINORAL, 2013) Okulun açılışından sonra körler sınıfına/bölümüne bazı öğrenciler kaydedilmişti. Körler okulunda imla kuralları, konuşma, matematik, din ilimleri, iş teknik dersleri gibi dersler kabartma noktalardan oluşan (Braille) harflerle okuma ve müzik eğitimi verilirdi. Ancak 1895’te okulda çalgı ve makama göre şarkı okuma dersleri kaldırılıp yerine ilahi ve kaside okuma uygulamasına gidilmiştir.(MEB, 2013) Cumartesi İmla kuralları Konuşma Pazar Matematik Ödev Pazartesi Dini ilimler Salı İmla kuralları Konuşma Çarşamba İş eğitimi dersleri Perşembe Matematik Körler Okulunun Haftalık Ders programı (BAŞKONAK , 2013) Maarif Nezareti’nin, “İstanbul Sağır Dilsiz ve Amâ Mektebi”nden mezun olan öğrencilerden maddi durumu iyi olmayanları, kabiliyetleri göz önünde bulundurulmak kaydıyla, devlet kurumlarında istihdamlarıyla ilgili bir çalışması da olmuştur. Buna göre bir öğrenci bu okulda beş sene sonunda diplomayı aldıktan sonra öğrencilerin talep etmeleri halinde sanat öğrenmek amacıyla devlete ait fabrikalardan birisinde istihdam edilebiliyor, matbaalara mürettip olabiliyor, eskiden olduğu gibi devlet katında da memur –hademe bilhassa da Babıâli’de “kavas” olarak istihdam ediliyordu. (Konuşulan konular dışarıya aktarılmasın diye) ( ERKEN, 2015). Okuldan mezun olan öğrenciler bazen de mezun oldukları okula öğretmen oluyorlardı. “İstanbul Sağır Dilsiz ve Amâ Mektebi”nin Görme Engelliler sınıflarında çalgı ve şarkı okumaya dayalı Müzik Eğitiminin kaldırılması üzerine öğrenciler okulu bıraktığı için körler okulu/bölümü kapanmıştır (1896) . ( BAŞKONAK, 2013 ).
Soldaki Resim : 19 Ağustos 1893 - Sultanahmet’teki Hamidiye Ticaret Mektebi önünde, çınar ağaçlarının altında Türk İşaret Diliyle söylenen “ Padişahım Çok Yaşa “ sözünün fotoğrafı. ( Foto :Abdullah Freres- Servet-i Fünun dergisinin 129. Sayısında)
Sağdaki Metin : İrade-i Seniyye (2.Abdülhamid)
 II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE AÇILAN DİĞER ENGELLİ OKULLARI
Darülaceze Körler Okulu Osmanlıda yukarıda açıklamaya çalışılan dilsizlerin eğitiminin yanı sıra görme engelliler için de bir çalışma Avrupa’da kongrelere katılan Dr.Mehmet Esad Bey (göz hekimi) tarafından hazırlanan layiha (rapor) ile başlatılmış ve ardından hazırlanan bu raporu padişaha sunmuştur. Dr. Mehmet Esad Bey raporunda Darülaceze bünyesinde görme engellilere verilecek mesleki eğitimden bahsetmektedir. (MEB, 2015). Dr. Esad Bey’in bu konudaki uzun uğraşılardan sonra Darülaceze‘de körler okulunun açılması Meclis-i Vükelâ’da kabulünün ardından (16 Şubat 1908), Sultan II. Abdülhamid tarafından da onaylanmıştır. (26 Şubat 1918) ( BALCI -2013/. 149) Ancak okul II. Meşrutiyet Dönemi’nde II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle, II. Abdülhamit Dönemi’nde hayata geçirilememiştir. Beyrut Körler Okulu 23 Mart 1892 tarihli Maarif Salnameleri’nde Beyrut’ta körlerin eğitimine ait özel bir okul gözükmektedir. Braille alfabesinin öğrenerek Arapçaya uyarlamayı başaran Lübnanlı Zeytun Efendi’nin kurucu olduğu söylenebilir. (BALCI -2013/151) Zeytun Efendi’nin İstanbul’daki sağır, dilsiz ve körler okuluna 1903 yılında öğretmenlik başvurusu yapmış olması bu okulun kapanmış olduğunu göstermektedir. Bu okul hakkında bilgiler hemen çok az olduğundan maarif sistemine katkıları tespit edilememiştir.
Selanik Sağır ve Dilsiz Okulu Okulun kurucu girişimcileri Fuat Efendi (İstanbul Dilsiz Okulu mezunu) ile Jak Faraci Efendi’ydi. (Paris Dilsiz Okulu mezunu) Selanik’te okul açma girişimleri 1895 yılına kadar uzanmaktadır. Netice olarak 1906 yılında Selanik İdadisi bünyesinde böyle bir okul açılmak üzere Jak Faraci Efendi dilekçeyle başvurusunu Selanik Maarif’ine yapmış, Rumeli Umumi Müfettişliğinin bilgisi altında Ocak-1909’da 18 öğrenciyle okul açılmıştır. (DEMİREL -2013 : 113-115) Bu okul da İstanbul okulu gibi Fransızcadan adapte edilmiş Türk işaret alfabesiyle öğretim yapan okul hem gündüzlü, hem de yatılı konumdaydı. Balkan Savaşları sırasında bu okul kapanmıştır. (1913)
İzmir sağır Dilsiz ve Körler Okulu Açılış tarihi tartışmalı da olsa da Selanik okulunun kurucusu Fuat Efendi’nin 1910 yılında Basmane’de açmış olduğu okul ancak 1911’de eğitime başlayabilmiştir. (BALCI -2013/161) Okul 1912’den sonra okul kurucusunun ayrılmasından dolayı eğitime ara vermiş ancak 1922‘den sonra okulun tekrar açıldığı görülmüştür. Bu okulda da “İstanbul Sağır ve Dilsizler Mektebi”ndeki eğitim programına benzer bir program uygulanmıştır.
Malatya Körler Okulu ,Okulun girişimcisi Alman Vatandaşı ve Protestan Misyoneri Ernst Jakob Christofel ‘dir. Önce Malatya’da 1908 yılında bir yetimhane açmıştır. Ancak ruhsatsız olan bu okul resmi olarak 1910 yılında ruhsat almıştır. (Ruhsat Malatya Ermenileri mahallesinden N.Orperyan ve D.Tamzatyan adına alınmıştır.) Okul gizli olarak Protestan misyonerlik eğitimi verdiği için1916’da kapatılacaktır. (BALCI -2013 /154-156)
Urfa Amerikan Körler Okulu Türkiye’de yabancı okulların yaygın olduğu dönemlerde, misyoner kuruluşların “kolonizasyon” amaçlı örgütlerinden “American Board” 1820’lerde topraklarımızda örgütlenmişti. İstanbul’da Sağır Dilsiz ve Körler Okulunun kapatılması gündeme geldiği sıralarda Urfa’da körler okulu açılmıştır. (Urfa Shattuck School fort the Bilind) kurucuları Corinna Shattuck ve Mary Haroutunian’dır. Kurucular, İngilizce Braille alfabesini Ermeniceye uyarlayarak eğitim vermişlerdir. (BALCI -2013/152-153) Okul I. Dünya Savaşı sırasında kapatılmıştır.
SONUÇ Osmanlı’da modern anlamda ilk engelli eğitimine II. Abdülhamit Dönemi’nde F.Grati tarafından Hamidiye Ticaret Mektebi binasının bir bölümünde açılan “Dilsiz ve Sağır Mektebi” olarak başlanmıştır. (1889) . İkinci engelli okulu da yine II. Abdülhamid Dönemi’nde aynı okulun bir bölümünde “Amâ Mektebi “ de ilave olarak açılmıştır. (1890) Okul 20. yüzyılda da “ İstanbul Sağır Dilsiz ve Amâ Mektebi” olarak adlandırılmıştır. II. Abdülhamid Han Dönemi’nde engelli eğitimi konusunda önemli tecrübeler (İstanbul, Selanik) yaşanmış ve bizzat II. Abdülhamid Han tarafından bu eğitimler takip edilmiş ve himaye edilmiştir. Burada üzerinde durulacak en önemli husus engellilerin eğitimine temel teşkil edecek Türk işaret dili ile Braille alfabesinin Türk eğitim sistemine kazandırılmasıdır. Yukarıda detaylı olarak anlatılan İstanbul Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nun sürekli yer değiştirmesinden dolayı adı çok değişik biçimlerde ifade edilmiştir. (Hamidiye –Dersaadet – İstanbul gibi) İstanbul Sağır Dilsiz ve Körler Okulu 5 kez yer değiştirdikten sonra en son Kaptan İbrahim Paşa Külliyesi’ne taşınmış ve 1913’te kapanmıştır. Bu tarihten sonra Darülaceze bu okulun işlevini üstlenmiştir. II. Abdülhamit Dönemi’nde açılan Türkiye’nin ilk engelli okulu olan “İstanbul Sağır Dilsiz ve Amâ Mektebi” ülkemiz engelli okulları için yeni bir model oluşturmuştur. Yine bu dönemde adaptasyonla ortaya konan ilk Türk işaret dili (Osmanlı Türkçesi) daha sonra Latin harfleriyle de uygulanmıştır. Osmanlı’nın Dağılma Dönemi’nde bile Sultan II. Abdülhamid’in engelli eğitimi için gösterdiği hassasiyet her türlü takdirin üzerindedir. Bu konuda en çok söylenen : “ Sağır dilsizlerin altın yılları II. Abdülhamid Dönemi’ydi."denmektedir. (Sabah Gazetesi) Türkiye’de ki engelliler eğitiminin (yalnızca işitme ve görme engelliler için) temeli II.Abdülhamid Dönemi’nde açılan okullar vasıtasıyla başlatılan çalışmalardır.
 Necmi ÖZEN1 ,                                                                   Rifat GÜNDAY2
Eskişehir İl Milli Eğitim Müdürü1        Eskişehir Anadolu Lisesi Müdürü ve Tarih öğretmeni2

 Makalemiz , ESTÜDAM , Gençlik Dergisi Cilt : 2 Sayı : 1(2018) de ilk olarak Yayınlanmıştır.
Makale İlk Yayın adresi :
http://http://estudamdergi.ogu.edu.tr/index.php/genclik/issue/viewIssue/63/349

 Kaynaklar :
1- GÜNAY R - H.İ. GÖRÜR (2013) Osmanlı Devleti’nde Sağır, Dilsiz ve A'mâ Mektebi,Ankara Üniversitesi DTCF Dergileri.
2- ERKEN,B . (2015) YÜKSEK LİSANS TEZİ -Ordu Üniversitesi
3- AKALIN ,Ş.H. (2013) Türk İşaret Dili -Yeni Türkiye Sayı 55 Kasım/Aralık 2013
4- YELKENCİ , Ö.F. (2008) Yüksek Lisans Tezi -TÜRK MODERNLEŞMESİNİN OSMANLI KÖKENLERİ:SULTAN II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİ EĞİTİM KONULARI-Yeditepe Üniversitesi 5- Gündüz,M (2014) –Eğitime Bakış Dergisi ,Sayı 31, Ekim ,Kasım,Aralık 2014
6- Akalın ,Ş.H. – Z. Oral, (2013) İşitme Engellilerin Eğitiminde Osmanlı Yazısının kullanımı üzerine –VIII.Milletlerarası Türkoloji Kongresi
7- BAŞKONAK,M . (2013) ALİ HAYDAR TANER İLE İŞİTME ENGELLİLERİN EĞİTİM TARİHİ ÜZERİNE –Türk-İslam Medeniyeti ,Akademik araştırmalar Dergisi ,Sayı 16 ,2013-KONYA 8- MEB , (2015) Görme engelliler okuma-yazma eğitimi klavuzu.T.C. MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü ,Ankara-2015
 9- ORAL , A.Z. (2016) Türk İşaret Dili Çevirisi , Sayısal Kitapevi ,Kızılay/Ankara-2016
10-GİRGİN , M.C. (2013) , İşitme Engelli Çocukların Eğitimine Giriş, A.Ü.Eskişehir
11-Demirel , Fatih (2013) , Osmanlıʹda sağır-dilsiz ve âmâların eğitimi: dilsiz ve âmâ mektebi, İdeal Kültür & Yayıncılık-İstanbul, 151, 2013.
 12-Balcı ,Sezai (2013) ,Osmanlı Devleti’nde Engelliler ve Engelli Eğitimi ,Sağır Dilsiz ve Körler Mektebi , Libra Yayıncılık –İstanbul ,215,2013
13-Sabah Gazetesi ,24.11.2015-Burak Altuner

29 Ağustos 2018 Çarşamba

30 AĞUSTOS ZAFERİ

Tarihimiz ve Olaylar - 8 :   30 AĞUSTOS ZAFERİ 
                                                                                                                         *Rifat GÜNDAY
30 Ağustos Zaferiyle , Mili Mücedele Tarihimizin en önemli ve hayatî savunma savaşı   olan ; Sakarya Zaferini kazanmamızla birlikte Yunan Ordusunun –Anadolu’daki  bütün strateji planları sona ermişti.(23 Ağustos-12 Eylül 1921).Artık sıra ; özgürlük ve bağımsızlık alanımızı yok etmeyi hedefleyen  Yunan işgal güçlerinin Anadolu’dan atılmasına   gelmişti.Sakarya savaşında büyük ölçüde muhimmatını tüketen ordumuzun taarruz hazırlıkları  bir yıla yakın bir sürede ancak tamamlanabildi.Taarruz süresinin uzaması TBMM de huzursuzluklara da  yol açmıştı.Sürekli Cepheyi izleyen ve bir yandan da cephe gerisindeki hazırlıkları denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Taarruz ,  zamanının  gelmiş olduğuna hükmetti.(Temmuz/Ağustos-1922) Artık yapılacak Taaruz’un  detaylı harekat planlarıın hazırlanmasına geçildi.
BÜYÜK TAARRUZ HAZIRLIKLARI;
· Bir yıla yakın hızlı ve gizli olarak savaş hazırlıkları yapıldı.
· Doğu ve güney cephelerinden takviye birlikler getirildi.
· Tekalif-i Milliye Kanunu (Genel seferberlik) bütün yurtta uygulandı.
· Orduya artık müdafaa değil taarruz eğitimi verildi.Bu amaçla Süvari birliklerinin sayısı ve gücü      artırıldı.
· Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlık süresi uzatıldı.
· Yunanlılar taarruzu Eskişehir ‘den bekliyorken Türk ordusu 26 Ağustos 1922’de Afyon ‘dan taarruza hazırlandı.(Bu ihtimali kuvvetlendiren en önemli algı Yunan cephesinin hemen doğusunda bulunan Sivrihisar’da 24.3.1922 tarihinde Bakanlar Kurulunun”2.İcra Vekilleri Heyeti” –İlk defa Ankara dışında- Toplantı yapmış ve önceki muharebeler –Eskişehir-Kütahya/ İnönü-bu cıvarda yapılmış olmasıyla bu bölgenin Lojistik kolaylıklar sağlıyor olmasıydı)
· Afyon’dan taarruz edilmesinin sebebi: Afyon’un ulaşım ve haberleşme açısından merkezi bir konum olması ve ileri harekatla (Cepheyi yardıktan sonra Yunan ordusunu ikiye bölüp parçalayabilir ve nihayetinde Vatandan sökülüp atılabilecekti.)Ancak seçilen saldırı – Cepheyi Yarma bölgesi -Yunan ordusunun çok fazla saldırı beklemediği sarp ve dağlık bir bölgeydi.Bu yüzden Türk Ordusu’nun cepheye intikali zorlukla yapılıyordu.
· Yarma amacıyla Afyon cephesinin güneyine 100 den fazla top ve taarruz yapacak birlik (120.000) kaydırıldı.
BÜYÜK TAARUZ’UN HAREKAT PLANI
Başkomutanlık ,önceden Taarruzun Afyon cephesinden yapılacağı kararlaştırmış ve Temmuz ayından beri bu noktaya yakın yerlere yığınak yapılıyordu. (Ancak bu durumu İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Kazım Paşa(İnanç)’dan başkası bilmiyordu), Birlikler geceleri ilerletiliyor ,gündüzleri harekat yapılmıyordu.Böylece keşif uçaklarına yakalanılmıyordular.
Başkomutan 6 Ağustos 1922 tarihinde, orduya taarruz için hazırlanması emrini gizli olarak verdi(Başkomutanlık Talimatları kağıtların üzerinde de gizlilik “Sad ; ص “harfi konularak iletilmekteydi.) Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 17 Ağustosta gizlice Ankara’dan ayrılarak, Batı Cephesi karargâhının bulunduğu Akşehir’e geldi (20 Ağustos 1922). Kamuoyuna Paşanın Ankara’da büyük bir çay partisi vereceği duyurulurken , Akşehir de de Toplantıyı perdelemek amacıyla ordularımız arasında bir maç tertip edilmişti.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) Akşehir Karargahında komutanlarla kısa bir toplantı yaptı.Toplantıya beraberinde Fevzi(Çakmak) , İsmet(İnönü) ve Kazim(İnanç) Paşalar ile Demiryolları Genel Müdürü Albay Behiç Bey’de(Erkin) gelmişti. Yunan ordusunun en büyük gücü Afyon civarında ve güneyde Trikopis’in emrindeki kuvvetler olduğundan hareketle . “Yunanlılar burayı bir kuvvet merkezi haline getirmişlerdi”.Yani Yunan’ın en güçlü yerinden vuracaktık. Toplantıda Bu plana ; 2.Ordu komutanı Yakup Şevki Paşa ; “Taarruzun başarıya ulaşmaması durumunda bütün ordunun mahvına sebep olacağı” ve Ankara’nın daha kolay kaybedileceği cihetiyle itiraz etti.Ancak Başkomutan günlerce sürecek karşılıklı geniş cephelerde -yayılarak taaruzun- bir neticeye ulaşmayacağını ve Yunan’ın sökülüp-atılamayacağını belirtip bu planının uygulanmasını emrettiler. 26 Ağustos taarruz günü olarak kararlaştırıldı. 26 Ağustos’tan üç gün önce elimizdeki limanlar kapatılmış, Anadolu’daki iletişim kesilmiştir
Hazırlanan Taarruz Planına göre 1.Ordu Afyon’ın güneyinden kuzey yönüne doğru taaruz edecek ,2. Ordu ise Afyonun doğusunda ve kuzeyinde bulunacak kuvvetleri üzerine çekerek 1.Ordu bölgesine takviye yapılmasını engelleyecekti.Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu Sandıklı'da toplandıktan sonra 24 Ağustos gecesi Şuhut’u aşıp Yunan cephe gerisine sızmaya çalışacak ve  Yunan ordusunun Uşak ve batısıyla irtibatını kesecekti.Sonraki aşamada ise 1.ve 2. Orduların kuzey/güney yönünde çemberi daraltarak kıskaca alacaklardı.Yunan ordusunu şaşırtmak içinde açıktan Kocaeli- Grup Komutanlığına(Mirliva Halit Bey’in bölgesi) kuvvet kaydırılarak taaruzun ; Bilecik’ ten yapılabileceği taktik olarak benimsenmişti. Kocaeli grubu düşmanı oyalayarak Düşmanın güneye kuvvet kaydırmasını engelleyecekti. 2 nci ordu'ya bağlı 3.Kolordu'muz Porsuk Müfrezesi ve 41 nci Tümenle Eskişehir doğusunda Bozdağ-Hamidiye-Seyit Gazi mevziînde bulunan 3 ncü Yunan kolordusunu tutacak ve yine oyalama muharebeleri (gösteriş muharebesi) yapacaktı.
Türk ve Yunan Ordularının kuvvetleri.

Subay
Er
Tüfek

Top
Ağır
Mak.T.
Hafif
Mak.T
Kılıç
Süv.
Uçak
Kamyon
Oto.
Türk 

8659
199.283
85.352
323
839
2025
5282
10
198
33
Yunan
6656
218.432
90.000
418
1280
3139
1280
50
4038
1776
TAARRUZ İÇİN SON TERTİBAT
25 Ağustos akşamı güneş battıktan sonra birliklerimiz hazırlık mevzilerine intikal ettiler. Gece yürüyüşleri tam bir sessizlik ve intizam içinde yapıldı. Top tekerlekleri ile atların ayaklarına keçe bağlanarak belirli bir süre sessizce ilerlenebiliyordu. Saat 22.00’ye kadar, hücum mevziîlerine yerleşme sağlandı.Yarma Bölgesi olarak seçilen Kalecik Tepe-Tınaz Tepe-Belen Tepelerin bulunduğu 12 Km.lik sahada Kesin netice bekleniyordu..Yunan Birlikleri Türk Birliklerinden silah ve malzemece üstündü. Yunan birlikleri iyice tahkim edilmiş mevzileri(Dikenli teller ve makinalı tüfek yuvalarıyla berkitilmişti) savunuyorlardı. Arazinin dağlık ve sarp olması da taarruzu zorlaştırıyordu.Tahkim edilmiş böyle bir mevzîe yapılacak taarruzun çok kuvvetli topçu atışlarına ihtiyaç olacaktı. Tümen topçu taburları, 12 toplu (2 dağ ve 1 sahra bataryası) idi. Yarma bölgesinde 48 hafif top vardı. 1 nci Ordu, 1 nci ve 2 nci kolorduların topçu taburları (50 top) da bu bölgeye getirilerek top mevcudu 98’e çıkartılmış , Yunanlılara karşı yarma bölgesinde 4 misli bir topçu üstünlüğü sağlanmıştı.
TAARRUZ (26 Ağustos 1922)
Başkomutanlık Karargahı (Çadırlı Karargah) 1.Ordumuzun ileri gözetleme noktası olan Kocatepe’deki yerini aldı.Saat 04.30’da ateşe başlanması gerekirken, sis nedeniyle, bütün cephede topçu atışları saat 05.00’da başladı. Ağır topçunun (Skoda /Obüs ) tesir ateşi saat 05.25 de ,hafif topların daha erken bitmişti. Saat 05.35’de 10 dakikalık tahrip ateşi yapılmaya başlandı. Tahrip ateşinin açılmasıyla Türk piyadeler ilerlemeye başladı. Karanlıkta ilerleyen birliklerimiz , Yunan mevzilerine 400 metre kalıncaya kadar sokuldular. Yunan Mevzilerindeki tel –örgüleri aşarak . Saat 5,3o’da 4.ncü kolordunun 5 nci tümeni Kalecik Sivrisi’ni ele geçirdi.Ardından Tınaztepe’yi ele geçirdiler.6.Tümen de Hedeflenen Belentepe de ele geçirildi. Buraları, Türkmentepe, Sivritepe ve Kırcaarslan’ın ele geçirilmesi takip etmiştir. Türk birliklerinin çökertmeye çalıştıkları Yunan cephesi yirmi kilometrelik bir alandı. Seyitgazi’den Sakarya’ya kadar Eskişehir’in doğusundaki mevzileri tutan Üçüncü kolordumuzda da buradaki Yunan birliklerini oyalamak taktiğiyle taarruza kalkmıştı. Kocaeli Grubu da Bilecik’te taarruza başlamış bulunuyordu. Türk Ordusu’nun Yunanlıların kuzey istikametiyle Uşak ve Batısındaki birliklerine sığınmasını önlemeye yönelik taaruz ve kuşatma tedbirlerinden dolayı Afyonkarahisar’ın kuzey kanadındaki Yunan birlikleri çekilebilecek kadar şanslı olamamıştır. ; 28 Ağustos’ta Yunan II. Kolordusu ve 15. Tümeni General Trikopis emrine verildi. Fakat bu çok geç kalmış bir tedbirdi. Nitekim, Afyonkarahisar’ın kuzeyinde olan 5. ve 12. Tümenler, Türk IV. Kolordusu tarafından Yunan II. Kolordusunun diğer birliklerinden ayrılarak
kuzeybatı yönüne sürüldüler. Yunan 9. ve 13. Tümenleri de, arkalarındaki Türk süvarileri ile III. ve IV. Türk Kolorduları tarafından cepheden kuzeye doğru itiliyordu.30 Ağustos’ta, Türkler Yunan güçlerini üç parçaya ayırmışlardı
Cephenin Güneyinde
(A)1., 2., 4. ve 7. Yunan Tümenleri, Dumlupınar Cephesinde
Cephenin Merkezinde
(B) 5. ve 12. Yunan Tümenleri Murat Dağı’nın doğusunda
Cephenin Kuzeyinde
(C) 9. ve 13 Yunan Tümenleri Kütahya’nın kuzeyindeydiler

27/ 28 Ağustos Pazartesi günü Afyon ele geçirildi .Türk Taaruz’u 29 Ağustos Salı günü de başarılı geçti. Süvari kolordusu da Ahır ağını dolaşarak Afyon bölgesindeki Yunan Kuvvetlerinin Uşak bölgesiyle birleşmesini – bölgeye gelen 23. tümenimizin desteğiyle engellediler , haberleşme hatlarını tahrip ettiler.Böylece Kuşatılmış Düşman güçleri Aslıhanlarda meydan savaşı vermek zorunda kalacaklardı.Durumun kritikliğini gören Gazi Mustafa Kemal Paşa ; Planlanan kuşatmanın yürütülebilmesi için Aslıhanlar güneyinde karargahı bulunan 2.Ordu'ya Fevzi Paşa'yı gönderdi , kendisi de kuzeyden güneye hareket etmekte olan 1.Ordu karargahına hareket etti.


MEYDAN MUHAREBESİ VE ZAFER 
30 Ağustos günü Yunan birlikleri Aslıhanlar kuzeyinde toplanmaya çalıştılar. Çalköy-Allıören-Yeniköy-Adatepe arasında gerçekleşen savaşta Yunanlılar ilk gün olduğu gibi önce yoğun bir top atışına tutuldu. Daha sonra da zorlu bir cephe savaşıyla yok edildi Trikopis’in bu çarpışmada I. Yunan
Kolordusuna komuta ettiğini Uşak’a yönelip ,Uşak’ta General Franko grubuyla buluşmaya gayret ediyordu hızla geri çekilen Yunan Birlikleri, Murat Dağı’nı geçemeden 30 Ağustos günüUşak istikametinde ilerleyen Türk takip kuvvetleri tarafından Dumlupınar’ın güneydoğusunda kuşatılarak savaşa zorlanmıştır. Yunan işgal birliklerinin muntazam halde geri çekilip İzmir’e ulaşması durumunda burada yeni bir cephe kurulup Türk Ordusunu zorda bırakılabilirdi. Bu nedenle, düşmanın kuşatılan birliklerinin imha edilmesi gerekiyordu. Yunan Birliklerinin başında I. Kolordu Komutanı Trikopis ve II. Kolordu Komutanı Diyanis bulunmaktaydı.Yunanlılar ağırlıklarını bırakarak bu cepheden sağ kalanlar kaçmışlardır.Güneyde de baskı yiyen tümenlerden kalanlar(1,2 ve bağımsız tümen) ,dumlupınardan kalan 5 tümen ve Eskişehir den gelen 3 kolordu birlikleri yeniden cephe kurmaya çalışsalarda Türk süvarileri buna imkan vermedi.30 Ağustos Sabahı şiddetle başlayan muharebe sonucunda kesin zafer kazanıldı.Yunan ordusu 5 günlük harekatla dağıldı.Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat idare ettiği Dumlupınar Muharebesi’nde Yunan ordusu büyük ölçüde imha edilmiş ve çok sayıda Yunan askeri esir alınmıştır. 30 Ağustos 1922 günü Taarruz Türk ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı. Aynı gün Türk Ordusu Kütahya'yı kurtardı.Büyük Taarruz’un bu son ve etkili son safhası, tarihimize, “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak geçti.Büyük bir kısmı da Savaş meydanında savaş ağırlıklarını bırakarak kaçışa başladılar.Düşmanın toparlanarak yeni bir savunma hattı oluşturmasına fırsat vermemek amacıyla Başkomutan 1 Eylül 1922’de önemli ve tarihe geçen " Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri! ” talimatını verdi.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! Aslıhanlar -Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde zalim ve mağrur bir ordunun anâsır-ı asliyesini (asıl unsurlarını) inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necîb milletimizin fedakârlıklarına lâyık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbalinden emîn olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından müşahade ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine delâlet (kılavuzluk, aracılık) etme vazifemi mütevâliyen (ardarda) ve mütemadiyen (aralıksız şekilde) ifa edeceğim.Başkomutanlığa teklifatta (tekliflerde) bulunulmasını Cephe Komutanlığı’na emrettim.Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvâ-yı akliyesini (aklının gücünü), yiğitliğini ve menâbî-i celâdet (kahramanlığının kaynaklarını) ve himmetini müsabaka ile ibzâle (yarışırcasına bol bol harcamaya) devam eylemesini talep ederim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!
                                                                                    Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
                                                                                                              Baş Kumandan
                                                                                                                   M.Kemal "
Yunan Ordusu, panik halinde ve Koordinasyonları kaybolmuş bir şekilde geri çekilirken ; düzenden yoksun olmakla birlikte çekilme esnasında Yunan tahrip/Yangın birlikleri geçtikleri Türk köylerini/ Ekili ve Dikili alanları /Tesisleri ateşe verdiler, Halka her türlü Mezalim yaptılar.
Baş Kumandanın tarihi emri doğrultusunda üç koldan İzmir'e doğru ilerleyen Türk ordusu; 1 Eylül'de Uşak'ı da geri alarak ,Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis'i de karargahıyla esir alınmıştır.(2 Eylül günü) .2 Eylül'de Eskişehir'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül'de Aydın'ı, 8 Eylül'de Manisa'yı geri aldı. İşgalci askerlere son darbe ise İzmir’de 9 eylül de vuruldu.
Kocaeli Grubu zaman zaman 3.Kolorduyla birlikte hareket ederek 11 Eylülde Bursa ,12 Eylül de Mudanya ,17 Eylülde Bandırma kurtarıldı.(Bandırma da son kurşun anıtı yapıldı)En son Edincik ve Erdek çatışmasız kurtarıldı.

Bu harekatla Yunan’ı Anadolu’dan süpüren Kahraman Ordularımız Marmara’ya dayanarak bu kez de Çanakkale ve İzmit’in batısında İngiliz Kuvvetleriyle karşı-karşıya geldiler.İtilaf Devletleri bunun üzerine ateşkes talep ettiklerinden Mudanya ateşkesiyle (11 Ekim 1922) Fiili savaş sona erdi.
Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Muharebesi ve takipler sonucunda Zayiat’lar

ÖLÜ
YARALI
ESİR
KAYIP
TOPLAM
Türk Ordusu
2.543
ŞEHİD
9977
101
1697
14,318
Yunan Ordusu
18.250
16.030
35.000
3720
73,000

Büyük Taarruz da ,Yunan Cephesinin yarılmasını temin eden Topçularımızın başarısını 4 Ekim 1922’de TBMM’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa şöyle anlatır: 
"Arkadaşlar topçularımız bu mevziîlere gece geldiler ve karanlık içinde mevziî aldılar ve fecirle beraber bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman ateşe başladılar, eksiksiz takdir ve hürmetle buradan zikretmek isterim ki, topçularımız o gün göstermiş olduğu metanet ve vukuf, bütün dünya topçuları için, misal olacak mahiyetteydi. Askerlik hayatımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel idare edilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm” 
Başkomutan aynı şekilde Yunan Cephe gerisine sızmayı başaran ve özellikle 28 Ağustos günkü muharebelere katkısı için de Süvarilerimiz içinde : "Bütün bu muharebat olurken, süvarilerimiz tamamen düşman kıtaatının gerilerinde olmak üzere, hareket ediyordu. Meselâ: Olucak’ta ve Başkilise’de bazen piyade gibi, ateş muharebesi yaptı ve fakat ekseriya kılıcını çekti ve dörtnala düşman saşarı içerisine girdi. Arkadaşlar! Süvarilerimizin burada göstermiş olduğu hamaset tasavvurun fevkindedir ve gayri kabil-i tasvirdir."
Nihayet Kahraman Ordumuz için de ; "Topçularımızın, piyadelerimizin, süvarilerimizin, makineli tüfeklerimizin, tayyarecilerimizin ve her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret ve kahramanlık her türlü takdiratın fevkindedir. Bu suretle Afyon-Karahisar’dan izmir’e kadar dört yüz küsur kilometrelik mesafe, müteaddit meydan muharebeleri de dâhil olduğu halde ordularımız tarafından on beş günde katedilmiş ve milli ordunun bu müstesna kudret ve hareketi bilhassa şayan-ı tezkâr bulunmuştur"





Büyük savaşı ve onun devamı İstiklal savaşımızı sonlandıran Lozan barış Antlaşmasından(24 Temmuz 1923) iki yıl sonra 30 Ağustos Zaferinin “ Zafer Bayramı” olarak kutlanması kanunu çıkarılmıştır.











Türk tarihinde 30 Ağustos Zaferi ; Parlak zaferlerle dolu olan Türk tarihinde çok farklı bir bir yeri vardır. Zafer Bayramını sağlayan eşsiz Kahraman ,Gazi ve şehidlerimize minnettarız.
*Rifat GÜNDAY
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
Kaynaklar :
1-Türk Kurtuluş Savaşı ,ATO Yayınları
2-30 Ağustos Zafer Bayramı Kanunu ,Burhan Sayılır
3- Nutuk ,Mustafa Kemal Atatürk
4-Büyük Türk Zaferi,Fahri Belen
5-Habertürk Gazetesi , Murat Bardakçı
6-http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-24/buyuk-zafer-oncesi-ve-sonrasi-ile

EK-A : Büyük Taarruzda Şehit düşen Subaylarımız.

EK-B: Büyük Taarruz ve Dumlupınar savaşına katılan birlikler ve komutanları
1-Başkomutan Mareşal Mustafa Kemal Paşa (ATATÜRK)
2- Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa(1.Ferik- Çakmak)
3-Batı Cephesi Komutanı Mirliva  İsmet Paşa (İnönü)
4- Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım(Gündüz)
5- 5.Süvari  Kolordu Komutanı  Mirliva Fahrettin Paşa(Altay)
6- 1.Süvari Tümen Komutanı Albay Mürsel(Bakü)
7- 1.Süvari Tuğay K.  Alb. Cemil
8- 2.Süvari Tümen Komutanı Yrb. Zeki (Soydemir)
9- 14.Süvari Tümen Komutanı Yrb. Mehmet Suphi (Kula)
10- 14.Süvari Tugay K. Yrb. Hüseyin Hüsnü
11- KOCAELİ Grup Komutanı  Mirliva Halit( Karsıalan)
12- 18.Tümen K. Yrb.Mehmet Hulusi
13- Mürettep Süvari Tümen K. Albay Mehmet Arif
14-  1.Ordu Komutanı  Mirliva Nurettin Paşa(Sakallı)
15- 1.Ordu Kurmay Başk.  Albay Emin(Koral)
16- 1.Kolordu Komutanı Albay İzzettin(Çalışlar)
17- 15.Tümen K. Yrb. Naci (Tınaz)
18- 15.Tugay K.
19- 23.Tümen Komutanı Yrb. Ömer Halis(Bıyıktay)
 20- 23.Tugay K.
21- 57.Tümen K. Albay Reşat(Çiyiltepe)
22- 57.Tugay K.  Alb. İbrahim Hakkı
23- 6.Tümen K.  Albay Hüseyin Nazmi(Solak)
 24- 6.Tugay K.
25- 8.Tümen K. Alb. Kazım (Sevüktekin)
26- 8.Tugay K.  Alb. Ahmet Nuri
27- 14.Tümen K. Yrb. Ethem Necdet
28- 14.Tugay K. Yrb. Mehmet Şevket
29- 3.Süvari Tümen K. Yrb. İbrahim(Çolak)
30- 2.Ordu Komutanı Mirliva Yakup Şevki Paşa(Subaşı)
31- 2.Ordu Kurmay Başk.  Alb. Hüseyin Hüsnü(Erkilet)
32- 2.Kolordu Komutanı  Alb. Ali Hikmet(Ayerdem)
33- 3.Kafkas Tümen K. Alb. Kazim(Orbay)
34- 3 .Kafkas Tugay K.  Alb. Rıfat
35- 4.Tümen K. Alb. Mahmut Sabri
36- 4.Tugay K. Yrb. Servet
37- 7.Tümen K. Alb. Naci(Eldeniz)
38- 7.Tugay K.  Alb.  Kazim
39- 3.Kolordu K. Alb. Şükrü Naili (Gökberk)
40- 1.Tümen K.  Alb. Abdurrahman Nafiz(Gürman)
41- 1 .Tugay K. Alb.Talat
42- 41.Tümen K. Alb. Alaattin
43- 41.Tugay K. Yrb. Mümtaz
44- 61.Tümen K. Yrb. Salih(Omurtak)
45- 61.Tugay K. Yrb. Ahmet Şemsettin
46- 4.Kolordu K. Alb.Kemalettin Sami
47- 5.Kafkas Tümen K. Yrb. Halit(Akmansu)
48- 5.Kafkas Tugay K. Yrb. Ali Rıza
49- 11.Tümen K. Yrb.Derviş
50- 11.Tugay K. Yrb. Hafiz Halit
51- 12.Tümen K. Alb. Osman Nuri(Koptagel)
52- 12.Tugay K. Alb.  Halit Rüştü
53- 6.Kolordu Komutanı Mirliva Kazim(İnanç)
54- 16.Tümen K. Alb. Aşir 
55- 16.Tugay K.
56- 17.Tümen K. Alb. Nurettin ,
57- 17.Tugay K. Alb.İsmail Rüştü
58- 47.Alay K. Yrb. Giresunlu  Osman Ağa

29 Haziran 2018 Cuma

KALYONLARIMIZ

Tarihimiz ve Medeniyetimiz-3 : Bir Dönemin  Yıldızı : KALYONLARIMIZ         

                                                                                                                                 Rıfat GÜNDAY*

“…Şevket-i âli Osmân’a
Revnak verendir tersâne
Dağ gibi kalyonlarımız
Dâğ-ı derundur düşmana….” (Kalyon mani’lerinden- Ramazan-nâme  )

Türkiye’de  denizcilik ilk Türk Amirali  Çaka  Bey’le  başlamış, Gazi Umur Bey’le (Aydınoğulları) pekişerek  Selçuklu Devleti’nde Sinop –Alanya üsleriyle  donanmanın temeli oluşturmuştur. Osmanlı da Selçuklu temeli üzerine Karesi Beyliğinin desteğiyle Marmara’da Tersane  kurulmuştur. Daha sonra Venedik-Ceneviz gemileriyle yapılan savaşlar ve bu savaşlarda yaşanan deneyimlerden hareketle, gemicilik teknolojisi geliştirilerek –İspanyol modelleri de incelenerek- gemicilikte özgün Osmanlı tarzı oluşmuştur. Osmanlı’da donanma gemileri ; Kuruluş ve Yükselme Dönemi’nde kürekli gemiler dönemi (Çektiri- Kadırga), 17.yüzyıldan itibaren Kalyonculuk Dönemi, 19.yüzyılda ise Buharlı Gemiler Dönemi’dir. İstanbul’un fethine kadar gemiler  merkez olarak Gelibolu  Tersanelerinde  inşa edilirken, İstanbul’un fethinden sonra ise Tersane-i amire bünyesinde, İstanbul merkezli  olmak üzere diğer tersanelerle koordinasyonla  imalatlar yürütülecektir. Osmanlı Donanması İlk büyük deniz savaşını Çelebi Mehmet Dönemi’nde (Çalı Bey komutasında)  Venedik’le yapacak ve mağlup olacaktır.(1416) Osmanlı’nın ilk kalyonu Göke (Kuka) idi ve Sapienza Savaşı’nda (1499) kullanıldı. Bu savaş aynı zamanda top kullanılan tarihteki ilk büyük deniz savaşı  kabul edilir. Sapienza Savaşı’nı  Osmanlı  kazanmakla birlikte Burak Reis’in şahadetinden dolayı  sonra tekrar kürekli gemilere (kadırgaya) ya  manevra kolaylığından  dolayı dönüş yapılmıştır. 17.yüzyılda Osmanlının kalyona geçişe Girit kuşatması sebep olmuştur. Venedik’in Boğaz girişindeki ablukasını kıramayan donanmamız için Kalyon inşası başlatılmıştı. Kuşatmanın çok uzun sürmesi(1645-1669) ve çok miktarda malzeme taşınma ihtiyacı, çok sağlam ve dayanıklı kale burçlarını yıkmak için yüksek ateş gücü ihtiyacından dolayı da Kadırga’dan Kalyon’a işte bu dönemde geçilmiştir.
Kalyonlar kadırgalara göre daha yüksek, uzun ve çok sayıda direk ve serene sahip olduğundan, modeline göre çok çeşitli keresteye ihtiyaç duyduğundan Kadırga’dan en az 3 kat daha fazla maliyetliydi. Kalyonların baş kısmında güverte katlarının kesiştiği nokta ile kıç tarafındaki güverte katlarının kesiştiği noktalara geniş gövdeli meşe ağacı kökleriyle monte edilerek rampa ve çarpmalara karşı mukavemet kazandırılmıştır. Birden fazla ambarı olduğundan çok sayıda top (60-130) dolayısıyla cephane de taşımaktaydı. Tabii buna paralel olarak personel sayısı da üç katı oluyordu. Ancak Kadırga’ya göre daha hantal yapılıydı ve sadece yelkenle hareket edebilirdi. Muhabere Kalyonlarının en büyüğü 3 ambarlı türüydü. 3 ambarlı’nın güvertesi 3 katlı olup sırasıyla; açık güverte, palavra, orta kat, top ambarı, tavlon ve kontra tavlon güverte adları verilmişti. En altta sintine bulunur ve bir kalyon en az 60-130 topa sahip olurdu. 3 ambarlı kalyonlar yaklaşık 45 metre uzunluktaydı. Kalyonlar taşıdıkları topların ağırlığına göre sınıflandırıldığında “Kantarlı “ olarak adlandırılır, Topların en büyüğü 169 kg’lık gülle atabildiğinden 3 kantarlı top denildiğinden gemi isminin yanında “3 kantarlı “ifadesi de kullanılırdı. Kıç, baş ve kuşak “ isimlerine göre de adlandırma yapılmaktaydı. Örnek kıç pupalarına göre: mavi kıçlı, isper kıçlı, yaldız kıçlı, ay kıçlı, nar kıçlı, yaldızlı hurma (kıçlı)Başlarına göre: Ejder başlı, kır at başlı kalyonlar ile gövde kuşak renklerine göre de sarı , yaldız kuşaklı kalyonlar olarak isimlendirilirdi. Kalyon tersaneleri Kalyonların inşası yine İstanbul’daki Tersane-i amire bünyesinde gerçekleşiyor ancak ihtiyaç duyulduğunda bunun yanı sıra Sinop, Samsun, İzmit ,Ereğli ,Varna ,Silivri , Midilli ve Rodos’ta da kalyon inşa edilmekteydi.Kalyonlar 1792 den sonra bakır levhalarla dıştan kaplanarak dayanıklılığı artırılmıştır. Kalyonlarda vazifeli askerler yani deniz askerleri, kalyoncu diye tabir edilirdi. Kalyoncuların özel bir kıyafeti de vardı. Bir metre uzunluğunda yatağan bıçaklar ve özel tabancalar kullanırlar, başlarına, bellerine şal takarlar, omuzlarına mevsime göre yapılmış bornoz atarlardı. Bazen başlarına sarıklar sararlar, sırma ve düz kaytandan işlemeli şalvar giyerlerdi. Ayakkabıları küt burunlu, üzerinden ayak parmakları görülecek biçimdeydi.

Kalyonlardan planları arşivlerde bulunanlar yada hikayesi çok bilinen türleri.
Göke/Kuka ; Bilinen ilk kalyondur.(Sapienza savaşında kullanılmıştır.)

Baştarde ; Hünkâr ve Paşa’nın kullandığı amiral gemileridir.Kalyon’a benzemektedir.İri gövdeli kürekle hareket etmekle birlikte ayrıca iki çift yelkeni de vardı.(Yüksek manevra gücüne sahiptiler)


Şehbaz-ı Bahrî(1733 – 1734) ; Tersane-i Âmire’de inşa edilmiştir.Şehbaz-ı Bahrî 44 toplu karavele kalyon sınıfına dahil bir kalyondu.

Peleng-i Bahrî ; 1787-1792 yılları arasında yapılan savaşta mürettabatıyla birlikte Ruslar’a esir düşen Peleng-i Bahri adlı kalyonun izleri/planları St. Petersburg'daki bir müzede bulunmuştur.

Mahmudiye kalyonu Navarin’de(1827) 58 gemimiz battıktan iki sene sonra Sultan II. Mahmud’un emriyle ; 1829 yılında İstanbul Tersanesi’nde inşa edilmiştir.


Mahmudiye Kalyonu . 1829 yılında İstanbul Tersanesi’nde(Tersane-i Âmire) , dönemin en büyük gemisi olarak Mühendis Mehmet Efendi ve Mehmet Kalfa tarafından inşa edilmiş Üç ambarlı, 76 m. uzunluğunda, 21 m. Genişliğinde olup 128 topu ve 1280 personeli vardı.

1854 Kırım Harbine katılmış ve hakkında epey efsaneler söylenmiştir. Bunlardan en çok anlatılanı Kırım Harbinde döne -döne toplarıyla kaleyi dövmesidir. Oysa ki kalyon’un arka toplarının bulunduğu borda’sunu döndürebilmek için 1 saat zamana ihtiyacı vardı.Peki bu efsane yalanmıydı ?
Elbette yalan değildi ? Gerçek ise Kırım savaşında (1854) Teşrifiye ve Şevket-i Peyk kalyonlarımızla bombardımana katılan Mahmudiye ilk/ön borda toplarını ateşledikten sonra hemen manevra yapıp  dönerek arka bordo toplarını ateşlemesini “sürat “ isimli buharlı teknenin yani römorkörün kalyonu çekerek /döndürme   manevrasıyla yapabilmişti .Bu da dilden-dile söylenerek efsane haline gelmesi ve müttefik donanma bayraklarının, Rus gülleleri ile lime lime olmasına karşılık, Kalyonda çekili bulunan Barbaros bayrağının dipdiri hiçbir şey olmadan dalgalanması Mahmudiye kalyonunun efsunlu hikayelerini dilden dile artırmıştır.
İnce işlemeli ve sağlam gövdeli mimarisiyle kalyonlar dönemine damgasını vuran kalyonlar ve kalyoncular medeniyetimizin seçkin mazisinde yerini almıştır.

Rifat GÜNDAY*
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmen





30 Nisan 2018 Pazartesi

ATATÜRK LİSESİ

Makaleler - 1 : Mekteb-i İdadiden Atatürk Lisesine Eskişehir’in İlk Lisesinin Kuruluş Tarihçesi

                                                                                          Rifat GÜNDAY*                                               
GİRİŞ
Eskişehir kuruluşu paleolitik döneme kadar ulaşan çok eski bir yerleşim yeri olup tarihsel süreç içinde, şehir merkezi üç kez yer değiştirmiştir. Selçuklu Türkleri 1074’te Eskişehir’e geldikleri zaman Bizans, şehrin merkezini Karacahisar’a taşımış bulunuyordu. Yani ilk merkez olan Dorileum terk edilmişti. Bu arada Eskişehir “Sultan Eyüğü” adını aldı ve üçüncü bir merkez de Odunpazarı’nda kuruldu. Haçlı Seferlerinin etkisinden ve Bizans hududundan dolayı Sultanönü Uç beyliği olarak, Selçuklunun bölgeye tam bir hâkimiyetinde kaldı. 13.yüzyılda bölgeye gelip yerleşen Kayılar, Ertuğrul Bey oğlu Osman Bey tarafından Karacahisar’ı 1288’de fethetti. Osman Bey yine aynı kalede Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını ilan ederek adına 1299 yılında hutbe okuttu ve Eskişehir “Sultanönü” adıyla Osmanlı Devletinin ilk sancağı olarak idari yapılandırması yapıldı (Doğru, 2005:60-65). I.Bayezid döneminde Anadolu Beylerbeyliği kuruldu ve Sultanönü Sancağı Anadolu Eyalet merkezi Ankara’ya 1393’te bağlandı. Fatih döneminde Eyalet merkezi 1451 tarihinde Kütahya’ya bağlandı. Karacahisar’da terkedilerek, Sultanönü Sancak Merkezi Odunpazarı’na taşındı.Vak’a-ı Hayriye’den sonra Anadolu Eyaleti yeniden taksimatlandırılarak Sultanönü Sancağı Hüdavendigar Müşirliğine(Bursa Eyaleti) 1841’de bağlanmıştır (Koylu, 2008).1867 yılında Eskişehir kaza statüsünde, Hüdavendigar Vilayeti: Kütahya Sancağına bağlı görülmektedir 1871 İdare‐i Umumiye‐i Vilâyet Nizâmnâmesi ile idari sistemimiz; Vilayet, Liva, Kaza, Nahiye ve köy olarak düzenlenmiş(Torun, 2016:83)ancak Eskişehir yine kaza olarak kalmıştır (Koylu, 2008). Eskişehir’e 1892’de demiryolunun gelmesiyle mektebi kavramı ilk kez burada görülmüştür(Somer, 2015:20).Nizamnamenin öngördüğü ilkokulların, rüştiye, idadi ve sultanilerin taşra sathındaki yaygınlaştırma maddesine göre; tüm köy ve mahallelerde ilkokullar, kurulacak, en az 500 hane nüfusu olan tüm kasabalarda rüşdiyeler inşa edilecek, asgari 1000haneli kaza ve livalarda idadiler ve vilayet merkezlerinde ise sultani mektepleri açılacaktı. Ancak 1913 yılına kadar yürürlükte kalan nizamnamedeki bu hedeflere ulaşmak mümkün olamıyacaktı.1876 yılı verilerini ele aldığımızda İstanbul’da; 5 idadi varken, Taşrada sadece bir idadi açılabilmişti o da Yanya Yenişehir İdâdîsidir (Öztürk, 2010:464-466). II.Abdülhamit Han döneminde nizamnamede değişiklikler yapılarak idadiler Taşrada yaygınlaştırılmış buna göre idadi açılan livalardaki rüşdiyeler idadilerin bünyesine katıldı ve süresi 5 yada 7 yıl olarak belirlendi (Sancak Maarif İdarelerinin gelir durumuna göre iki farklı süreli idadi bulunmaktadır) (Öztürk, 2010:464-466). Yukarıda Sultanönü Sancağının Eskişehir Kazasına dönüşüm sürecindeki idari yapılanmalar ile 19.Yüzyıldaki Maarif nizamnamesine bağlı olarak İdadilerin gelişimini anlatmaya çalıştık. Eskişehir 19.Yüzyılın son Vilayet nizamnamesi olan -1871 deki düzenlemeye göre de hala kaza statüsündedir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz üzere 1892 yılında Eskişehir’e demiryolunun gelmesi ile kent hayatını hareketlendirecektir (Koylu, 2008).Anadolu ve Hicaz/Bağdat Demiryolu’nun lojistik ve bakım merkezi haline gelen Eskişehir’de Fransız, İtalyan ve İsviçreli (Daha sonra Almanlar ve Avusturyalılar gelecektir) mühendis ve işçilerin bulunması, yabancılar için adeta bir koloni semti bu günkü İstasyon civarında oluşmuş ve bu durum yabancı okulların açılmasına neden olacaktır. Yukarıda açıklanan Maarif Nizamnamesinin gereği olarak Eskişehir Rüşdiyesi 1872 yılında faaliyete başlamış olduğu anlaşılmaktadır (Erdoğan, 1995:258).Aynı şekilde Kütahya sancağı Maarif salnamelerinde (1898-1904),Eskişehir Mekteb-i Rüşdiyesinde 112 öğrenci kayıtlı gözükmesi belirtilen tarihlerde Eskişehir’de henüz idadi açılmadığını göstermektedir(Bozkurt, 2010:6)Sultan Abdülhamit II döneminde yapılan idadiler listesi incelendiğinde, idadiler yaygınlaştırılarak açılan 109 idadi içinde, Eskişehir idadisi olmadığı yine görülecektir.
 Eskişehir İdadisi 
Eskişehir İdadisi ile ilgili bilgiler (Konukcu, Özkan, Öztürk, 2013), Eskişehir’in mutasarrıflık yani bağımsız liva-sancak seviyesine geçme hazırlıklarının yapılmaya başlandığı tarihlerde Eskişehir gazetesinde bulunmaktadır. Gazetede ilk haber “İdadi Müdüriyetinden” (Eskişehir gazetesi, 23 Eylül 1910) başlıklı ilanda yer almaktadır. İlanda bir idadi açılacağı ve talebe kaydının alınacağı “Şerâit-i içtimâiyyesi Eskişehir’de tesisi takarrür eden mekteb-i idadiye talebe kayd ve kabulüne mübaşeret edildiğinden mektebe duhul arzusunda bulunan şakirdânın tezkire-i Osmaniye ve aşı tezkirelerini mekteb-i rüştiye veya iptidai şahadetnamelerini hamilen hükümet civarındaki kâin mekteb-i rüştiye her gün saat altıdan ona kadar müracaat eylemeleri ilan olunur.” (Eskişehir gazetesi, 23 Eylül 1910) şeklinde açıklanır. 30 Eylül 1910 tarihli Eskişehir gazetesinin 24. sayısında “İdadimize Dair…” başlıklı haberde “Eski rüştiye mektebinin yerine daha güzel daha büyük bir idadi mektebi açıldı. Bu mektebin beş sınıfı var. Birinci sınıfına ibtidaiye mekteplerinden şahadetname alanların bedava girecek, şahadetnamesi olmayanları da imtihan edilerek münasip bir sınıfa geçecekler. Bu yeni mektebin birinci, ikinci, üçüncü sınıflarına devam edenlerden para alınmayacak eski rüştiye mektebinin çocukları kendi sınıflarına muadil karşılık sınıflara devam edecekler. Rüştiyeden şahadetname alanlar üç ayda bir kere yarımşar liradan bir sene içinde topu topu bir buçuk lira verecekler de dördüncü sınıfında okuyacaklar. Bu bir buçuk lira bir şey değildir.” (Eskişehir gazetesi, 30 Eylül 1910) denilmektedir. 28 Ekim 1910 tarihli Eskişehir gazetesinin birinci sayfasında ‘Eskişehir İdadisi Müdürü Muhammed Mücteba Bey’ adıyla yayımlanan “İdadi Talebesi İçin” başlıklı ilanda Eskişehir İdadisinin açılış tarihi belirtilmektedir. “Teşrini evvelin 16. Cuma ertesi günü mektebi idadi küşad edileceğinden şakirdânın elbise-i resmiyelerini lâbis oldukları hâlde sabahleyin saat dörtten evvel mektepte isbat-ı vücud eylemeleri lüzumu ilan olunur.” (Eskişehir gazetesi, 28 Ekim 1910) ifadesi idadinin açılış tarihini 16 Ekim 1910 olarak duyurmaktadır. 2 Kasım 1910 tarihli Eskişehir gazetesi, “İdadi Mektebi Açıldı” başlıklı haberiyle idadinin açılışıyla ilgili detayları vermektedir: “Teşrinievvelin on altıncı gününde açılan âli mektebin açıldığı zaman mebusumuz Abdullah Azmi Efendi, Kaimmakam Bey, ulema ve ruesâ-yı ruhaniye–i İslam, Hristiyan memleketin ileri gelenleri hazır bulunmuşlardır.” (Eskişehir gazetesi, 2 Kasım 1910). Bir diğer belge ise Eskişehir Ticaret Odası arşivinde bulunan 1911 tarihli Hüdavendigar Vilayetine yazılan istidadır. Bu belgede Eskişehir İdadisi Müdürü, Maarif Nezaretinden(İstanbul) kütüphane için kitap istediğini bildirmektedir. Eskişehir İdadisinin yeri; Hüsnü SOYER (Atatürk Lisesi Müdür Başyardımcısı ve Beden Eğitimi Öğretmeni)’nin anlattığına göre; Sıcak Sular mevkii olarak bilinen yerdeki şimdiki Yasin Çakır Un Fabrikasının bulunduğu yerde ahşap ağırlıklı yapılan büyük bir binada öğretime başlamıştı.(1.binası)Ancak bu bina yıkılma tehlikesi geçirince idadi binası, Hoşnudiye mahallesinde şimdiki Orduevi’nin arkasında bulunan yine ahşap ağırlıklı büyük bir binaya taşınmıştır.(2. bina) (Günday, 2009)Yunan Ordusu’nun Eskişehir’i işgal ettiği tarihe kadar öğretimini sürdürmüştür (Nalçakan, 1995:85).Elbette işgal yıllarında bütün okullarımız kapalıydı. 3.Türk Kolordusuna bağlı Porsuk müfrezesi Seyitgazi’yi kurtararak(1 Eylül) Seyitgazi istikametinden şehre girerek Yunan işgaline son vermiştir.(2 Eylül 1922)Eskişehir’in işgalden kurtuluşuyla İşgalde bütün maiyetiyle Sivrihisar’da bulunan Mutasarrıflık şehre gelerek vazifeye başlamıştır. İşgalden kaçarken şehrin büyük bir bölümü yanmasına rağmen idadi binası yanmamış olduğundan derlenip-toparlanıp zor şartlarda yani 2. binasında muhtemelen adı idadi yerine “Eskişehir Sultanisi” olarak 1922-1923 eğitim yılına başlamış olduğunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün (Eskişehir’e yedinci gelişleri) 15.Ocak 1923 günü Özel İdare Binasında yapılan toplantıda kendisine verilen brifinge mutasarrıf, maarif, orman müdürü ve diğer idarecilerle yaptığı görüşmelerde mutasarrıflığın (Eskişehir) nüfusunun 22 000, olduğu belirtilince. Gazi Mustafa Kemal Paşa: Erkek ve kız talebe miktarı ne kadardır? Diye sormuşlar. Maarif Müdürü Şerif Bey: Dört yüz talebe Sungur mektebinde, üç yüz elli Turan mektebinde, iki yüz Sultani’de, iki yüz kız mektebinin birinde, diğerinde yüz elli, toplam talebe miktarı iki binden fazladır (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2004).Açıklamadan Eskişehir Sultanisinde (İdadisinde) 200 talebenin eğitim gördüğünü anlıyoruz. 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin İlanından sonra “Mutasarrıflık” “Vilayet” adını aldı ayrıca “Sultani” ve “İdadi” kavramları da kaldırarak yerine Lise kavramı kullanılmaya başlandığından İdadi’ni adı “Eskişehir Lisesi” olarak değiştirilmiştir.(Günday: 2009). Ancak 2.binada fazla dayanamayınca (yıprandığından) Eskişehir Lisesi 1929-1930 öğretim yılında Odunpazarı’nda bulunan Numune Turan İlkokulu(Bu günkü Cumhuriyet Tarihi Müzesi) binasına taşınmıştır (3.Bina). Fakat bu bina Eskişehir Vilayeti lise binası için çok küçük geliyordu. Eskişehir’in lise binası ihtiyacı şehrin ileri gelenlerince, bizzat Atatürk’e iletilmişti. 16 Ocak.1933 yılında Atatürk Eskişehir’e geldi.(Ondördüncü gelişleri).Trenden inerek yanındaki zevat ile Eskişehir Lisesi’ni (Numune Turan mektebi Binasında) ziyaret etti. Okul Müdürü Sami Kuman ve öğretmen Hüsnü Soyer ile Nurettin Bey okul girişinde Ata’yı büyük bir heyecanla karşıladılar. Atatürk bu ziyaretinde öğrencilerle ve ders programlarıyla ilgilenmiştir. Mevcut binanın lise için yetersizlik dileklerini kabul edip isteğin yerine getirilmesi için Eski kaymakamlık Binasının yerine yapılmakta olan Vilayet Binasının liseye verilmesi yönünde ilgililere emir vermiştir. Burada bahsedilen Odunpazarı’nda bulunan eski kaymakamlık binası, Eskişehir Mutasarrıflık yani bağımsız Liva-Sancak yapılanmasında yıktırılarak büyük bir bina yapılacaktı. Ancak 1.Dünya savaşı, ardından İstiklal Savaşı Bina’nın inşaatını yarım bırakmıştı. Bina mimarisi 1.Ulusal Mimarlık Dönemi örneklerine göre projelendirilmiş, Bodrum+3 katlı, “U” planlı Selçuklu ve Osmanlı Dönemi yapı öğelerini öne çıkaran, giriş cephesine (Portal) önem verilerek özgün bir vilayet binası olarak inşası devam ediyordu (Nalçakan, 1995:85).İşte Atatürk’ün Eskişehir’e 14.gelişlerinde mevcut lise binasını (Turan İlkokulu) ile inşası devam eden vilayet binasını inceleyerek, Vilayet Binasının liseye verilmesi talimatını hayata geçirmek üzere; MEB 26/2/1933 tarih ve 17889 sayılı tezkeresini Bakanlar Kurulu 04/03/1933 tarihinde toplanarak 13949 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla hükümet konağı olarak yapılmakta olan bina; Eskişehir Lisesine, lisenin eğitim gördüğü bina(Turan İlkokulu binası) da hükümet konağı olarak mübadelesine karar verilmiştir.(Ek-3) Böylece inşaası tamamlanan yeni lise binasına taşınarak 1934-1935 ders yılında yeni binada eğitime başlamıştır.(4.Bina) Bina, okulun mezunlarından devrin Maliye Bakanı rahmetli-demokrasi şehidimiz Hasan POLATKAN tarafından esaslı bir onarım ve tadilattan geçirilerek kaloriferli ısıtma sistemine kavuşturulmuştur.(Günday, 2009) 1910 yılında açılan Eskişehir İdadisinin adı Eskişehir Lisesi, daha sonra1961 yılında Atatürk Lisesi olarak değiştirilmiştir. Atatürk Lisesi Binası 29.4.1988 Tarih ve 168 sayılı Konya Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunca anıtsal yapı olarak tescillenmiştir. Bu tescille birlikte Bina ana rengi yeşil olarak belirlenmiştir. Atatürk Lisesi 209-2010 öğretim yılından itibaren Anadolu Lisesi statüsünde (tarihi adı olduğundan, değiştirilmeden) eğitim-öğretimini sürdürmektedir.
SONUÇ 
Eskişehir’de ilk lise olması nedeniyle yapılan bu araştırma sonucunda ilk lisenin 1910 yılının, Ekim ayının 16.gününde küşad (açılış veya başlama töreni) edilmiş olduğu ve bu tarihten önce de Lise binasının bulunmadığı belirlenmiştir. Eskişehir’in bağlı bulunduğu Kütahya Maarif Salnamelerinden(1898-1904) lise değil rüşdiye kaydı bulunmuş, II. Abdülhamid zamanında idadilerin yaygınlaştırılması amacıyla açılması kararlaştırılan 109 idadi arasında da Eskişehir bulunmadığı anlaşılmaktadır. Eskişehir İdadisisin varlığıyla ilgili ilk belge 1910 tarihli Eskişehir gazetesindeki haberler, ikinci belge ise 1911 tarihli Eskişehir Ticaret Odası Arşivinde bulunan Eskişehir‘den Hüdavendigar Vilayetine yazılan istida yazısı, üçüncü belge ise Sultani adıyla anılan bilgidir (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2004). Eskişehir’in Kazadan Mutasarrıflığa yükseltilmesi çalışmaları çerçevesinde bu 5 sınıflı Mekteb-i İdadi 1910 yılında açılmış bulunmaktadır. Yukarıdaki safahattan Atatürk Lisesinin 1930 yılında değil, 1910 yılında açılmış olduğu anlaşılmaktadır. Dört defa bina değiştiren lise; Eskişehir Mekteb-i İdadisi olarak 1910 yılında açılmış, adı Eskişehir Lisesi daha sonra Atatürk Lisesi olmuştur.
  Rifat GÜNDAY*
Eğitimci,Araştırmacı ve Tarih Öğretmeni
MAKALE'NİN  ORİJİNAL YAYIN  LİNKİ : ESOGÜ  Türk Dünyası Uygulama ve araştırma Merkezi   Gençlik Dergisi  Cilt :1 , Sayı : 1 

http://estudamdergi.ogu.edu.tr/index.php/genclik/issue/viewFile/9/110


4.Bina(Şİmdiki)
3.Bina (Eski Turan İlkokulu)