2 Haziran 2025 Pazartesi

Romanya


Gezi yazısı - 7 : Rumeli'de Osmanlı İzlerini Aramak-4
                          (Romanya: Bükreş-Tameşvar-Braşov)
*Rifat GÜNDAY
    Erasmus kapsamında  “Manga ile Avrupa Değerleri “projemizin son toplantısı  için 9 Mayıs  2022 de , Eskişehir’den başlayan yolculuğumuz ; Budapeşte üzerinden Romanya- Temeşvar/Timișoara ‘a ulaştık.Proje ortakları: Eskişehir Anadolu Lisesi, Eskişehir  Mustafa Kemal Atatürk  Türkiye) ,Logos Epralima(Portekiz) ,Liceul Teoretic Grigore Moisil (Romanya) , Fenıko Aykeıo(Yunanistan) idi.Toplantı hazırlıkları  İngilizce öğretmenleri  Pınar Sarı ve  Bilişim öğretmeni  Eren Güvenç   danışmanlığında gerçekleştirilmiş,Açılış sunumunu ev sahibi okul adına MİRCEA LUPSE  ile CHRİSTİNSA BOHM   gerçekleştirmiştir.    Öğleden sonra karma öğrenci gruplarıyla  "ADALET  " teması üzerine atölye çalışmaları gerçekleştirildi Öğrenciler tarafından yazılan senaryolar kısa animasyon filmlerine dönüştürüldü.

    Ertesi gün “Old City”de oryantiring tekniğiyle yer tanıma, Bilim Deney merkezine ziyaretler  kısmında proje amaçlarının yanında bir diğer amacım olan Osmanlı izlerini aramak fırsatını buldum.  Diğer gruplarla birlikte önce Temeşvar(Timișoara)   önce bir kilise kalıntılarına götürdüler. Fakat Katedral Osmanlı dönemi camisinin üzerine inşa edilmişken , katedral da aynı akibete uğramış fakat her ikisinin de duvarları 1989 yılı sonrası yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılmış.   Yeri gelmişken Temeşvar doğrudan İstanbul’a bağlı 11 sancaklı eyalet şehri , Bega nehrinin kenarında kurulmuş ve ismini Tuna’nın en büyük kolu Tisa’dan almış.160 yıl Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra 1716’da Habsburg ‘lar( Avusturya) ele geçirmiş ve bütün Osmanlı eserlerini yoketmişler. Yani geçmişte bu bölge daha çok Macar bölgesinde olduğunu anlıyoruz. Zaten o dönemde Romanya diye bir ülke yoktu.

    Osmanlı dönemi  Rumeli'nde (15.y.yıldan itibaren) bu günkü Romanya’nın temelini teşkil eden himaye statüsünde 3 eyalet vardı.İlki Boğdan Prensliği veya Moldova beyliği  ikincisi Eflak Voyvodalığı Wallace veya Ulahya da denilmiştir. Üçüncüsü ise Macaristanın bir parçası sayılan Erdel idi.Fakat bu bölge yoğun bir Çarlık Rusyası ve Avusturya rekabetine sahne olması nedeniyle Osmanlı’ya karşı yoğun saldırılar  oldu.İlk olarak Temeşvar ve Bukovina Avusturya’ya , sonra Boğdan’ın Beserabya bölgesi Rusya’ya geçti.Artık bu beylikler üzerinde Rusya etkisi artmış 1834’de ise Prenslik haline gelecekler ama daha da önemlisi Osmanlılar Prensliklerde ordu bulundurmayacaklar ve Tuna kaleleri de yıkılacaktı.Bir müddet tamamen Rusya hegomanyasında kalan bu ülkeler 1854 Kırım harbi sonunda yapılan Paris anlaşmasıyla Türkiye’ye verildiysede bu prensliklerin milli meclisi olacak ve hiçbir devlet iç işlerine karışmayacaktı.Neticede Avrupa devletlerinin önerisiyle önce Eflak ve Boğdan birleşti Osmanlı yönetimi bu yeni prensliğe “Memleketeyn “ adını verdi.Fakat bu farklı dil ve kültüre sahip zoraki birliktelik oldu.Şöyleki Boğdan Kilise Slavcası ve Moldova’ca konuşuyorken mezhepleri Ortadoks idi.Eflak dili ise Ulahça ve Rumence olup hem Katolik hemde Ortadoksluk vardı.Ancak 1.dünya savaşından sonra ise Macaristan bölgesleride katılacak ve bayağı renkli bir hal alacaktı.Osmanlı yönetimi bu birleşik prensliğin yeni prensini onaylamak zorunda kalmıştır.(1864 de İstanbulda  Kuza’ya(Alexandru Ioan Cuza) Sultan Abdülmecit Kılıç ve Kordon takmştır.) Kuza’dan  sonra yerine Alman kökenli Carol 1 seçilince yine İstanbul'a gelmiş 1866 da Abdülaziz tarafından Osmanlı nişanı verilerek Memleketeyn(Romanya) Voyvadalığı tevcih edilmiştir.İşte bu Carol 1877-78 Osmanlı_Rus harbinde Rusya Çarlığı yanında yer alacak ve sonuçta tamamen bağımsız devlet haline gelecektir.

    Tekrar programımıza dönersek ; sonraki ziyaretimiz Özgürlük meydanı oldu.Buradaki binaların yerinde önceden arasta  ve hamam varmış yani tipik Medeniyetimizde  "Çarşıbaşı" gibi bir yer.Şimdiki bina Askeri gazinoymuş.Meydanın bir köşesinde Osmanlı dönemini kale’sinin bir kabartması yeralıyor.Ardından Avusturyanın yeniden inşa ettiği yıldız tipi kale-tabyasının  kalıntılarını gördük.Günün sürprizi ise buralara gelmiş olan Evliya Çelebi adının verildiği sokağı görmek oldu.

Eskişehir kafilesi Gümrük geçişlerinde (Tameşvar- Budapeşte transferinde ) Gümrük kapısında görevli Türk polisleriyle hatıra fotoğrafı  çekildi. Ekipteki görevli arkadaşlarım Pınar Sarı ve Ayşe U. Boz projenin yaygınlaştırma ve  final raporunu haziran ayında  tamamlamalarıyla da  projenin tüm faaliyetleri başarıyla sonuçlandırıldı.

    Temeşvar gezisi sonunda değerlendirmeme göre  burada gördüklerimiz tam Romanya ‘yı yeterince anlatmıyordu.Çünkü Temeşvar  bölgesi  daha çok Macaristan -Sırbistan ve Romanya’nı uç bölgesiydi.Dahası Temeşvar ve Erdel 1.dünya savaşı sonucunda yapılan Triyanon(Trianon -4.6.1920) anlaşmasıyla Romanya’ya verilmiş bulunuyordu.Bu yüzden Bükreş müzelerini de ziyaret için planlamak zorunda hissettim.İlk  fırsatta da yaklaşık bir yıl sonra   Bükreş’e gittim. Bükreş’ten de ilk iş yakın mesafede Romanya’nın ilk Kralı Carol 1.’in yaptırmış olduğu sarayı görmek için Braşov’u ziyaret ettim.

    Braşov’a daha ilk girişte yüksekçe bir yerde sergilenen Top’u hemen tanıdım.(Bu toplar Alman Krupp yapımı olan ve 1877-78 Osmanlı Rus harbinde kullanılan ordumuza ait idi) Daha sonra Pelişör kale-Sarayının  girişinde de aynı durum vardı.Zaten buraya Carol 1 in oluşturduğu silah koleksiyonunu görecektim.Pelişör  sarayı Romanya’nın en büyük sarayı olup 19.y.y. Alman Neo-Rönesans  tarzında yapılmış , Sarayın inşaatı tamamlanmadan  maalesef kral ölmüş. Sarayın ana holü  Kralın ortaçağ silah koleksiyonun(Zırhlı şövalye giysileri , mızraklar , küçük top v.s) bir kısmı sergileniyordu.

Üst katta ise koleksiyonun devamı sergileniyordu,Ancak buradaki küçük silahhane salonu  : Türk-Hint-Japon silahları olmak üzere Doğu silahları sergileniyordu.Fakat silah koleksiyonu’na fazla  yaklaştırmıyorlardı dolaysıyla aralarında Türk silahlarını seçemedim ama açıklayıcı nottan  yeşil boyalı deriden kın ve sedef kakmalı Türk Kılıcı olduğunu anlıyoruz.Sarayda  Kralın oluşturduğu Türk Odasını (Salonul Turcesc) incelememiz mümkün olabildi.Türk Odası yerler ve duvarlar el işi Türk halılarıyla döşenmiş , odanın kenarlarında sedirlere ,sedir- halısı ve halı kaplı sırt yastıkları konmuştu.Tavan yine Ala-Turka gömme tavan tarzı olup geleneksel Türk misafir odası tarzında  dekore edilmiş ayrıca küçük bir bölümde yine silahlar sergileniyordu.

   
    Pelişör sarayından sonraki durağımız Bükreş Milli Müzesi oldu.Ancak burada Romanya ile ortak tarihimizin beklentilerini bulamadım ve doğruca Askeri müze’ye gittik.Gerçekten hem Romanya tarihi ve bu ortak tarihteki Osmanlı Devleti haritalarına kadar bir anlatım materyalleri vardı.(Kendilerince önemli muharebeleri harita üzerinde şekil ve grafiklerle anlatımları vardı.Bu arada Fatih döneminde yapılan eflak ve Boğdan seferlerini 1979 yılında filmini bile yapmışlardı.(Bu filmlerden bir tanesinde Vlad Tepeş ve Osmanlı Ordusunun tüm ihtişamıyla , mehter müziği eşliğinde büyük işgal sahneleri diye 1475 yılında yapılan seferden bahsediyordu)Tabii burada daha çok Plevne ve Şipka savaşlarına.(1877-78)  ait çokça belge ve fotoğraf vardı.Açıkçası  Plevneyi birde karşı kıyıdan yaşıyorduk.Çünkü Romanya bize bağlı Prenslik iken bu savaşta aniden Çarlık Rusya’nın tarafına geçmişler ve savaştan sonra da tam bağımsız olmuşlardı.(Ancak bu bir geçici durum olacaktı , hem 1.dünya savaşında hemde 2.dünya savaşında Rusya’nın yanında yer alarak aslında Rusya’ya bağlanacaklardı..) Buradaki bilgilere göre bu savaşa katılan Romen birlikleri 50.000 cıvarındaymış ve anlatımlarından Plevne’nin işgalinde  kendilerine büyük bir pay  veriyorlardı.Burada en önemli eşya Plevne müdafii Gazi Osman Paşa’nın eşyaları ve üstündeki sancak idi.Açıklamasında kılıç , kuran ve tütün kutusunun Osman Paşa’nın diyordu.Ancak biz biliyoruz ki Osman Paşa Plevne’dek kuşatmayı yarmak isterken yaralanmış ve kılıcını Çar 2.Aleksandr’ya teslim etmişse de Çar Nikola kılıcı almamıştı ve paşa Kılıcıyla Türkiye’ye dönmüştü.Muhtemelen bu kılıçlar Paşa’nın karargahındaki üst rütbeli subaylara ait olabilirdi.
 
    Bükreş’in eski yerleşim alanındayken yine bir Osmanlı vatandaşı Manuk efendi tarafından yaptırılan Manuk han’da yemeğe uğradık.Buraya genelde iki kapılı han yada Manuk Han deniyor.Burası Osmanlı Kervansarayı mimarisinde fakat o dönem moda olan Barok uslubuyla inşa edilmiş.tarihi önemi ise ; 1806 Osmanlı-Rus savaşını sona erdiren 1812 tarihli Bükreş anlaşması bu handa yapılmış olmasıdır.

    Eski yerleşimden yeni yerleşime dönerken ana bulvar üzerinde bulunan Çavuşescu sarayını görüyoruz. 21 Aralık 1989 tarihinde balkonda konuşurken birden ellerinde silahlarla adamlar belirmiş. Siviller birbirlerine ateş açınca bu kargaşada bir çok insan ölmüş.Sonuçta Çavuşesku ve aileside kaçırılarak katledilmiş.Günümüzde bu tarihe tanıklık eden , bir devrin kapanmasına neden olan binanın önünde kuru bir ağacı simgeleyen ağaç var. Ağaç, baskıcı yönetimlerde ekilen tohumu simgelediğinden  bu  ağaçta yaprak ta çiçek de olmaz anlamında ve yanındaki insan ise özgürlüğü simgeliyor.

    Bükreş’in çok güzel bir coğrafyası var.Eski ve yeni şehrin arasında büyükçe bir göl var.Göl etrafı ise binlerce dönüm büyük bir doğa parkı var adı Herestrau park , burada her türlü etkinlik yapılabiliyor.Ama asıl önemi Dimitri Gusto Ulusal Köy müzesinin yer alması.Romanyanın tüm bölgelerini kapsayan 60’dan fazla kırsal mimari örneği konut sergilenmek üzere tam 10 yıl çaba harcamışlar.Tabi arayınca Eskişehir’le bağlantılı Tatar evi örneğini de bulduk.Köstence’den getirilmiş.Biliyoruz ki Kırım işgal edilince Kırım Tatar Türkleri önce Köstence’ye daha sonra da Eskişehir ve diğer illere yerleştirilmiş.Eskişehir’de de çok örneğinde olduğu gibi avlulu ana bina ve karşısında mutfak evi ve tarımsal faaliyetler için bir bölüm bulunuyor.Burada ayrıca bir “yer evi “örneğini de görme fırsatını bulduk.

    Bükreş’te  birde burada iyi bir  mutfak yani yemek çeşidinin  olmamasını ben Kraliyet sarayının  geç yapılmasına bağlıyorum.Çünkü saray bir çok konuda halka öncülük yapabilmekteydi.Son bir ilave de1.dünya savaşında biz yine Romen’lerle savaştık.6.Kolordumuz İttifak güçlerine destek için trenlerle Bulgaristan üzerinden buraya getirildi.9 Ocak 1917’de, Romanya İdare-i Askeriyesi (Romanya Osmanlı Askeri Valiliği) adında bir kuruluş ateşkes’e kadar burayı idare ettiğini biliyoruz ancak müzelerde böyle bir not göremedim.Ancak döneme ait şehit Mehmetçiklerimiz üç ayrı şehirde şehitliklerde nispeten toplu olarak  ebedi olarak buralarda kalmışlar.Ruhları Şad olsun.

    Bükreş’ten ayrılmadan bizleri bu güne taşıyan Türkiye Cumhuriyeteinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün büstünü ziyaret ettik.Kalan yerler için artık yeniden  ayrı bir seyahat planlamayı düşünüyorum.

                                                                                   *Rifat Günday 
                                                                                      Başöğrt.Tarih(E)

Kaynaklar : 
1-Togay Seçkin BİRBUDAK. Eflak ve Boğdan'ın birliği meselesi,
2-Şerafeddin Turan -Edirne Antlaşması.
3-Romanya- Akademik Coğrafya,
4-Birinci Dünya Harbi; Avrupa Cepheleri 2’nci Kısım (Romanya Cephesi), G.Kurmay
5-Yuluğ Tekin Kurat - 1877 — 78 Osmanlı Rus savaşı/Belleten




15 Ocak 2025 Çarşamba

NAZIM'IN MOSKOVA YILLARI

  Nazım Hikmet'in Moskova Yılları 

                                                           *Rifat Günday 

NAZIM’IN MOSKOVA YILLARI  

Nâzım Hikmet RAN (Selanik, 15 Ocak 1902 – Moskova, 3 Haziran 1963) Bahriyeli subay olarak Hamidiye Kruvazörü’nde göreve başladı (1919) ,ancak kısa bir süre sonra   sağlık kurulu kararıyla askerlikten çıkartıldı.  1921-Ocak ayında Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçtiyse de cephe görevi verilmedi. Bolu’da öğretmenlik yaptıktan sonra 1921- Eylül’ünde   Batum üzerinden Moskova’ya gitti (1. Moskova hayatı). Moskova işçi üniversitesinde okudu . Rus Devriminin ilk yıllarına tanık oldu ve 1924’ de Türkiye’ye döndü, bir yıl sonra yeniden Moskova’ya gitti (2.Moskova hayatı), 1928’e kadar kaldı. 1928’de döndüğünde şiirleri yüzünden tutuklandı ve birçok davadan  beraat eden Nâzım Hikmet, 1933’den itibaren , 1938’e kadar “gizli örgüt kurmak”  ve 1938 ‘de “orduyu ve donanmayı isyana teşvik” suçlarından tutuklandı. Bu konuda   Atatürk’e meşhur dilekçesini yazdı.Toplamda  on yedi yılı hapishanelerde geçer.   Genel Af Yasası’ndan yararlanarak, 15 Temmuz 1950 ‘de tahliye edildi. Hakkında yasal olarak yükümlülüğü olmamasına rağmen   askerliğine karar alınmasını, hayatına karşı bir tehdit gördüğünden 17 Haziran 1951’de İstanbul Poyrazköy açıklarında kendisini bekleyen  Romanya bandıralı Plehanov  şilebiyle  Türkiye’den ayrıldı. Romanya üzerinden uçakla Moskova’ya gitti(3.Moskova hayatı)2 9 Haziran 1951’de Moskova  Vnukovski  havalanında  büyük bir törenle karşılandı.(Soğuk savaş yıllarında moda ; Sovyet Rusya kontrolündeki ülkelerden yakayı kurtarıp batılı ülkelere sığınmaktı.Oysa ki Nazım  serbest seçimlerin yapılabildiği kendi ülkesinden , hiç seçim yapılmayan ve daimi olarak Köminist Partisi tarafından yönetilen kapalı bir ülkeye iltica ediyordu)Nazım , 25 Temmuz 1951 tarihinde, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkartıldı. 1952 yılında Çin ziyaretinde kalp krizi geçirdi. Ölümüne kadar pek çok ülkeye seyahatler yaptı, konferanslar verdi, şiirlerini okudu. Vatansız kalan Nazım vatandaşlık başvurusu yaptığı   Polonya hükumeti tarafından 5 Ekim 1955’te “Borzecki” soyadıyla birlikte vatandaşlık verildi. 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde ikinci kalp kriziyle vefat etti.  Moskova’da Novodeviçi Mezarlığı’nda gömüldü. Nazım’a   Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla ancak 58 yıl sonra Türk vatandaşlığı geri verilmiştir.

Nazım Hikmet Sovyetler Birliği'nde (Hayatının 3. Moskova dönemi) yazlık olarak kendisine tahsis edilen Moskova’nın batısında kırsal bölgedeki Setun nehri kıyısında Peredelkino yazarlar kasabasında , kışlık olarak da Sokol bölgesinde Pesçenaya mahallesinde (Moskova doğusunda)2.Pesçenaya sokağındaki “kibrit kutuları gibi üst üste yapılmış denilen” Sovyet dönemi apartman dairesinde yaşıyormuş.Nazım’a ayrıca bir araba da tahsis edilmiş.Masrafları Sovyetler  yazarlar birliğince karşılanıyor olmasıyla birlikte ,yani kısaca proleter dünyanın merkezinde lüks denilebilecek bir hayatı varmış.Nazım daha sonraları da yeni eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile hayatını Moskova'da sürdürdü. Türkiye dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan,Macaristan , Fransa ,Çekoslovakya , Küba , Azerbaycan ve Mısır gibi dünya ülkelerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşabilmiştir.

Bu arada Moskova halkı için "Daça"ların hayati önem taşıdığına bende tanık oldum. Hafta sonları herkes daça’lara akın ediyordu.Peredelkino’da o (Rusça : Переделкино) yazlık evi(Daça- bir tür ahşap ev) ki burada ünlü yazarlar ve şairler için bir kasaba kurulmuştu.(Gorki’nin önerisiyle Stalin döneminde kurulmuş)Daça modası Stalin döneminde köylerin boşaltılıp devlet çiftliklerine dönüştürülmesiyle topraksız kalan köylülerin geçmişlerine duyulan bir özlem olarak özellikle “Glasnost” döneminden sonra tüm doğu bloku ülkelerinde yaygınlaşmıştır.

Nazım’ın kendi adıyla bir kütüphanesi olduğunu duyunca görmek için planlama yaptım. Nazım Kütüphanesi kışlık evine çok yakın bir noktada bulunan 1.Pesçenaya sokağındaki (Ulitsa Novopesçayana) 59 numaralı kütüphaneye son zamanlarında uğrarmış.Bu kütüphaneye Rinma Kazakova gibi ünlü Sovyet şair ve yazarlarda uğrarmış. Dönemin Moskovalı Nazımseverlerin girişimleriyle Nazımın ölümünden çok sonraları 1981 yılında “Nazım Hikmet Kütüphanesi” ismi verilmiş.Benim Moskova'yı ziyaret günlerimde Moskova’da Nazım izlerini sürmeye çalıştığımda yaşadığı ev duruyormuş ancak oturanlar olduğundan ziyaretçi kabul etmiyorlarmış.Nazım Hikmet Kütüphanesi de yeni nesiller Nazım'ı pek tanımadıklarından ve daha tam düzenleme yapılmadığından orası da ziyarete kapalıymış.


Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığı şiirler aklıma geldi.Acaba bu şiirleri nerelerde yazmış olabilirdi.Kızılmeydan’dan geçerken burasının görkeminden “Lenin” şiirini burada yazmıştır diyebiliyordum. Sonra aklıma “..Karlı Kayın Ormanında Yürüyorken …” şiiri geldi.Moskova’da kaldığımız mekan Kremlin’le nerdeyse burun burunaydı. arada sadece Moskova nehri ile birkaç tarihi bina vardı ama evin penceresinden Kremlin’in meşhur Kızılyıldızlı kulesi görünüyordu.Hemen nehrin karşısında da 1.Petro’nun gemi güverteli heykeli yer alıyordu.İşte bu mevkiye en yakın park Gorki park’tı.(Maksim Gorky) Moskova halkının en çok vakit geçirdiği,spor ve yürüyüş yaptıkları yaklaşık 150 hektarlık devasa parktı.(9 Mayıs Zafer Günü bayramlarının 3.kısmı bu parkta yapılırken izlemiştim.İlk töreni Park Papedi’deki sönmeyen ateşte , 2.sini ve asıl kutlamayı Kızıl Meydanda yapıyorlardı) Gorki parkta da çoğunluğu kayın türleri olmak üzere çok sayıda yapraklı ağaçlar vardı.Acaba bu şiiri burada yazmış olabilir miydi? Bu konuda tam bir bilgi edinemedim ancak dikkatimi çeken olay Gorki park ile Perendiko’ki daça mahallesi aynı istikamette yani batıda olduğudur.Fakat Gorki park metro halkalarının içinde (Moskova iç içe 4 halka şeklinde planlanmış olup halka tabiri metro’nun da yer altında daire şeklinde ve Moskova’yı sarması ve yer üstünde de geniş karayolu şeklinde olmasıydı)Peredriko ise halkaların çok dışındaydı.Ancak Gorki parkı görüp , Peredriko’yu göremediğimden ben bu şiirin yazılış yerini bu parka yakıştırmıştım.

Moskova’da çok yoğun bir Türk nüfusu var.Bunların bir kısmı Türkiye’den gelenler ki çoğunluğu Türk inşaat ve otomotiv beyaz eşya gibi firmalarda çalışıyor.Ancak esas çoğunluk eski Türk Cumhuriyetlerinden gelenler.Hatta Tacikler ve Pakistanlılar bile neredeyse hepsi Türkçe konuşabiliyor. Burada pazarlarda hakim gruplar genellikle Türk toplulukları .Ancak hemen belirtmeliyim Moskova’da ; Moğol, Hintli ,Afgan ve Pakistanlılar ise sevilmeyen gruplar. Yeri gelmişken belirteyim çok sayıda Uluslararası hiper-marketler var Moskova halkının en çok çalışmak istediği işler bu marketlerde çalışmakmış.En sevmedikleri işler ise inşaat ve dökümhane işleriymiş.

Moskova’da yine yine şair ve yazarların takıldığı bir Kafe varmış , adı “Kafe Margarita” diye bir yer. Çok küçük bir yer olduğundan rezervasyonla gittik Ünlü Rus yazar Mihail Bulgakov’un “Master and Margarita “kitabı anısına açılmış olan küçük bir müzikli restoran. Bulgakov’un eserlerini hatırlatıcı düzenlemeler ve tasarımlar yapılmış, duvarlar çeşitli kitaplarla kaplanmış bir mekan.Margarita Kafe’nin iç köşesinde bir Kemancı ve bir piyanist “Kalinka ” çalıyorlardı . Orada mihmandarlarımızın arkadaşları Türklerden en eskisi hemen “Glasnost”başlayınca ilk gelenlerden olduğundan Moskova’yı çok iyi biliyor.Dedi ki burası çok meşhur bir yer , bir çok ünlü yazar ve şairin uğrak yeri.Şimdi Avrupalı turistler buraya gelen sevdikleri yazarları anmak için geliyorlarmış.Nazım’da buraya gelmiş olabilir dedi.Konuyu biraz da diplomatik kaynaklardan araştırınca böyle bir kayıtları olmadığını söylediler. Acaba Nazım da gitmiş miydi? Ama Nazım’a dair bir şey burada duymadık. Anladığım kadarıyla Yeni Moskovalılar Nazım’ı pek tanımıyorlar. Zaten Moskova’ya giden Türkler’de en çok Nazım’ın mezarını ziyarete gidiyorlarmış.Bunca aramadan sonra Nazım’ın mezarını ziyaretten başka seçeneğim kalmamıştı.
Nazım’ın bu 3. Moskova dönemi günleri doğal olarak ilginçliklerle dolu geçmiş.Bir kere önceki ziyaretlerinden farklı olarak her şey Stalin oligarşisine endeksliymiş.Oysa Nazım ne hayallerle gitmişti.Yani Nazım Moskova’da Kominizm’in teorideki durumuyla fiilen uygulandığı Moskova’daki farkını bizzat gözleriyle görmüş , üstelik “İvan İvanoviç varmıydı ? yok muydu?" Oyunu da yasaklanmıştı.Batılıların deyimiyle seçimle iktidarın değişebildiği özgür bir ülkeden (Türkiye’den) hiç seçim yapılmayan “demir yumrukla “ yönetilen bir ülkeye(S.S.C.B). gelmiş ama ilginç durum : Nâzım Hikmet’in Stalin yönetiminin Rusya'ya getirdiği kaotik oligarşik yapıyı Sovyetler Yazarlar Birliği tarafından onuruna verilen bir yemekte ancak anlayabileceğiydi. Nazım yemekte, “On günde on piyes gördüm. Daha doğrusu on gün boyunca değişik sahnelerde değişik adlarla oynanan oyunları izledim. Hepsinin sonlarında aynı basmakalıp sözlerle "Yoldaş Stalin övülüyor” diyerek Nazım eleştirince Konstantin Simonov, “Biz Yoldaş Stalin’e dalkavukluk etmiyor, kendisini yürekten seviyoruz. Sizin de böyle konuşmanıza izin veremeyiz.” Diyerek sertçe karşılık vermiştir. Daha ilginci ise ,eleştirmek istediği rejimin totaliter ve dünyanın en kanlı lideri Stalin’e övgü dolu bir  şiir yazmak zorunda kalırken,Nazımla irtibat kurmak için 1952'de maça- Moskova'ya giden Fenerbahçe takımının kaptanı Fikret Kırcan'la haber gönderen Başbakan Adnan Menderes "Nazım'a söyleyin vatanına dönsün" diyen T.C Başbakanı Menderes’i ve ülkesini kötüleyen şiir yazmasıydı.

Tabii bir miktarda Batı ülkelerini ve Türkiye’yi kötüleyen Sovyet propaganda filmlerinde Sovyet sistemini övmüştür.Ancak hakkını verelim Nazım Stalin’in yaratmış olduğu durumdan memnun olmadığı için Sovyet propagandasının her dediğini yapmamış olduğunu söyleyebiliriz.Ancak bütün bunlar Nazım’ın Moskova’da ve gittiği her ülkede adım adım takip eden Sovyet Gizli servisi Beria ‘nın(KGB ‘nin öncüsü) verdiği korku onun psikolojisini çok etkilemiştir.Nazım'ın Moskova günlerini tam anlayabilmemiz tabi ki çok zor.Ancak o dönemin dünya koşullarını da göz önüne almalıyız.Nazım Moskova'ya geldiğinde "Soğuk Savaş" yeni başlamıştı.Türkiye 2.dünya savaşına girmedi ama 1945’lerden itibaren Sovyet tehditini hissetmesiyle NATO’yu bir kurtuluş olarak görmüştü.Türkiye de NATO’yla birlikte Sovyet yayılmacılığının önüne geçmeye hevesliydi ve bu amaçla Kore’ye asker göndermiştik.Nazım’da aynı dönemde Prag gezisindeyken yanı başında Sovyet tankları Macaristan'ı işgal ediyor ve binlerce Macar yurtsever öldürülürken .Meselâ bu işgalle  ilgili Nazım’ın hiç şiirinin olmaması da Nazım’ın durumunu sanıyorum ortaya koyuyor.

 3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürüdüğü sırada, tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Sovyet yazarlar birliği salonunda yapılan törene yerli ve yabancı yüzlerce sanatçı katıldı ve törenin görüntüleri siyah beyaz olarak kaydedildi. Ünlü Novadiviçi Mezarlığı 'nda (Rusça: Новодевичье кладбище) gömüldü.

Ve Nazım’ın 3 dönem Moskova hayatının  son durağı yani mezarının ziyareti.Novadeviçi Moskova’nın güney batısında yine Moskova nehrinin bir başka çığırında 3.ve 4.halkanın ortasında oldukça gitmesi zor bir yer olduğundan önceden planlama yaptık.Ziyaret günü Novadeviçi mezarlığına yaklaştığımızda çok şiddetli bir yağmura yakalandık.Ancak geri dönmeyi ve bir başka güne ertelemeyi istemedim.Araçta bulabildiğim bir şemsiyeyle girişe geldik.Ancak görevliler Rusçadan başka bir dil bilmediklerinden Nazım’ı bilemediler yada ne demek istediğimizi anlamadılar.Yağmurun şiddetinden giriş kapısındaki Nazım yazısını da göremediğimden işaret edip soramadm.Şöyle etrafa bakınca burasının bayağı önemli bir yer olduğu anlaşılıyordu ki UNESCO’nun dünya kültür koruma mirası listesinde yer almıştı. Bir tür Sovyetlerin devlet  kültürünün mezarlığıydı.Giriş kısmında kendilerinin yakılmasını talep edenlerin küllerinin konduğu kapalı  raflar vardı.Neyse ki çok geçmeden Türkçe konuşan elinde çiçekle birkaç kişi geldi.Belli ki Moskova'yı bilen bir Türk , Türkiye’den gelenleri buraya getirmişti.Tabi onlarla birlikte yürüyerek ve bayan şemsiyesi  ile  yola koyulduk .Bizim gidiş istikametimizden önce karısı Vera Turyakova’nın granit taş tasviri sonra Nazım’ın tasvirini gördük.  Meşhur şiirlerinden biri olan Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam figürü siyah granitten yapılan mezar taşı üzerine tasvir edilmişti.


Nazım Hikmet 2020 yılında Moskova’da geniş katılımlı olarak anıldı.Aralarında Zülfü Livaneli ve Rutkay Aziz’in de yer aldığı kurucular tarafından Nazım Hikmet Vakfı kuruldu.Vakfın amacı Moskova’da Nazım Hikmet müzesi kurarak eserlerini ve hayatını sergilemek.Bu arada hemen belirteyim Moskova’da ben 100 cıvarında Rus Yazar ve şair adına düzenlenmiş ev/müzelere rastladım ve bir kısmını ziyaret ettim ki bunların çoğu Moskova’da yaşamış değillerdi.(Orijinal yazar evi olark görebildiğim ve günümüze  gelebilen Tolstoy’un eviydi)

Nâzım Hikmet'in   hapis hayatının  sonunda Türkiye’den ayrılarak Sovyetler   Birliği'ne yerleşmişti. 1952’den yaşamını yitirdiği 1963’e kadar 11 yıl boyunca Sovyetler Birliğinde çalkantılı bir hayat yaşadı. 11 yıllık Moskova   hayatında memleket ve evlat özlemi içinde Sovyet dönemine tanık oldu ve bir kısmını şiirlerine yansıttı. Sonuç olarak  Türk şiirinin ustası olarak Nazım Hikmet  Moskova’da hatıralarıyla kaldı.                                                                               *Rifat Günday,Baş Öğrt.(Tarih(E)

  Kaynaklar :  

1- Rifat Günday Moskova notları :
   https://rifatgunday.blogspot.com/2017/06/moskovada-muzecilik-ve-turk-eserleri.html     
2- https://t24.com.tr/haber/moskova-da-nazim-hikmet-kultur-ve-sanat-vakfi-kuruldu-buyuk-sair-yarin-online-programla-anilacak,881799
3- https://www.oggusto.com/sanat/sanatcinazim-hikmet-hayati-eserleri-ve/-bilinmeyenleri



İlk Yayın : Nazım'ın Moskova Yılları Çınaraltı dergisinin 10.yıl özel sayısında yayınlanan yazımın güncel halidir.

                                     






12 Ocak 2025 Pazar

DİVRİĞİ


Gezi yazısı -6 : DİVRİĞİ ULU CAMİ, ŞİFAHANE ve  TÜRBESİ

*Rifat GÜNDAY

Seyahatimiz  Divriği Ulu Camiyi görmek için  Divriği’ne doğru   trenle yola çıktık. Divriği Ulu Cami ve şifahanesiyle türbeleri barındıran Divriği külliyesi 1985 yılında Anadolu’nun UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen ve yaklaşık 8 yıl süren (2015-2024) bakım tasarım ve tadilat projeleri tamamlanmıştı.  Anadolu’nu bu en  güzel ve ihtişamlı eserinin   bulunduğu  Divriği ,Sivas’ın 180 km. güney doğusunda ve demiryolu güzergâhındaydı.Külliye 1250 rakımlı dağ yamacında bulunmaktadır. Kesme taştan geleneksel taş işçiliği örneklerinin en ince işçiliğinin uygulandığı en iyi bir yapıt olan bu yapı aynı zamanda farklı süslemeleri bakımından da oldukça eşsiz bir eser sayılmaktadır.

Külliye’ye aşağıdan yukarıya doğru tırmanırken şehrin doğusundaki tepede kuzey-güney doğrultulu yapıların birbirine eklemlenmiş tek kütle halindeki görünümüyle muhteşem külliyeyi görüyoruz. Külliyenin sol yanındaki yani kuzeyindeki tepede büyük Divriği kalesi görülüyor. Külliye’nin şehre bakan ön tarafı (Batısı) yeşillendirilerek fidan dikilmiş (Baca dumanlarından uzaklaştırmak ve önünün açılmasını sağlamak amacıyla) İlk görüşüm bu kadar büyük bir külliyenin burada ne işi var?  Oldu.İkinci görüşüm ise bu yeşil alandaki ağaçlar büyüdüğünde külliyenin görüntüsünü kapatır olduğuydu. Mesela bu yeni yeşil sahanın alt tarafına normal ağaçlar dikilirken üst tarafın ise tamamına bodur ağaç fidanları dikilmeliydi. Ama biz galiba hep aynı hataları tekrarlayıp sanat eserlerimizi görünmez kılıp gizliyoruz. Üçüncü görüşümü ise külliye sahasına çıktığımızda yaşadık. Külliye’nin şehre bakan ön tarafı ile kaleye bakan sol tarafına mini amfitiyatro düzeni basamaklama yapılmış. Doğrusu buna mimari bir çözüm bulunabilirdi, çünkü uzaktan bakınca bir miktar yine külliye görüntüsünü kapatmış oluyordu.

Divriği Külliyesini daha önceden biliyordum ama ilk defa yakından inceleyip gözlemlerimle birlikte aktaracaktım. Diğer Selçuklu beyliklerinde olduğu gibi her beylik büyük devlet olabilme iddiasını sürdürebilmek adına beylik merkezlerine görkemli Ulu Camiler ve medreseler inşa etmişlerdi (Beyşehir, Birgi, Karaman Ulu camileri gibi) Ancak bu yapı beylikler dönemi yapılarının hepsinin üstünde olduğu gibi Türkiye Selçuklu yapılarının da, erken dönem Osmanlı yapılarının üstündeydi. Üstelik alışagelmişin dışında külliyede medrese yerine şifahane  ve türbe yapılmıştır.(Külliyelerde türbe bulunmakla birlikte ana yapıya eklemli olmayıp aynı avlu içinde bulunabiliyordu) Külliye bu haliyle geleneksel külliyelerden farklı tasarlanmıştır. Külliyelerde genel olarak; Cami, Medrese, Hamam. aşevi v.s. bulunurken Divriği külliyesinde; Ulu Cami, şifahane ve türbe bulunmakta, hamamı ise bilerek külliyenin 100 metre aşağısında yapılmıştır. Burada anlaşılan *Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah çağının üstünde evrensel bir abidevi yapıt öngörmüştür.

Genel mimari özellikler

Türkiye Selçukluları Devletine tabî (Vassal) *Mengücekoğulları Beyliğinin şaheser yapıtı Divriği Külliyesi yani birbirine eklemli yapılar topluluğu dikdörtgen planlı olup kaleye bakan kısa kenarı +32 metre, şehre bakan uzun kenarı ise +63 metre uzunluğuyla alanı 2122 metrekareye ulaşmaktadır. Külliyenin ihtişamlı 4 taç kapısı ve bir minaresi (minareyi  1565 de Kanuni yeniletmiştir) Ulu Cami giriş taç  kapısı kuzey, şifahane taç kapısı ise batıya bakmaktadır.Yapının en yüksek noktası cami mihrabı üstünde bulunan onikigen kubbe olup yüksekliği 25 metredir.Minare 23,75 m. Cami yüksekliği 9.85 m. Şifahane yüksekliği 12,5 metredir. Külliye içindeki türbeye şifahaneden geçiş olduğu gibi, camiden de şifahanedeki havuzda akan  su sesi duyulacak bir tasarım yapılmıştır.

Tarihçe

Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah cami yapımından önce kaleyi tamir ettirmiş, kentin imar ve iskânına önem vermiş, şehre su getirtmiştir. Külliyenin inşasına 1228 yılında başlanmış olup 1243 yılında tamamlanmıştır. Ulu Cami, *Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah tarafından cami ile bitişik olarak inşa edilen şifahane ise eşi Melike Turan Melek Hatun tarafından inşa ettirilmiştir. Cami inşasına başlanıldığında Türkiye Selçuklu Sultanı Alâattin Keykûbat tahttaydı ve *Mengücekoğullarının Erzincan/Kemah koluna son vermiş, Divriği koluna ise dokunmamıştı. Buradan bu beyliğe verilen önemi anlayabiliyoruz. Ayrıca Melike Turan Melek Hatun,  Anadolu’da ün yapmış Gevher Nesibe, Nihavend ve Mama hatunlar gibi önemli ve güçlü bir şahsiyet olduğunu ayrıca Erzincan Meliki Fahreddin Behram Şah’ın kızı olması da bu durumu kuvvetlendirmektedir. Yapının baş mimarı ve tasarımcısı Ahlatlı Hürrem Şahtır   Ahlatlı Nakkaş   Ahmet, Tiflisli İbrahim oğlu Ahmet, Hattat Mehmed ve Mehmet oğlu Ahmet diğer ustalardır.Külliyenin tamamlanmasını Ahmet Şah’ın  oğlu Prens Hasan gerçekleştirmiştir.

1-Divriği Ulu Cami

Cennet kapı’dan başlıyoruz. Kapının asıl tanım adı ;  kıble/giriş kapısı olmasına rağmen Taç kapı bezemelerinde Cennet tasvirinden dolayı Cennet kapı , giriş/kıble kapısı ve kale yönünde olduğu içinde kale kapısı gibi adlandırmalar yapılmıştır. Ulu Cami Taç kapısı diğer Selçuklu yapı portallarından (Yapıların görkemli giriş kapı süslemeleri) daha fazla bezemeli olup 14,5 m yükseklikte ve 11,5 m eninde, 4,5 m derinliğindedir; yapı kenar çizgisinden /duvarından 1,5m. dışarıya doğru çıkıntılık verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’deki Cennet ile ilgili ayetlerden yola çıkılarak sonsuz Cennet nimetlerinin kapı üzerindeki motiflerle tasvir edilmesiyle bu tanım adını  almıştır. Yapıtın dört kapısından  her biri   ayrı bir güzelliğe sahip olsa da kapılar içerisinde en ihtişamlı olan Cennet kapıdır.  Kapı üzerinde, hayat ağacı motifleri ile sonsuzluğu ifade eden semboller de  mevcuttur. Hayat ağacı motifi ile ebediyet, Ahîret hayatı ve Cennet anlatılmak istenmiştir. Selçuklularda   Cenneti tasvir eden 8 köşeli yıldız , yapıtın diğer bölümlerinde olduğu gibi cennet kapıda da kullanılmıştır.

Cennet kapının sol tarafında Âyet-i Kerime olarak, “”Allah’u lâ ilahe illa hüvel hayyul kayyum”” yazmaktadır. Taç kapının Tepesinde Selçuklu hükümdarı Alâattin Keykubat için, “”Sultanın Muazzama halifenin yardımcısı adaletin keskin kılıcı Alâeddin Keykubad”” yazıyorken;

Taç kapı kitabesinde ki 5 bölümde bitki motifleri çerçevesi içinde “”Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul 626 hicri aylarının birinde bu caminin yapılmasını emretti”” yazmaktadır.


İç mekân

Divriği Ulu camii ‘ye taç kapıdan girildiğinde  doğruca   mihraba ulaşılır.Ancak camiden çıkarken taç kapı kullanılmaz  , aynı kapıdan çıkılırsa mihraba  saygısızlık olmasın  düşüncesiyle , insanlar camiden çıkarken sırtını mihraba (Kıble yönüne) dönmesinler diye çıkış kapısı caminin batı yönüne konmuştur.  Ulu Cami kuzey-güney yönünde uzanan dikdörtgen şeklinde bir yapıdır. Ulu cami özgün  plan tipi ve süsleme olarak benzeri olmayan bir cami’dir. Dikdörtgen planlı harim (İç mekan ibadet alanı) mihraba dik beş sahından(Harim’in içinde  sütün sıraları ile ayrılan alan)  oluşur. Orta sahın en geniş olanıdır. Ulu caminin yapı tavanı sekizgen planlı 16  sütunla taşınan , 2 kubbe ve 23 tane farklı tonoz örtüsü vardır. Kubbelerin en büyük ve yüksek olanı ki külliyenin de en yükseği (25 m.) olup oniki gen planlıdır. Bu kubbe iç ve dış görünümü ve geometrisiyle dıştan kümbete benzeyen pramit şekilli bir örtüsüyle  tek örnektir.  Orta sahında Kıble ile  Batı(Çıkış)  kapısının kesişme aksında/koordinat noktasında tavanda bir ışıklık ve zeminde kar kuyusu yer alır. Ulu camii içinde iki  emanet sandığı ile birde geleneksel sadaka taşı bulunmaktadır.

Camide sahınların hepsi birbirinden farklı yıldız tonozlarla (2 yüksek kubbelisi hariç) örtülmüştür. Bu camide hem Türkistan’dan itibaren süregelen Selçukluların avlulu plan tipi, hem de Endülüs plan tipini bir arada görmekle beraber Dünyada bu anlamda tek örnektir. Külliyenin birbirine eklemli  yapılarında  hiçbir zaman tekrarlanmayan bitkisel, geometrik ,figürsel  motifler ve  yazılı süslemelerle adeta dantel gibi süslenip bezenmiştir.Figürsel bezemelerde bitki  ve diğer camilerde  görülmeyen hayvan figürleri de  yapılmıştır.

Minber

Minber en dayanıklı ağaç olan abanoz ağacından oniki yılda Tiflisli İbrahim oğlu Ahmet tarafından yapılmıştır. Minber 7 metre yükseklik 4 m. derinlik ve 1 m. genişliktedir.Minber kündekâri olarak (ahşap geçme sistemleri) ile yapılmıştır Minberin her iki yan  yüzeylerinde de 57’şer tane beş köşeli  yıldız işlenmiş ki toplamı  114 rakamına ulaşılır ki   bu rakam  Kuran-ı Kerim’in toplam sûre sayısı olan  114 sûre sayısını  simgelemektedir. Minberde 3 kitabe 18 ayet-i kerime ve hadisi şerif olmak üzere toplam 21 kabartma yazıları Selçuklu Sülüs’ü denilen  hat yazılarıyla  uygulanmıştır.

Mihrap

Ulu caminin ana kubbesinin (Onikigen  pramit şeklinde  en yüksek kubbedir) altında yer alan mihrap, (Mihrap ; kıble yönünü gösterir)  büyük taşlarla sivri kemerli bir niş şeklinde inşa edilen adeta bir saray kapısı gibi taç kapıyı andırmakla birlikte diğerlerinde olduğu gibi yine tek örnektir.Mihrap kubbesinde 4 küçük pencere konmuştur. Mihrap  8.6m. yüksekliğinde, 9.2m eninde olup  bezemelerle süslüdür. Mihrap üstü kubbe dört büyük kemere oturtulmuştur. Mihrap kubbesinde dört küçük pencereler  yıldız şeklinde uygulanmıştır. Mihrap nişinin (Duvarın oyulmuş kısmı) üstünde süslemelerin bitiminde(Üstünde)  iki adet “”Elif”” harfi, ortada bir “”Lale”” motifi ve Lalenin altına da “”Hilâl”” konularak   ““Bütün ibadetler ancak Allah’a yapılır “”  lâfzı anlatılmıştır.

Şah kapı ve Şah mahfili (Hünkâr Mescidi)

Şah kapısı; külliyenin 4. kapısı olup yapıların doğu tarafında yer alır ve şah mahfiline açılmaktadır. Hünkâr kapısı da denilen kapı   Selçuklu mimarî tarzında yapılmıştır. (Hünkâr mescidi; suikastlara karşı bir önlem olarak camilerde genellikle zeminden yükseğe inşa edilen ibadet mekanlarıdır) Kapının insan boyundan kısa yapılmasının amacı: Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah’ın camiye eğilerek girmesi ile   “”Beyler sadece  Allah’ın huzurunda eğilir” “ anlamını belirtmek  içindir.Kitabesinde: “”Mülk Kahhar ve tek olan Allaha aittir “yazmaktadır. Caminin sol köşesinde yani yapının Güneydoğudaki şah mahfili bileşik tonoz örtüsü şeklinde örtülmüş olup bu bölümün bazı kısımları günümüzde eksiktir(?) Mahfil duvarında açıkça kiriş izleri  görülebiliyordu. Ahşaptan yapılmış Divriği Ulu Cami Hünkâr mahfili Anadolu’daki en erken örneklerden biridir.

Batı Kapı

Batı kapı caminin sağ tarafında yani külliyenin  batısında, şehir tarafında yer alır. Asıl tanım adı çarşı/çıkış kapısı olmasına rağmen Batı kapı ince taş işlemeciliğinin zirvesindeki kapı bezemelerinde adeta dantelli bir şekilde örülmüş seccade/kilim   tasvirinden dolayı  ve  çıkış yönünde yani şehre baktığından tekstil/ çarşı kapısı  gibi tanım adları  verilmektedir. Taç kapı üst kemerinin tam tepeden dışarı çıkıntılı olan taş, kilit taşıdır ki bütün taşları tutmakta olan ana noktadır. Ucunda demir kanca bulunan taş aydınlatma fenerlerinin kullanılması amacıyla yapılmıştır Alt kısmında laleler işlenmiştir. Batı kapının üç satırlık kitabesinde; “”Şahinşah oğlu Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul adaletli melik bu caminin yapılışını 1228 yılında emretti. Allah mülkünü daim etsin”” demektedir. Kapının her iki tarafında denge sütunları vardır. Sağ tarafında “”ALLAH”” sol tarafında yatık “”ALLAH” “yazısı yazılmıştır Kapının sol tarafında bulunan çift başlı kartal; Selçukluların sembolü, boynu bükük olan doğan figürü; Mengüceklerin sembolüdür. (Mengüceklerin Türkiye Selçuklularına tabî olduğunu simgelemektedir)Mengüceklerin Türkiye Selçuklularına bağlılığını ifade etmektedir. Batı kapıda ikindi namazında görülen namaz kılan ve Kur’an okuyan gölgeleri biz göremedik. Çünkü gölgeler Mayıs-Eylül ayları arasında mevsimsel görülebiliyormuş


Minare

Ulu caminin tek minaresi caminin kuzeybatı köşesinde yer alır ve silindirik bir kaide üzerine silindirik gövdeli tek şerefeli kesme taş yapıdadır. Minarenin aslı yıkıldığından yenilenmiştir. Kanuni doğu seferlerindeyken bu camide namaz kılmış, minarenin harabiyetini görünce Mimar Sinan’dan yeniden yapılmasını istemiştir. Minare 1565 yılında Mimar Sinan tarafından yenilenmiştir. (Caminin hasar gören batı duvarı da ayni tarihte Mimar Sinan tarafından yenilenmiştir) Minare yüksekliği 23.75 metredir.

2-ŞİFAHANE

Külliye’de Ulu Caminin güney tarafına ve bitişik    olarak, doğu-batı yönüne uzatılan dikdörtgen planlı inşa edilmiştir. Şifahane 770 metrekare büyüklükte  asma katlı avlulu ve eyvanlı “avlulu medreseler “ grubunda bir yapıdır. Şifahanenin  banisi Erzincan meliki Fahrettin Behram Şah’ın kızı olan ve  Mengücekoğulları beyi Ahmet Şah eşi Melike Turan Melek Hatun’dur. Şifahane mimarı da yine camide olduğu gibi Ahlâtlı Hürrem Şah’tır. Divriği Şifahanesi Anadolu’da yapılan 3. Şifahane olup günümüze ulaşan en iyi korunmuş şifahanedir. (1206 Kayseri ve 1217 Sivas Darüşşifalarından sonra yapılan 3.şifahanedir) 18.yy. da medrese haline getirildiği için “Şifahiye Medresesi” de denilmektedir. Şifahane orta bölümü sekizgen ışıklık kubbesi ile örtülmüş, zeminde ise havuz vardır. Giriş ile birlikte dört eyvandan oluşur. (Eyvanın biri kapalıdır) Taç kapıdan girişte sağ ve sol tarafta birer oda bulunmaktadır. Şifahane avlusu etrafında küçük odalar yerleştirilmiştir. Şifahane sütunları daire ve sekizgen formdadır.                 

Caminin kuzey tarafında ki hamamdan camiye boru döşenmiş, bu borulardan gelen hamamın sıcak su buharı ile cami ve şifahane ısıtılması sağlanmış.

Şifahane Taç Kapısı

Şifahane’nin Taç Kapısı/Şifahane giriş kapısı süregelen Türkistan-Selçuklu geleneğine göre inşa edilmiştir. Doğu-Batı yönünde ve dikdörtgen planlı ve kesme taşlarla yapılmıştır.  14 m. yükseklikte ve 10,5 m. derinlikte olan taç kapının kemeri, işlemeleri ile bir kadın başı/ tacını andırmakta ve benzemektedir. Şifahane taç kapısında yer alan kitabesinde   “”El Melik Es Seyit Fahrudden Bahram Şah’ın kızı Allah’ın affına muhtaç adaletli Kraliçe turan Melek Allah rızası için bunun mübarek şifa yurdunun inşasını emretti. “”  yazmaktadır.

Şifahane taç kapısının üst alınlığındaki 22 tane beşgen yıldız abide eseri yaptıran Ahmet Şah ailesinin 22. kuşaktan Peygamberimizin(S.A.V) torunu olmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bilindiği üzere beşgen ve sekizgen yıldızlar Selçukluyu temsil etmektedir. Yapılara konulan/uygulanan denge sütunları üç adettir. Bunlardan ikisi cami kısmına, bir tanesi ise şifahane kısmına yapılmıştır. Kapıdaki pencereyi ortadan ikiye bölen sekizgen silindirik sütun, denge sütunudur.  (Bu sütun 1939 Erzincan depreminden sonra dönmemektedir) Pencerenin sağ ve solundaki Süleyman mührünü çevreleyen Hilâl; İslamiyet’in simgesi, ortasındaki motiflerle Haç; Hristiyanlık simgesi işlenmiş böylelikle şifahanenin her din mensubuna açık olduğu ifade edilmiştir. Pencerenin alt kısmında kitabesi yazılmışken, sağ tarafta kadın başı, sol tarafta erkek başı bulunmaktadır. Başlardan biri Güneşi, diğeri de Ay’ı temsil etmektedir. Bu tasvir aynı zamanda şifahaneden erkek-kadın ayrımı olmadan herkesin yararlanabileceğini anlatmaktadır.

Türbe

Camiin kıble duvarına bitişik yanı şifahanenin kuzeydoğu köşesinde üstleri tonoz örtülü dikdörtgen planlı ve kubbeli(Selçuklu kümbet tipinde), Ahmet Şah eşi Turan Melek Hatun ve Mengücekoğulları ailesinin kabirlerinin bulunduğu türbe yer almaktadır.

Havuz

Şifahane’nin merkezindeki havuzdan taşan su, havuzun etrafındaki kare planlı kanaldan etrafını dolaşıp, daire çizerek yapıdan tahliye edilir. Havuzun dolup-taşması ve kanaldan akan suyun çıkardığı sese, ney sesi üflenerek  eklenmiş böylelikle  ruh ve sinir hastalarının tedavisi sağlanmıştır.

Divriği Ulu camii ve şifahanesinin tasarımı; mimari ve süsleme olarak hem beylikler döneminin hem de Selçuklu döneminin hatta erken Osmanlı döneminin en büyük şaheser yapıtıdır. Divriği külliyesinin yapımında bölgenin mimari seviyesi ve koşullarıyla açıklamak mümkün değildir. Burada esas unsur elbette külliyenin sahibi Ahmet Şah ve ailesinin çağını aşan üstün bir estetik duygularının etkisiyle baş mimar Hürrem Şahla birlikte 6 mimarın   sanatçılıklarının yoğun işbirliği ve koordinedeki öngörüleri sayesinde ortaya çıkmıştır.

Divriği’ne gelen Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde Divriği   Külliyesi’ni “”Mermer ustası bu camiye öyle emek sarf edip duvar yüzlerini öyle bukalemun nakşı etmiştir ki ne Ayasulug'da Sultan Yakub Camii, ne Bursa'da Yıldırım Han'ın Ulu Camii, ne Sinop şehrindeki minber nakşı, ne Rum ülkesinde Atina'da Ebülfeth (Fatih) Camii ve ne Budin serhaddinde Estergon Kalesi Camii bu Divriği Camii'nin işçiliğindeki ustalığa denk olamazlar.”” Kısacası övgüsünü yapmakta ““Methinde Diller Kısır Kalır, Kalem Kırıktır “”şeklinde anlatmaktadır. Divriğindeki bu muhteşem abide Arslan Yanardağ’ın  “Takiyettin Mengüşoğlu’yla konuşma” adlı eserinde Sivas doğumlu Takiyettin ‘in Almanya’da felsefe eğitiminden sonra Divriği’ne gelerek Divriği’nin taş eserlerini bir başka gözle incelemiş ve sonuçta burada o taş ustalarına seslenerek ;  “”Yüzyıllar sonra bu şaheseri görenlerin ne düşüneceğini ve bunu yaparken ustaların nasıl  düşündüğünü meydana getirdiğini .“”açıklamaya çalışmıştır. Divriği Külliyesinde  İslâm    inancının özelliklerini, sembollerini ,  çağın ilerisinde sayılabilecek modern bilimsel metodları da adeta göstererek karmaşık motifleri   sanatsal olarak   mükemmel bir şekilde taşlara işlenmiş/uygulanmıştır.    İslâm sanat tarihinde de eşi olmayan bazıları 3 boyutlu olmak üzere bu taş yontuların yazıtların ve süslemelerin meydana getirilmesindeki çaba ve emeğe karşılık, bu kadar şaheser yapıtın tanıtımı ve üzerinde çalışılması yeterince yapılmadığı şeklinde bir kanaatim oluşmuştur.

Sonuç olarak   Ahmet Şah ile eşi Melike Turan Melek  Hatun ‘un Divriği Ulu Cami ve Külliyesini yaptırmalarındaki amaçları olan Allah aşkı ve Allah Resulune duyulan sevgilerini  ustaların titiz çalışmalarıyla   çeşitli motif ve sembollerle bir-kaç kez ifade edilmesi  olarak yorumlanmaktadır.      Divriği Ulu Camiine bir benzetme yapmam gerekirse; Bence Anadolu’nun Kurtuba’sı söyleyebilirim (Kurtuba camii 15.y.y. sonuna kadar yani Kiliseye çevrildiği tarihe kadar Dünyanın en büyük ve en güzel camisiydi)


*MENGÜCEKOĞULLARI BEYLİĞİ (1080-1228-1255)

Divriğinde muhteşem eserler inşa ettiren Mengücekoğulları/Mengücükler /Mengüçlüler  ‘in Divriği kolu ilginç bir şekilde Selçukluların en güçlü döneminde varlığını sürdürebilmiştir. Mengüçoğulları Bölgesini korumaya çalışan, sanatı, mimariyi, ilmi, edebiyatı himaye etme amacı güden bir beylik olması mimari anıtları ve sikkeleri sayesinde bilgilenmemize rağmen tarihi kaynaklar çok bahsetmez.Bu konuda Necdet Sakaoğlu’nun araştırmaları dışında detaylı çalışma yoktur.Divriği Külliyesi gibi çağını aşan bir mimari yapıtın banilerini elbette ki biraz anlatılması gerekmektedir.

Türkler, Abbasi ordularında (Bilhassa Samarra ordugâhı Anadoluya yakındı) askerleri olarak, Doğu Anadolu’yu 9. yüzyıldan itibaren tanımışlardı.Dolaysıyla 1015 ‘ten itibaren Selçuklu seferlerine klavuzluk yapmışlardı. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın D.Roma ordusunu bozguna uğratmasından(1071-Malazgirt) ve  İmparator ile yapmış olduğu anlaşmanın uygulanmamasından dolayı(Çünkü mağlup imparator öldürülerek tahttan indirilmişti) verdiği emir üzerine Anadolu’nun fethi başlamıştır.  Mengücekoğulları beyliğinin kurucusu Malazgirt savaşına katılan Alparslan’ın Artuk, Saltuk, Danişmend, Çavlı ve Çavuldur gibi emirlerinden biri olan Mengücek Gazidir. Malazgirt Savaşının Selçuklular lehine neticelenmesiyle Emir Mengücek Gazi Mengücekoğulları Beyliğini, Anadolu’da Erzincan merkez olmak üzere, Kemah, Divriği, Şebinkarahisar, Tunceli, Elazığ yöresinde kurmuş bir Türkmen emiridir.

Anadolu’nun fethi sonrası Anadolu’ya göç eden Türkler, bu topraklara yerleşerek, bu coğrafyayı kendilerine vatan kılmışlar az zamanda ülkenin adı Türkiye olarak anılacaktır. Yeni kurulmaya başlanılan bir ülkenin hâkimiyetinin kalıcı olabilmesi için askeri gücün yanısıra idarî teşkilatlar ile kalıcı kültür eserleri meydana getirerek yönetimi sürekli halde tutmalarının farkındaydılar. Bu amaçla fetih de bulunarak kurulan hem beylikler hem de Türkiye Selçuklu Sultanlığı kültür ve sanat ortamı oluşturmak, adalet ve hoş görüyle dolu şehirlerde imar faaliyetlerine girişmişlerdir.

Beyliğin kurucusu olan Mengücek Gazi’nin hem Anadolu’nun fethinde önemli bir isim olması hem de aynı zamanda Danişmendli Gümüştekin’in kızını aldığı, akrabalık bağı kurarak beyliğinin gücünü sağlamlaştırdığı  bilinmektedir. Mengücek Gazi, Anadolu gazalarından birindeki  çarpışmalarda şehit düştü Mengücek Gazi’den sonra başa Emir İshak geçmiş, buna müteakip Beylik Türk adetleri gereğince 1118’den önce öldüğü düşünülen Mengücek Gazi Oğullarından Davut’a Erzincan kentini ve Kemah Kalesi’ni, Süleyman’a ise Divriği’yi bırakmıştır. Kemah kolu Behram Şah’ın ölümüyle tekrar ikiye ayrılmış ve 1227-1228 yıllarında Şebinkarahisar ve Kemah kolu, Alaattin Keykubat tarafından tamamen ortadan kaldırılmıştır

Divriği kolunun, ilk emiri Süleyman’ın oğlu Şahinşah’tır. Divriği Kalesi’nde 1180 tarihli ilk caminin kitabesinde Şahinşah’ın adı yazılıdır. Divriği’deki en önemli yapılardan biri olan Sitte Melik Türbesi’nin kurucusu da Emir Şahinşah’tır. Şahinşah’ın iki oğlundan biri olan Süleyman, Divriği Ulu Camisi’ni yaptıran Ahmed Şah’ın babasıdır. Ahmet Şah’ın vefatı üzerine Külliyeyi, Ahmet Şah oğlu Hasan tamamlamıştır.

Mengücekoğullarının Divriği kolu da 1252 yılında Türkiye Selçuklu Devleti’nin yönetimi altına alınarak beyliğin devri sona erdirilmiştir. Bu beylik Türkiye Selçuklu Devleti’ne bağlanan son Türk beyliği olmuştur.

                                                                                                                     Rifat Günday

                                                                                                                  Başöğrt.Tarih(E)

             Makale Linki :   https://www.kirmizilar.com/divrigi-ulu-cami-sifahane-ve-turbesi/        

Kısa video Linki :   https://studio.youtube.com/video/6UQtAMR7WBI/translations                                          

Kaynaklar:

1)     1-Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü

2)     2-Sivas Valiliği

3)     3-Divriği Ulu Camii -Sanatın Yolculuğu

4)     4-Divriği Ulu Camii Matematik Modellemesi (Blog :  https://www.besoglu.com/sivas-divrigi-ulu-camii-ve-darussifasi-matematik-modellemesi-ve-sonuclarin-degerlendirilmesi/ )